Bölüm 7: “Yanlış Yer, Doğru Kadın” Sahilin yosun kokan rüzgârı, gecenin içinden geçip Eflu’nun yüzüne değdiğinde, içindeki şüphe daha da derinleşti. Bir önceki geceyi, geçmişin tozlu aynasında kendini izleyerek geçirmişti. Emir hakkında başlattığı araştırmanın ilk notları, zihnine daha yeni düşmeye başlamıştı. Fazla düzgün… Fazla tesadüfi… “Karanlık, yalnız gecede değil. Bazen gözlerinin içine bakar. Ve konuşmaz. Sadece izler.” Aracının kapısını ağırca kapatırken içindeki huzursuzluk da çarpıldı metal sese. Emir… Onu bir kez ölümden kurtarmıştı, ama şu an karşısında duran adam, artık ne o çaresiz bakışlara sahipti ne de bir kurban gibi duruyordu. Şimdi Emir; soğuk, ketum, her adımı düşünülmüş biri gibiydi. Tıpkı… tıpkı hedef alınmak istenmiş bir aktör gibi. Adliyeye girdi. Sabah saatleri… Ama içeriye çoktan gri bir gün oturmuştu. Eflu’nun siyah topuklu ayakkabılarının sesi, uzun koridorlarda yankılandı. Her adımı, daha önceki şüpheleri tekrar tekrar çağırıyordu. Gölgelerin bile yankısı olurdu bazen; Eflu bunu en iyi bilenlerdendi. Odası… Soğuk ve düzenli. Masasının köşesinde bıraktığı araştırma dosyasına tekrar göz attı. Emir’in geçmişine dair ilk notlar gelmişti dün gece: Ailesi, üç yıl önce çıkan garip bir yangında hayatını kaybetmişti. Olayın faili bulunamamış; dosya, “elektrik kontağı” bahanesiyle kapatılmıştı. Ama detaylarda bir şeyler eksikti. Eksik değil… Bilerek çıkarılmıştı sanki. Deliller silik, tanıklar karanlıkta kalmış. “Gerçek, çoğu zaman bir katilin elindeki susturucudur. Ama ben o susturucuyu çekerim.” Birkaç belgeyi imzaladıktan sonra elindeki not defterine baktı. Orada yazılı tek cümle, içinden gelen sezgilerin dışa vurumuydu: “Biri ya beni koruyor… ya da dikkatimi dağıtıyor.” Tam o anda kapısı çaldı. Genç bir memur girdi içeri. Elinde kırmızı mühürlü bir dosya… Ve yüzünde, ne diyeceğini bilemeyen bir gerilim. — “Savcım… Bu sabah geldi. Başsavcı bizzat size yönlendirdi. Dosyada… şey var… siyah gül ve not.” Eflu başını kaldırmadan memurun elinden dosyayı aldı. Soğukkanlıydı ama gözleri bir yırtıcı gibi belgelerin içini arıyordu. Dosyanın ilk sayfasında fotoğraflar vardı. Bir otel odası. Dağılmış çarşaflar. Kan. Ve aynanın önüne bırakılmış siyah bir gül. Yanında kısa, sert bir not: “Yanlış yerde arıyorsun. Ama doğru kadınsın.” İmza: Aethon. Eflu, içini çekti. Gözleri, notta saklı anlamın ötesine geçti. Bu sadece bir mesaj değil, meydan okumaydı. Kendisini hedef aldıklarının kanıtıydı. Telefonunu açtı. Dün gece dosyasını inceleyen saha adamının mesajı ekranında titriyordu. Eflu, mesajı açtı: “Emir Asaf. Kayıt dışı çok fazla temas. İsviçre bağlantılı bir hesaptan yüklü para girişi tespit edildi. Aile yangınında şüpheli kişi: Sadık A. Tanıklık eden çocuk ortadan kaybolmuş. Eski bir savcı dosyayı sümen altı etmiş. O savcı, geçen yıl arabada yanmış halde bulundu.” Eflu gözlerini kısarak mesajı kapattı. Bu artık bir rastlantı değildi. “Ben kehanetlere inanmam. Ama izi olan her karanlığın arkasında bir ışık yanar. Ve ben o ışığın gözüne bakarım.” Dosyayı çantasına koydu. Cinayet mahalline gitmeden önce, Emir’le yeniden konuşması gerektiğini biliyordu. Fakat bu sefer bir dost gibi değil… Bir sorgu memuru gibi. Sorgulayacak çok şey vardı artık. Ve güven, masadaki en son karttı. Aracın tekerlekleri, ıslak asfaltı yara yara ilerliyordu. İstanbul karanlık bir örtüye bürünmüştü; yağmurun bıraktığı nem, şehrin damarlarında sessizce dolaşan bir korkuyu ortaya çıkarmış gibiydi. Eflu, direksiyona sıkıca sarılmıştı. Gözlerinde alışılmış sertlikten fazlası vardı bu kez. Düşünceleri Emir’e takılı kalmıştı ama bir yandan da yeni cinayet ihbarı beynini zonklatıyordu. “Bu şehirde kurban olmak, çoğu zaman sadece nefes almakla eş anlamlı.” Olay yeri, Karaköy’ün terkedilmiş bir arka sokağındaydı. Polisler bölgeyi çoktan şeritle kapatmış, adli ekip incelemeye başlamıştı. Karanlık sokak lambasının titreyen ışığı altında, Eflu’nun ayak sesleri yankılandı. O an herkes sessizleşti. Sadece rüzgâr, bir kurbanın ardında kalan hüznü taşıyordu. Ceset, bir çöp konteynerinin hemen yanında bulunmuştu. Kurban, yirmili yaşlarında bir kadındı. Gözleri açıktı. Donmuş bir çığlık gibi. Yüzüne kazınan dehşet, onu gören herkesin boğazına bir yumruk gibi oturuyordu. Eflu eğildi, cesede dikkatlice baktı. Kadının boğazında, ince bir iple oluşturulmuş morluklar vardı. Ama asıl dikkat çeken şey, cebinden çıkan bir not ve yere bırakılmış siyah bir güldü. “Merhamet, sadece izleyenlerin lüksüdür.” yazıyordu notta. Ve altında yine aynı imza: Aethon. Eflu’nun içi buz kesti. Yutkundu ama boğazı kuruydu. Parmaklarıyla siyah gülü aldı. Islak yapraklar hâlâ sıcaktı. Bu, cinayetin kısa süre önce işlendiğini gösteriyordu. “Aynı döngü. Aynı imza. Bu kez daha cesur, daha meydan okuyan.” Adli birimlerden biri, temkinli adımlarla yanına yaklaştı: — “Savcım… Bu kadının kimliği hâlâ net değil. Parmak izlerini sisteme giriyoruz ama…” Eflu başını kaldırmadan konuştu. — “İşinize bakın. Ve tüm kamera kayıtlarını 12 saatlik periyotta taratın. En küçük hareketi bile kaçırmayın. Şüpheli sadece kurbanı öldürmüyor; bize bir mesaj bırakıyor.” Ardından cesedin yanına tekrar eğildi. Kadının bileğinde dövme gibi bir iz vardı; silinmeye çalışılmıştı. Bir kuş simgesi… Belirsiz ama tanıdık. “Kuzgun gibi… ya da… Aethon’un sembolü mü?” Bu cinayet, Eflu’nun başına örülen ağın ipliklerini daha sıkılaştırıyordu. Aethon, onun peşinde miydi? Yoksa onu oyuna dâhil eden çok daha büyük bir plan mı vardı? Telefonu cebinde titreşti. Cevaplamadı. Gözlerini bir kez daha kadının gözlerine dikti. “Ölüm, çoğu zaman cevapsız soruların dili olur. Ama ben o dili sökmek için doğdum.” Bir polis, yanına yaklaşarak not defterini uzattı. — “Savcım, bir detay daha var. Az ilerde bir duvarın üzerine sprey boyayla yazılmış tek kelime var. ‘Sonsuz.’” Eflu başını çevirdi. Siyah boya hâlâ tazeydi. Duvara gelişigüzel yazılmış gibi duran o kelime aslında çok planlı görünüyordu: SONSUZ. Rüzgâr, cesedin üzerindeki örtüyü bir anlık titretince Eflu’nun gözleri yeniden kadının donuk yüzüne kaydı. “Sonsuz.” Kelime zihnine kazındı. Daha önce görmüştü bunu. Bir dosyada, yıllar öncesine ait, gizli kalmış bir belge içinde. Emir’in ismiyle değil, ama onun geçmişine ait karanlık bir yapı ile birlikte anılmıştı. Eflu’nun gözleri karardı bir anlığına. “Bazı kelimeler vardır, harf değildir onlar… Kurşun gibidir. Değdiği her hafızayı delip geçer.” Başını kaldırdı. Gözleri sokakta süzüldü, sonra kararlı bir adımla olay yerinden uzaklaştı. Etraftakilere tek bir söz söylemeden. Bazen sessizlik emir niteliğindedir. Eflu o sessizliği çoktan kuşanmıştı. Adliyeye döndüğünde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Boş koridorlardan geçerken adımlarının yankısı kendisine bile soğuk geldi. Odanın kapısını açtığında loş lambanın ışığı masasına düşüyordu. Masasının üzerindeki evrakları kenara itti, kilitli çekmeceden “Sonsuz” kelimesiyle işaretlediği eski dosyayı çıkardı. Kapağı tozlu, ama içindeki bilgi canlıydı. Sayfaları hızlıca çevirdi. Gözleri satırlar arasında gezindi. Bir isim. Bir adres. Ve kırmızı kalemle çizilmiş bir bağlantı: “Karabey Vakfı – Arşiv: Emir C.” Gözleri kısıldı. “O bir şüpheli değil… ama bu yapı onun da geçmişini kanla boyamış.” “Demek o da yalnız değilmiş bu savaşta.” Tam o anda telefonu titredi. Hemen açmadı. Ekranda kendi istihbarat biriminden biri vardı. Numarayı tuşladı. Arka planda deniz sesi geliyordu, adam bir süre sessiz kaldı, sonra tok bir sesle konuştu: — “Savcım… Emir C.’yle ilgili talep ettiğiniz geçmiş tarama sonuçları geldi. İstediğiniz gibi her bağlantıyı inceledik. Size bir isim göndereceğim… Aethon’un gerçek kimliğiyle olmasa da gölgesiyle eşleşen biri.” Duraksadı. — “Ama… bu isim yalnızca Emir’e değil… sizin babanıza da yıllar önce bağlıydı.” Eflu’nun gözleri büyüdü. Elindeki dosya yere düştü. Sanki zaman durmuş, bir tek onun kalbi çarpıyordu. “Babam mı?” Söz bitti. Hat kapandı. Eflu sandalyesine oturdu. Gözlerini karanlığa dikti. Sonsuz kelimesi artık bir mesaj değildi. Bir bağdı. Ve o bağ, hem Emir’in hem Eflu’nun kaderini örüyordu. “Bazen en büyük savaş, kiminle savaştığını değil… kim için savaştığını anlamaktır.” Gece – Terk Edilmiş Sarnıçlar Bölgesi Gecenin içinden yükselen uğultu, yeraltı dehlizleri gibi yankılanıyordu. Eflu, siyah montunun yakasını kaldırmış, soğuk havanın içinden sessizce yürüyordu. Arnavut kaldırımı taşlar altında çatırdıyordu. Burada zaman durmuş gibiydi. Sarnıcın demir kapısı açıktı. İçeri girdiğinde loş lambanın altında Emir’i gördü. Siyah gömleği, hafif dağınık saçları ve gözlerinin karanlığa bakan sakinliğiyle bir gölge gibiydi. Eflu, karşısına geçti. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra tek kelimeyle başladı: — “Naci Demiralp.” Emir kaşlarını çattı. — “Nereden duydun o ismi?” — “Dosyadan. Aethon’un izleri arasında. Karabey Vakfı bağlantısıyla senin ismin geçiyor. Ve… babamınkiyle.” Emir birkaç adım attı. Tedirgin değildi. Ama içinden geçmişin kıymıklarını çekip çıkarır gibi konuştu: — “Naci, vakfın ilk yıllarında görünmeyen adamlardandı. Güvenlik ağı, sivil organizasyonlar, gözlemci görevliler… Ama sonra ortadan kayboldu. Birdenbire. Dosyada onunla ilgili ne var?” Eflu dosyayı uzattı. — “Hiçbir şey. Sadece adının yanında ‘bağlantı: C. Emir – A. Eren’ yazıyor. A. Eren, babam.” Emir gözlerini kaçırdı bir an. Ardından Eflu’nun gözlerine baktı. — “Ben babanın çalıştığı bazı alanlarda gönüllüydüm. Henüz çocuktum. Beni korumaya çalışan tek insanlardan biriydi.” Durdu. Nefesini bıraktı. — “O adamın yani Naci’nin ölümünden önce baban bir kayıt tutmuştu. Gizli bir defterde. Sonra… yangın çıktı. Ofis yok oldu.” Eflu’nun gözleri karardı. — “Sen o yangından sağ kurtuldun değil mi?” — “Kurtuldum. Ama hafızamın bir kısmı orada kaldı. Ve kimse Aethon’un gerçek adını bilmedi. Belki o defterdeydi.” Eflu adım attı Emir’e doğru. — “Bana hâlâ her şeyi anlatmıyorsun. Biliyorum. Ama bir şeyi unutma, Emir. Ben hâlâ devletin bir savcısıyım. Sırtını karanlığa dayayanlardan değilim.” Emir başını eğdi. — “Ve sen hâlâ benim hayatımı kurtaran kadınsın. Bu tuhaf kader bizi bağladıysa… bir sebebi vardır. Belki bu yüzden hayatta kaldık.” “Bazı insanlar vardır, geçmişini gömdüğünde bile onlarla toprağın altına inemezsin. Çünkü kader bazıları için toprağa değil, ateşe yazılmıştır.” Sessizlik yeniden çöktü. Ve bu sefer o sessizlikte bir çığlık değil, bir ant yattı. Eflu dosyayı tekrar çantasına koydu. Son bir cümleyle uzaklaştı: — “Gerçek defter hâlâ bir yerlerde. Ve onu bulana kadar kimseye güvenmeyeceğim.” Gecenin içinden çıkarken, Eflu’nun topuk sesleri sarnıcın duvarlarında yankılandı. Emir bir şey söylemedi. Söylemesi gerekmedi. Gerçekler sessizliğin kıyısında biriktiği zaman, kelimeler sadece suskunluğun çöpüdür. Aracının yanına geldiğinde siyah montunun cebinden anahtarı çıkardı. Parmakları titremiyordu. Ne yorgunluk vardı üzerinde, ne de korku. Sadece ağır bir yük… Gerçeklerin gömülü olduğu toprağı kazmanın yükü. Motoru çalıştırdı. Farların açılmasıyla önündeki sokak aydınlandı. Araba ilerlemeye başladığında, sarnıcın silueti dikiz aynasında küçülerek kayboldu. Eflu, camdan dışarı bakarken içinden bir cümle geçti: “Kimi insanlar geçmişlerini arkalarında bırakır, kimi insanlar ise geçmişleriyle birlikte yürür.” O, ikincisindendi. Ve o gece, bu yükü taşımanın ne demek olduğunu damarlarında hissediyordu. Telefon ekranına baktı. Emir’le olan son mesaj dizisi hâlâ açıktı. Parmağını bir kere ekranın üzerinde gezdirdi. Sonra ekranı kapattı. Şüphe kalbe düşen ilk çatlaktır, güven ise her zaman en son inşa edilen duvardır. Adliyeye değil. İstanbul’un en kuytu arşiv merkezlerinden birine gidiyordu. “Karabey Vakfı – 2002 Güvenlik Dosyaları” ibaresiyle anılan bir yeraltı belge deposu. Sistemde resmi kayıt yoktu. Ama Eflu’nun hafızasında bu yerin yerini bilen bir kişi vardı. Eski bir sivil görevli. Şimdi emekli ama hâlâ zeki… Ve hâlâ konuşmaya ikna edilebilir. Araba viyadüğü geçtiğinde, İstanbul’un ışıkları arka fonda büyüdü. Tünelden geçti. Radyoda Sezen Aksu’nun sesi çalmaya başladı. Tesadüf müydü, bilinçaltı mı bilinmez… Ama sözleri arabaya dökülen bir mektup gibiydi: “Ben kırıldım, sen ezildin… kimse kazanmıyor.” Eflu, radyoyu kapattı. Bu gecede kazanan olmayacaktı. Ama her şey ortaya çıktığında, kimsenin yerinde kalamayacağı kadar çok şey değişecekti. Gecenin içinden çıkarken, Eflu’nun topuk sesleri sarnıcın duvarlarında yankılandı. Emir bir şey söylemedi. Söylemesi gerekmedi. Gerçekler sessizliğin kıyısında biriktiği zaman, kelimeler sadece suskunluğun çöpüdür. Aracının yanına geldiğinde siyah montunun cebinden anahtarı çıkardı. Parmakları titremiyordu. Ne yorgunluk vardı üzerinde, ne de korku. Sadece ağır bir yük… Gerçeklerin gömülü olduğu toprağı kazmanın yükü. Motoru çalıştırdı. Farların açılmasıyla önündeki sokak aydınlandı. Araba ilerlemeye başladığında, sarnıcın silueti dikiz aynasında küçülerek kayboldu. Eflu, camdan dışarı bakarken içinden bir cümle geçti: “Kimi insanlar geçmişlerini arkalarında bırakır, kimi insanlar ise geçmişleriyle birlikte yürür.” O, ikincisindendi. Ve o gece, bu yükü taşımanın ne demek olduğunu damarlarında hissediyordu. Telefon ekranına baktı. Emir’le olan son mesaj dizisi hâlâ açıktı. Parmağını bir kere ekranın üzerinde gezdirdi. Sonra ekranı kapattı. Şüphe kalbe düşen ilk çatlaktır, güven ise her zaman en son inşa edilen duvardır. Adliyeye değil. İstanbul’un en kuytu arşiv merkezlerinden birine gidiyordu. “Karabey Vakfı – 2002 Güvenlik Dosyaları” ibaresiyle anılan bir yeraltı belge deposu. Sistemde resmi kayıt yoktu. Ama Eflu’nun hafızasında bu yerin yerini bilen bir kişi vardı. Eski bir sivil görevli. Şimdi emekli ama hâlâ zeki… Ve hâlâ konuşmaya ikna edilebilir. Araba viyadüğü geçtiğinde, İstanbul’un ışıkları arka fonda büyüdü. Tünelden geçti. Radyoda Sezen Aksu’nun sesi çalmaya başladı. Tesadüf müydü, bilinçaltı mı bilinmez… Ama sözleri arabaya dökülen bir mektup gibiydi: “Ben kırıldım, sen ezildin… kimse kazanmıyor.” Eflu, radyoyu kapattı. Bu gecede kazanan olmayacaktı. Ama her şey ortaya çıktığında, kimsenin yerinde kalamayacağı kadar çok şey değişecekti. Adliyenin alt katına inen dar merdivenler, Eflu’nun ayak sesleriyle yankılanıyordu. Koridor uzundu, ışıklar loş, havası ise rutubetliydi. Soğuk beton duvarlar, geçmişin nefesini tutuyormuş gibi sessizdi. Gözlerini hafif kısıp elindeki özel mühürlü dosyayı sıktı. Parmak uçlarına kadar yayılan bir gerilim, zihninin en kuytu köşelerine sızıyordu. “Bazı dosyalar vardır,” diye geçirdi içinden, “yüzleşmeye değil, kaldırmaya bile yürek yetmez.” Anahtar sesini yankılatırken kapının ardında başka bir dünya vardı. Arşiv odasının içine adım attığında, nemli hava ona eski bir mezarlığı hatırlattı. Karanlıkla karışan bilgi kokusu, bir tür tahrik gibiydi; bilinmeyene duyulan hastalıklı bir merak, ihlal edilmemiş sırlara ulaşma arzusu. Rafların arasında süzüldü. Parmak uçları, dosya sırtlarını okşarcasına arıyordu. Sonunda buldu. Babasının adını taşıyan sararmış bir klasör. Parmaklarını yavaşça kapağa kaydırdı; tıpkı bir yara izini ilk kez açar gibi dikkatle, içgüdüyle… İçindeki belgelerden biri, ona nefesini unutturdu. “M. T. Aydın / Dava: Kara Leke” İçeride babasına ait bir gizli tanık ifadesi vardı. Ancak o daha beteriyle karşılaştı: Başsavcı Necdet Ersoy’un adı, o tarihlerde yürütülen Aethon bağlantılı soruşturmalarda ‘örtbas şüphesiyle’ geçmişti. Üstü karalanmış, sonra tekrar yazılmış… dosyada birden fazla el yazısı. Hangi biri gerçekti, hangi biri oynanmıştı, bilinmezdi. Ama gözleri bir belgeye takıldı. “Aethon – Protokol Kodu: Siyah Gül” Altında bir not vardı, neredeyse fısıldarcasına: “Bazı aileler yok edilmez; sadece susturulur. Ölüm de bir suskunluktur.” Eflu, belgenin kenarındaki mürekkep lekelerine dokundu. Bu dosya, sadece bir evrak değil; kanla yazılmış bir geçmişin gün yüzüne çıkışıydı. İçinde öfke, acı, tutku ve lanet barındırıyordu. Gözlerini dosyadan kaldırdı. O anda hissettiği şey yalnızca dehşet değildi. Bir şehvetti — hakikate duyduğu, damarlarını titreten açlık. Bu dosya, sadece babasının ölümünün değil, kendi kaderinin de yazıldığı bir kitaptı. “Gerçek, yalnızca bir bilgi değil; bir bedeldir. Ödeyebilen kazanır.” Kapattı dosyayı ama içindekiler çoktan beynine kazınmıştı. Artık dönüş yoktu. Koridorun çıkışına doğru yürüdü. Her adımı, yer altından çıkmak isteyen bir hayalet gibiydi. Ve o an… telefon titredi. Bilinmeyen numara. Eflu açtı. — “Sorduğun kişiyle ilgili kayıtları karıştırdım.” — “Ne buldun?” — “Emir Kaya… Babanın son görüştüğü adam. Cinayetten sadece üç gün önce.” Damarlarından yukarıya bir buz kütlesi tırmandı sanki. Bakışları karanlıkta dondu. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Sessizlik, bazen en büyük çığlıktı. Ve o çığlık artık susmuyordu. Arşivden çıktıktan sonra Eflu’nun içi kararmış gökyüzü gibiydi. Her bilgi, geçmişinden bir perdeyi daha yırtmıştı. Ve şimdi, o yırtıkların arasından başka bir yüz parlıyordu: Emir Kaya. O ismi babasının dosyasında görmüştü. Emir, babasının ölümünden üç gün önce onunla görüşen son isimdi. Birkaç saat sonra Boğaz kıyısındaki eski bir yalıya vardığında, Emir onu sessizce bekliyordu. Eflu kapıdan içeri adım attığında, rüzgâr içerideki ağır havayı kıpırdattı. Ortada tek bir söz yoktu. Sadece göz göze gelişleri vardı; soru işaretleriyle dolu, geçmişe tutunan bakışlar. Emir ceketini çıkarıp bir kenara bırakmıştı. Yüzünde ne masumiyet, ne pişmanlık… yalnızca bir açıklama yapması gerektiğini bilen bir adamın duruşu vardı. Eflu birkaç adım attı. Gözlerini ona dikti. Sertti. — “Babamın ölümünden üç gün önce onunla görüştüğünü biliyorum.” Emir derin bir nefes aldı. Başını eğdi, sonra tekrar gözlerinin içine baktı. — “Evet… Gittim. Ama bu seni sandığın yere götürmez.” Eflu’nun kaşları çatıldı. — “Ben nereye gideceğime sen karar veremezsin.” Bir sessizlik daha. Ama bu kez daha yüklü. Rüzgar camları yaladı. Denizin içli uğultusu içeri süzüldü. Emir bir adım yaklaştı. — “O adam bana yardım etmeye çalışan son kişiydi. Benim babamı da onlar öldürdü, Eflu. O yüzden gitmiştim ona. Aynı karanlık, ikimizin de hayatını paramparça etti.” Eflu’nun dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. İçinde bir fırtına vardı ama dışı hâlâ buz gibiydi. — “Senin geçmişin benimkini ilgilendirmiyor. Aynı şeyleri yaşadık diye sana güvenmemi bekleme.” Emir başını hafifçe yana eğdi, gözleri acı doluydu. — “Ben senden güven istemiyorum. Sadece yalnız olmadığını bilmeni istiyorum.” O an… Eflu gözlerini kaçırdı. Boğaz’a doğru yürüdü. Taş duvarın önünde durdu. Gecenin karanlığı suyla birleşiyordu. Ve o da onların arasına karışmış gibiydi. Arkasında bir sessizlik hissetti. Sonra bir sıcaklık. Emir, birkaç adım ardından gelmişti. Yakınında durdu. Dokunmadan, zorlamadan. Sadece sesinde titreyen bir dürüstlükle fısıldadı: — “Bazı yaralar kabuk bağlamaz. Ama biri o yaranın üzerine eğilip ‘ben de kanadım’ derse… belki biraz geçer.” Durdu, sonra ekledi: — “Sana ne kadar yaklaşabilirim bilmiyorum. Ama yanında durmak istiyorum.” Eflu başını yavaşça çevirdi. Gözleri hâlâ sertti, ama bir anlığına… sadece bir anlığına, göz bebeklerinde bir titreme oldu. Birine inanma ihtimaliyle, herkese güvenmeme içgüdüsü çatıştı. Ve işte o aralıkta… Emir, ağır adımlarla yanına geldi ve usulca sarıldı. Eflu’nun bedeni kıpırdamadı. Ama gözleri… bir anlığına kapanır gibi oldu. Sarılmayı karşılıkla kucaklamadı. Ama karşı çıkmadı da. Rüzgar, yalıyı dövdü. Denizin kokusu karanlığa karıştı. İki kırık geçmiş, aynı kıyıda susuyordu. “Güven, kurşun geçirmez duvarların içinden filizlenmez. Ama bazen… bir çatlak yeter.” Yalıda gece sessizliğine gömülmüşlerdi. Denizden hafif bir esinti içeriye dolarken, Eflu’nun düşünceleri bir an için duraksamıştı. Emir’in o yakınlığı, sarılışı, yüreğindeki kırılgan duvarları biraz olsun çatlatmıştı. Ama hepsi hâlâ çok yeni, çok tazeydi. Tam o anda, dışarıdan gelen güçlü bir patlama sesiyle sarsıldılar. Patlama sesinin yankısı daha tam sönmemişti ki, kapı kırılarak içeriye onlarca gölge gibi sızan adamlar yalıya doldu. Emir ani bir refleksle Eflu’yu kapıp kendine yakın çekti. — “Kalk, şimdi!” Ama Eflu çekilmek yerine, gözlerinde ateşle karşılık verdi: — “Asla kaçmayacağım.” Adımlar hızlandı, silah sesleri çınladı. Emir hızla birkaç adamı yere sererken, Eflu elindeki vazoyu hızla kırdı, etrafındaki cam kırıklarıyla kendini savunmaya başladı. Ellerindeki tabancalar ve bıçaklar arasında o bile cesaretle dans ediyordu. Bir adam hızla Eflu’ya doğru saldırdı. Eflu ani bir dönüşle bacağına sert bir tekme indirdi, adam sendeledi. Ancak diğer bir saldırganın silahından çıkan kurşun, Eflu’nun koluna saplandı. Acı dalgası hızla yayıldı ama Eflu inatla diz çökmek yerine dişlerini sıktı. — “Acı, güçsüzlüğün bahanesidir,” diye mırıldandı kendine, kan sızan kolunu sıkarak. Kısa bir an için yere yığıldı gibi görünse de, gözleri kararlılıkla parladı. Silahını kaptığı gibi saldırıya devam etti. Her vuruşunda, her hamlesinde yıkılmaz bir savaşçı olduğunu herkese kanıtlıyordu. Emir, onu korumak istercesine birkaç adımı ileri atsa da, Eflu geriye çekilmedi. Onun bu direnci, emir için de şaşırtıcıydı. Saldırganlar kaçınılmaz yenilgiyi kabul edip geri çekilmeye başladılar. Ama o gece, Eflu ile Emir’in arasındaki bağ artık sadece sözcüklerle değil, kan ve savaşın ortak yüküyle de sağlamlaşmıştı. Emir, Eflu’ya destek olurken fısıldadı: — “Güçlüsün… Ama bir dahaki sefere sakın tek başına savaşma.” Eflu, kanlı kolunu hafifçe kaldırıp karşılık verdi: — “Gücüm korkudan değil, inançtan gelir.” Ve o anda, ikisi de biliyordu; bu gece sadece bir başlangıçtı. Kan ve kaderin dansı bittiğinde, gece sessizliğe bürünürken Eflu ağır adımlarla yola çıktı. Soğuk rüzgar, üzerine çöken karanlığın içinde sanki geleceğin karanlığını da fısıldıyordu. Her adımı, geçmişin ve geleceğin gölgesinde yürüyordu. “Güç, en çok yalnızlıkta kendini sınar,” diye düşündü, direksiyonun soğuk metaline parmaklarını bastırırken. Arabasının motoru kısık bir homurtuyla çalıştı, geceyi delercesine yol aldı. Şehir ışıkları, sanki gözlerini ona çevirmiş, onunla konuşuyordu; ancak o, bu sessiz fısıltılara kapılmadan, düşüncelerinin labirentlerinde ilerliyordu. Her viraj, her sokak, bir adım daha karanlığa, bir adım daha gerçeğe yaklaştırıyordu onu. “Kader, kendini inatla örerken, cesur olan yıkmayı da bilir,” diye geçirdi içinden. Evinin kapısını açtığında, soğuk sessizlik ona adeta yapıştı. Salonun ortasında duran beyaz gülün varlığı, eski siyah güllerin bıraktığı izleri silmeye çalışıyordu ama üstündeki kan damlaları, yeni bir tehlikenin sessiz çığlığıydı. Ellerini yavaşça uzattı, gülün yapraklarına dokundu; bu sefer dokunuşu bir korku, bir uyarıydı. Kanın koyu kırmızısı, beyaz yapraklarda sanki ‘her dokunuş bir cana mal olacak’ diye fısıldıyordu. Yanındaki küçük notu aldı, yazının keskinliği, satır aralarındaki tehdit, kalbine saplandı: “Her birisi sana temas ettiğinde, kurban edeceğim insan sayısı çoğalacak. Aethon.” Eflu bir an için durdu, derin bir nefes aldı, karanlığın içindeki gücünü topladı. Yalnızca bir savcı değil, aynı zamanda bir savaşçıydı. Duvardaki gölgelerle dans edercesine, sesi düşük ama keskin çıktı: “Beni yıldıramazsın. Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, içinde hep bir ışık saklıdır. Ve ben o ışığı söndürmek için buradayım.” Gözleri karanlığa alıştı, beyaz güle son bir kez daha baktı ve ağır adımlarla odasından çıktı. Dışarıda bekleyen kaderine doğru yürürken, hayatındaki her kan lekesinin, her ihanetin ve her kaybın onu daha da güçlendirdiğini biliyordu. Gece, fısıltılarla doluydu; ama o, bu fısıltıları susturacak kadar kararlıydı. Ol
Bölüm 8
8.bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.