Artık bir hain olarak adlandırılıyordum. Bundan emindim. Hiç olmazsa tek bir halk tarafından böyle anılıyordum. Bu güzeldi. Ne de olsa herkes bana düşman olsaydı ayakta kalamazdım. Bu da bir şeydi. Offf... Kendi kendime moral vermekte gerçekten çok kötüydüm. Moralimi yükselteceğime sıfıra düşürüyordum. Ahh, kim Pagmeli biriyle arkadaş olurdu ki? '' Mike! Bu sefer nasıl bir bilgiyle geri döndün bakalım?'' sesi düşüncelerimden ayrılmam için yeterli olmuştu. Kafamı yukarıya kaldırdığımda David'i gördüm. ''Ahh, dostum! Bu sefer hiç bilgi getiremedim maalesef.'' diye cevapladım. Sesimi bilerek hüzünlü çıkarmıştım. ''Ya... Demek öyle. Bilgi yoksa gelemezsin.'' cevabı içimdeki ''kılıca uzanıp David'in kafasına geçir'' isteğini arttırdı. David'in gülümsemesi tüm yüzüne yayılırken içimdeki öfke yüzüme yayılmaya başladı. Kızgınlıkla:,
-Ne demek ''Gelemezsin''?
-İkimizde aynı dili konuşuyoruz, değil mi? Sen mi anlamıyorsun yoksa ben mi anlatamıyorum? Ben, sende bir sorun olduğunu düşünüyorum.
Artık içimden gelen sese karşı koyamıyordum. Elim kılıcımın kabzasına gitmişti. David ''Yerinde olsaydım öyle yapmazdım. Atın nerede?'' diye sorunca ''Kaçtı.'' cevabını vermek zorunda kaldım. Bir süre sonra dilimi tutamayıp ''Elinizdeki en iyi savaşçılardan biriyim. Eğer beni Pagme'ye almazsanız başınıza bela olma ihtimalim yüksek. Ayrıca birçok gizli bilgiyi biliyorum.'' diye bir konuşma yaptım. David: (Kılıcını kınından çıkarıp)
-Bunun farkındayım. Belki de bu işi burada bitirmeliyiz.
Artık David'in yüzünde o gülümseme yoktu. Lakin benim yüzümde de sinirli olduğuma dair hiç bir işaret kalmamıştı. Yüzümden okunan duygu korkuydu. David belki insanı kızdırırdı ama onu kızdırmamak gerekirdi. Çok iyi kılıç kullanırdı. Onunla düello yapacak kadar becerikli değildim. David:
-Ne oldu Mike? Korktun mu? Deminki sinirinden eser yok. Hadi, saldırsana! Senden daha yetenekliyim, değil mi? Benimle yarışamazsın Mike.
David yanıma doğru yavaş yavaş gelirken Liam'ın sesi onu durdurdu:
-Hey, hey! Ne yapıyorsunuz siz? David! Kılıcını kınına geri koy ve ahhh! Sen de elini kılıcının kabzasından çek Mike!
Liam'ın emri tekrar etmesine gerek kalmadan ikimiz de söyleneni yaptık. Ancak hâlâ gözlerimizi birbirimizin üzerinden ayırmamıştık. Yavaş yavaş David'in gülümsemesi yerine gelirken ben somurtkan bir ifade takınmayı tercih ettim. Liam bunu görünce eliyle bize '' gelin'' işareti yapıp arkasını döndü ve yürümeye başladı. Biz de onu takip etmeye başladık. Böylece David'in sınırı ''koruma görevini'' bir başkası aldı. Bence sınırı korumaya gerek yoktu. Çünkü zaten duvarlarla korunuyordu. Ne diye askerleri yoruyorlardı? Savaşta güç kaybından başka bir şey değildi. Liam:
-Eee, Mike? Şu Kimatsu ordusu nereden saldıracakmış?
-Batıdan.
-Güzel.
Duvarlara doğru yaklaştıkça sınır kapısı açıldı. Kapıdan geçtiğimizde ise geri kapandı.
Kampa vardığımızda Güneş batı ufkunda gözüktü. Gece oluyordu. Ateşin yanındaki bir kütüğün üstüne oturduk. Askerlerin konuşması uğultulu bir ortam oluşturmuştu. Son zamanlarda başıma gelen olayları düşündüm. Dostlarıma ihanet etmiştim. Onlara yalan söylemiştim. Bana olan güvenlerini kırmıştım. Ne dost ama! Kralın güvenini kazanıp bazı bilgiler koparmış ve bu bilgileri Pagme kralı Edward'a anlatmıştım. Bunu gören (sürekli Pagme'ye gidip geldiğimi gören) birkaç kişi bu durumu krala anlatmıştı. Durum böyle olunca elimden sadece kaçmak gelmişti. Aklıma annem ve babam geldi. Onlar yaşasalardı belki hayatım daha farklı olabilirdi. Sırf bu yüzden Pagmelilerden nefret ediyordum. Gözümün önünde ailemi öldürmüşlerdi ve ben hiçbir şey yapamamıştım. Pagmeliler bu olaydan sonra beni eğitmeye başlamışlardı. Kaç kez kaçmaya çalışsam da beni bulmuşlardı. Pagmeliler güvenilmez, acımasız, hırslı, savaşçı ve yalancı bir topluluktu. Onlarla büyümek ne acımasız bir şanstı. İnsanlar benden nefret ediyorlardı. Liam:
-Hey, Mike sana diyorum! Soruma cevap ver.
Bu ses beni ürküttü. Liam bana soru mu sormuştu? Ben: (şaşkın bir şekilde)
-Ne, diyebildim. Liam'ı neden duymamıştım? Robbert bu halimi görünce:
-Ne o Mike? Anneni mi düşünüyordun, deyip kahkahayı bastı. Diğer askerler de ona katıldı. Öfkeli bir şekilde:
-Kes sesini, dedim.
-Yaa! Demek gerçekten anneni düşünüyordun, sözlerinin ardından daha gür bir kahkaha patlattı. Buna çok öfkelenmiştim. Yerimden kalkmam ile sert bir yumruk darbesi yemem ve yere düşmem bir oldu. Aynı darbe Robbert'a da gelmiş olmalı ki sustu. Diğer askerler de sustu. Susmazlarsa ne olacağını gayet iyi biliyorlardı. Liam'ın öfkeli bakışlarının kurbanı bu sefer ben ve Robbert'tı. Bu bakışların insanın kanını donduran bir özelliği vardı. Liam:
-Yeter artık, diye bağırdı. İkiniz de aklınızı başınıza toplayın yoksa yapacaklarıma katlanırsınız.
Bu sözler hedefini tam on ikiden vurmuştu. Robbert ve ben başımı eğip ''Özür dieriz efendim.'' diye mırıldandık. Bir süre sonra uyumak için kamp ateşinin yanından ayrıldım.
Gecenin bir yarısı uyandırılmam ile nöbetim başladı. Ağaçların arasındaki nöbet yerime geçtim. Hâlâ birkaç saat önce benimle dalga geçen Robbert'a kızgındım. Eğer Liam olmasaydı ona gününü gösterirdim. Ama işte Liam buna izin vermiyordu. Sonra aklıma o gün geldi... Yüzüme ağır ağır bir gülümseme yerleşti. İşte o gün Robbert'ı kralın önünde rezil etmiştim. Robbert intikam almak istiyordu. Öfkeden köpürmemi istiyordu. Buna izin vermemeliydim. Ona bu zevki tattırmayacaktım. Acaba Liam bunu sezmiş ve bunu önlemek için mi böyle yapmıştı? Yoksa Robbert ile benim sürekli kavga ettiğimizi bildiği ve kamp alanında (ya da onun yanında) bu kavgayı istemediğini belirtmek için mi böyle yapmıştı? Bir anda kendimi Liam'a yakın hissederken buldum. Bu kampta kendimi tutmam zor olacaktı ve Liam bilerek veya bilmeyerek bana bir iyilik yapmıştı.
Nöbetim bittiğinde sıradaki nöbetçi olan Robbert'ı uyandırmak için yanına gittiğimde aklıma harika bir fikir geldi. Elime aldığım su matarasının ağzını açıp Robbert'ın üstüne (tüm suyu) döktüm. Robbert bir çığlık kopartıp yerinden sıçradı. ''Sen ne yaptın?'' diye öfkeyle bağırdı. Liam tam da Robbert'ın yanında yatıyordu. ''Liam!'' diye bir çığlık kopardım ve Liam'ın üstüne (bilerek) düştüm. Bu Liam'ın uyanması için yeterli olmuştu. Tam da bu sırada Robbert kılıcını çıkarmış ve ayağa kalkmıştı. ''Robbert!'' diye bağıran Liam'ın sesi çok yüksekti. Robbert ''Özür dilerim, efendim.'' diye mırıldanıp geri geri giderek nöbet yerine gitti. Yapabileceği en akıllıca şey buydu. Beni çoktan yere itmiş olan Liam ''Yerine geri dön!'' uyarısında bulundu. ''Tabii, efendim.'' deyip yerime geri döndüm. Sabah Liam'ın beni bir güzel sorguya çekeceği su götürmez bir gerçekti. Sırtımı yerime yaslayıp başımı göğe kaldırdığımda yüzümde şeytani bir gülümseme vardı. Robbert bunu hak etmişti.
Sabah David'in beni sarsmasıyla uyandım. ''Robbert rüyasında boğulurken aklına onun üzerine su dökerek uyandırma fikri de nereden geldi?'' sorusu karşısında gülmemek için kendimi zor tuttum. Eğer gülersem olaya ''kaza'' süsü veremezdim. ''Ah, ne saçmalıyorsun sen? Ah, eminim Robbert onu uyandırmak için onun yanına gittiğimde tökezlediğimi ve düşmemek için kayaya tutunurken elimin kayanın üzerindeki bardağa çarpıp onun üstüne devrilmesi olayını ''Mike benim üstüme su döktü.'' şeklinde anlatıyordur. Ayrıca sana benim ondan özür dilemediğim gibi daha saçma sapan yalanlar söylemiştir. Lakin ondan defalarca özür diledim.'' dedim. David ''Öyle olsun. Ayrıca Komutan Liam seni çağırıyor.'' dedi. ''bilgilendirdiğin için teşekkürler.'' demekle yetindim ve Liam'ın yanına gittim. Liam:
-Dün gece neler oldu Mike?
-Dün gece ben nöbetçiliği Robbert'a vermek için yanına giderken tökezledim ve düşmemek kayaya tutunurken elim kayanın üzerindeki bardağa çarptı ve su Robbert'ın üstüne döküldü. Defalarca özür dilememe rağmen kılıcını çekip bana saldırmaya çalışırken ben sizin üstünüze düştüm.
-Peki kim ''Liam'' diye bağırdı?
-Ben bağırdım efendim. Sizin üstünüze düştükten sonra...
-Mike, Mike, Mike... Liam çoktan başını iki yana sallamaya başlamıştı.
-İkimiz de bunun bir yalan olduğunu biliyoruz. Senin hiç yakalanmadan yalan söyleyebildiğini biliyorum ama ben fark ediyorum Mike. Ben senin yalan söylediğini fark ediyorum.
-Ama bunlar gerçek, diye karşı çıkmam üzerine Liam yüzüme sert bir tokat attı. Liam tekrar konuşmaya başladı:
-Umarım bu kendine gelmeni sağlamıştır. Şimdi, dün gece ne oldu?
-Anlattığım şeyler yaşandı, dedim boğuk bir sesle.
-Öyle olsun. Ama biliyorum ki dün gece ne senin ne de Robbert'ın anlattığı olaylar gerçekleşti. Şimdi git, dedi Liam ve arkasını döndü. Ben de bir şey demeden oradan uzaklaştım. Liam'ın yalan söylediğimi anlamasına sinir oluyordum. Bir inilti sesi duymam üzerine düşüncelerimden sıyrılıp ötedeki inilti çıkaran yüze baktım: Gözlerinden biri mosmordu, burnu kanıyordu. Gözlerimi vücuduna çevirince durumun pek değişmediğini gördüm: Vücudunun bazı kısımlarında morluklar ve kanamalar vardı. Biri Robbert'a bir şey mi yapmıştı? Robbert.
-Planın işe yaradı, dahi çocuk. Hadi, dalga geçsene benimle!
-Liam dün...
-Sen sormadan ben cevaplayayım: Dün gece sen o şakanı yaptıktan ve Liam'ın yanından ayrıldıktan sonra Liam beni buldu ve bu hâle getirdi. Mutlu musun? İşine dön, Mike!
-Hiç kaçmaya çalışmadın mı yani?
-Denemez olur muyum hiç? Ama bilirsin ya, Liam'ın pençesinden kurtulamazsın.
-Peki burada ne işin var?
-Sence! Ormana gidip birkaç bir şey toplayıp geri döneceğim, tabi sen izin verirsen, diye ekledi alaycı bir ses tonuyla. Arkamı dönüp yürümeye başladım ve içindeki öfkeye hakim olamamış olan Robbert bir yumruğunu havaya kaldırmışken aniden dönüp geriye baktım. Reflekslerim (veya içgüdülerim) beni uyarmıştı ve ben arkama bakmıştım ama pek iyi olmamıştı. Arkamı döndüğümde Liam'ın Robbert'ın elini havada yakaladığını ve bir süre sonra Liam'ın Robbert'ın elini bırakıp omzunu tuttuğunu ve ormana doğru yürüdüklerini görmüştüm. Robbert'a acıdım ama keşke bunu yapmadan önce etrafa bir baksaydı...
Ağaçların arasındaki bir gölgeyi görmem ile başımı işimden kaldırıp o yöne baktım. Liam ormandan çıkmıştı. Ormanı biraz daha gözledim ama Robbert'ı göremedim. Liam tek başına dönmüştü. Bunun anlamı... Hayır, böyle bir şey olmamıştı. Bu olamazdı. Liam bu kadar acımasız değildi...
1 saat kadar sonra Liam ormana tekrar gitti. İşimi bitirip ateşin yanındaki bir kütüğe oturdum. Gözlerimi ormanın girişinden ayırmadım. Gece çökmek üzereydi. Bir süre sonra ormanın girişindeki iki siluet dikkatimi çekti. Biri kırmızılı-yeşilli bir renkteydi. Diğeri de karaltı bir şekilden ibaretti sanki. Liam hiç kimseye acımadığını kanıtlamıştı işte...








