Artık sinirlerime hakim olamıyordum. Mike'a vurmak için elimi kaldırdım. Ama bir şey beni durdurdu. Birisinin eli. Liam'ın eli... Beni omuzumdan tutup ormana sürüklemeye başladı. Çok acı çekeceğim kesindi.
Ormanın iyice içlerine doğru gittiğimizde Liam durdu. Yüzünde vahşice bir sırıtışla bana baktı. Sonra da sakin adımlarla ormandan ayrılmaya başladı. Bu daha kötüydü! eğer Liam sakinse kesinlikle kötü bir şey olacaktı!
Tam o sırada üç notalı bir ıslık çaldı... Gölge Avcısı'nın ıslığı! Gölgelere baktığımda yeşilli-kırmızılı gözlerin bana baktığını, keskin beyaz dişlerinin yanından yeşil bir sıvı aktığını gördüm. Zehir! Bu... Bu... Bu... Korkudan titremeye başladım. Bu canavar ''Zehirler Ailesi''nin en tehlikelileri arasında olan Faramnor'du!
Çalılıklardan bir hışırtı geldi ama benim dönüp oraya bakacak kadar bile gücüm kalmamıştı. Faramnor etrafımda dolaşmaya devam ediyordu ve eğer tekrar ayağa kalkarsam Faramnor'un tekrar bana saldıracağını biliyordum. Yine o aynı ıslığı duydum. Canavar etrafa bakındı. Gözlerinden korktuğu anlaşılıyordu. Canavar geri geri giderek gölgelere karıştı. Canavarın beni savurduğu yerden kalkmamı sağlayan kişi (ve beni bu canavarla baş başa bırakan kişi) Liam oldu. Ayağa kalkar kalkmaz geri yere düştüm. Ama kendimi toplayıp ayağa kalktım. Eğer ayağa kalkmazsam ne olacağını gayet iyi biliyordum...
Liam önde ben arkada (topallayarak) ormandan çıktık. Her tarafımdan yeşil zehir ve kan akıyordu. Ormanın girişine vardığımızda Liam ''Eğer bir daha gözüme batarsan işi kökünden hallederim.'' uyarısında bulundu. Ben çadırların olduğu yere dönerken Liam ateşin yanına gitmeyi tercih etti.
Çadırlardan birine (burada kimsenin kendisine ait bir çadırı yoktu) girip yaralarıma bakmak için kanlı kazağımı çıkarttım. Tam o sırada Mike içeri girdi. Bir süre sessizlik olduktan sonra ''Biliyor musun Robbert? Masum insanlara zarar verildiğini izlemek bir işkenceyken suçluya zarar verildiğini görmek bir onurdur.'' dedi Mike. Aklıma Mike acı çekerken onun ellerini (bileklerini) kaçamasın diye nasıl sıkı sıkı tuttuğumu, onun beni yarışta nasıl yendiğini, ben onu tutarken onun gözlerinde nasıl bir öfkeyle baktığı geldi.
Mike'ın yanında kılıcı vardı... Bana ne yapacaktı? Adım adım gerilemeye başladım çadırda. Bu bir hataydı... Büyük bir hata... Ben daha göremeden Mike kılıcını kınından çıkarıp boğazıma dayadı. Sadece ''Mike, lütfen...'' diyebildim boğuk bir sesle. Ama Mike cümlemi bitirmeme izin vermeden ''Kes sesini ve yere otur!'' dedi. Bu bir emirdi. Mike'ın yarışta ve ondan sonra bana neler yaptığı hâlâ dün gibi aklımda olduğu için Mike'a sözünü tekrarlatmadım. Ben çömelirken kılıcı boğazımdan çekmedi. Ben yere oturunca ise göz açıp kapayıncaya kadar arkama geçip çömeldi. Artık kılıçla boğazım arasında hiçbir şey yoktu. Yanlış bir hamle yaparsam Mike beni öldürürdü.
Sırtımda bir acı hissettim. Bunun sebebinin Mike'ın yaralarıma dokunması olduğunu fark ettim. Mike'ın dokunduğu yerler yanıyordu. Sessizce bekliyordum, Mike'ın bana yapacaklarını...
Mike'ın bileklerini tutuyordum. David hiç durmadan Mike'ı yumrukluyordu. Mike arasıra tıslamaktan başka hiçbir şey yapmıyor, yapamıyordu. Her yerinden kan akıyordu. David onu çok pis dövüyordu. Bu sırada Mike'ın ellerini (bileklerini) tutma görevi bana verilmişti. Mike'ın yeşil gözlerinde saf öfke ve nefret vardı. Gözlerindeki o öfkeyle bazen bana bakıyordu. Bu bakışların insanı yerine mıhlayan, kanını donduran bir özelliği vardı. Ama Mike bana her böyle baktığında David daha sert yumruklar atıyordu. Mike gerçekten çok dayanıklıydı. David'in attığı yumrukların bir iki tanesi bile insanı bayıltabilirken Mike bu yumrukların yüzlercesine maruz kalmıştı ve hâlâ bayılmamıştı. Bizim Mike bunları yaptığımız odanın kapısı açıldı aniden. İçeriye kuzguni kara saçları olan, sanki dibi olmayan bir kuyunun mavisi olan gözleriyle bir adam girdi. Mike'ın yüzüne baktım. Gözlerindeki duygu korku muydu? Ben daha olamadan başını önüne eğdi. Bu teslimiyet miydi? Neden Mike tıslamayı kesmişti? David bu fırsatı kullanıp çok can acıtıcı yumruklar atmaya başladı. Ama Mike sesini bile çıkarmadı. Az önce kapıdan giren adam kollarını kavuşturmuş duvara yaslanıyordu ve bizi izliyordu. Yüzünden ne düşündüğünü veya ne hissettiğini anlayamadım. Bu adam kimdi? Gölge Avcısı mı? Bu seçenek bir anda bana mantıklı gelmeye başladı. Bu adam Gölge Avcısı kadar duygusuz ve ruhsuz gözüküyordu. Hatta askerlerin bu adamın Gölge Avcısı olabileceğini iddia ettikleri konuşmalara şahit olmuştum. Aslında bu adam bana birini hatırlatıyordu ama kimi? Belki de Gölge Avcısı denen kişi Andrew'ydu. Andrew ruhsuz, acımasız, ve affetmez bir kişiliğe sahipti. Tam da bir Pagmeli komutana ait özelliklerdi bunlar.
Bir de şu ''Liam'' denen adam vardı. Askerlerin çoğu nedense bu adamdan uzak duruyordu...
Eğer Andrew tam o sırada kapıdan içeriye girmeseydi düşüncelerim beni boğmaya devam edecekti. Andrew ''Bu kadar yeter David. İyi iş çıkarmışsın ama bu veledin yarınki yarışa kadar yaşamasını istiyormuş kral.'' dedi. Sesindeki alaycı tonu herkes fark edebilirdi. Sözüne ''Umarım bu çocuk attığın dayaklarla akıllanmıştır David. Hem belki...'' şeklinde devam etti. Onun söylediği son iki kelime üzerine Mike'ı bıraktım ve Andrew (onun için yumuşak ama normalde öldürücü bir etki bırakabilecek) bir yumruğu Mike'ın çenesinin altına indirdi ve ''... yarışta gücü dayaklara karşı ayakta kalıp kalamadığı ile de ölçülebilir.'' diye tamamladı cümlesini. Bu yumrukla ayakları yerden kesilmiş ve taş zemine düşmüş olan Mike'ın sağ gözünün üstüne bir yumruk attım. Mike'ın üstünden kalktığımda Mike yere kan tükürdü. Andrew ve David odadan çıkarken ben de onların peşine takıldım. Çıktıktan sonra dikkatimi bir şey çekti: o adam (kara saçlı, mavi gözlü olan beyefendi) hâlâ o odadaydı. Bir süre ilerledikten sonra kulağıma ağlama ve yalvarma sesleri geldi. Bu Mike'ın sesi miydi? Bana neydi ki?
Ama şunu düşünmeden edemiyordum, Mike daha 12 yaşındaydı ve nasıl bu kadar dayanıklıydı? Ayrıca annesi ve babası öldüğünde yalnızca 10 yaşındaydı. İki yıl boyunca (Pagmelilerin ona işkence ettikleri iki uzun yıl boyunca) hayatta kalmıştı. Ama nasıl?.. Kim bilir ona neler yapmışlardı? Nasıl bir iki yıl geçirmişti? Bu daha iyiydi ya... Bu çocuğun gözünü kolayca korkutabilirdim. Ama bilmiyordum ki bu çocuk ne kralın önünde ne Andrew'nun önünde bile eğilmiyordu ve ona boyun eğdirmek (zorla boyun eğdirmek) imkansızdı...
Ertesi gün...
Öğle vakti gelince yarışmanın yani Mike'ın gücünün sınanacağı ne kadar güçlü olduğunun test edileceği yerin yanına gittim. Tam çember şeklindeki alanın içine bir adım atacaktım ki David benim kolumu tutup kulağıma ''Sen Mike'ın senin önünde eğilmesini istiyorsun ya, yakında sen Mike'ın önünde eğileceksin.'' diye bir cümle fısıldadı ve kolumu bıraktı. Bu cümleye bir anlam veremedim ve alanın içine girdim. Karşımda yemyeşil gözlerinde yine aynı o öfke parıltısı olan Mike'ı buldum. Yarışın başlaması emri verildiğinde ben daha harekete geçmeden Mike üstüme atladı ve kendimi yerde buldum. Savunmasız bıraktığım her yerime yumruklar ve tekmeler inmeye başladı. David haklıydı, bu çocukla yarışamazdım. Bunu Mike'ın yumruklarından bir tanesini (sadece bir tanesini) yediğimde anladım. Kendimi korumaya çalışırken iyice savunmasız bir hâle geldim. Kısa bir süre sonra, kısa bir süre öncesine kadar damarlarımda akan kanım yeri kızıla boyamaya başlamıştı. Mike bu kadar yaranın bana yeterli gelmiş olduğunu düşünmüş olacak ki ayağa kalkıp bir iki adım geriledi. Bu yarış bitti mi demekti? Ben de herkesin yapacağı gibi Mike'ın gerilemesinden yarışın bittiğini düşünüp doğal olarak (zorlanarak) ayağa kalktım. Ayağa kalktığımda beni karşılayan şey bir gülümseme değil yüzüme sert bir şekilde inen tekmeydi. Yere düşerken yarışın daha bitmemiş olduğunu öğrendim. Omzuma çarpan sivri taş derimi yararken omuzumdan feci bir acı dalgası yayıldı tüm bedenime. Mike'ın üstüme eğilip alnımın ortasına attığı yumruğu karanlık her şeyi yutmadan önce gördüğüm son şey oldu...




