İçeriğe geç

EFLU

Bölüm 9 · 12 dk okuma

EFLU

Bölüm 9

8.bölüm

Bölüm 8: Hayal Kırıklığının Anatomisi “İhanet, bir kurşun gibi değildir. Sessiz gelir, içinden geçer ve seni sen yapan her şeyi öldürür.” Sabah saatleri… İstanbul hâlâ uykudaydı. Martılar bile sustuğu bir saatti. Eflu, her zamanki gibi yürüyüş ayakkabılarını giymiş, kulaklığı kulağında, deniz kenarındaki sessiz sokaklarda ilerliyordu. Gri bir sabah… Soğuk ama ayıltıcı. Burnuna tuzlu su karışmış yosun kokusu gelirken, içi alışılmadık bir huzursuzlukla doluydu. Adımları ritminde zihni dolaşmaya başladı: Dün geceki beyaz gül… Aethon’un mesajı. “Her biri sana temas ettiğinde kurban edeceğim insan sayısı çoğalacak.” Tam o anda cebindeki telefon titredi. Ekrana baktı. Özel Hattı. — “Savcım, acil bir vaka var. Sahil kenarındaki terk edilmiş depoda bir kadın cesedi bulundu. Yanında not var, üzerinde sizin adınız geçiyor.” Bir an, dünyadaki tüm sesler kesildi. Yalnızca kalp atışını duydu. Tak… tak… tak… Koşmaya başladı. Arabasına ulaştı. Ellerinde titrek bir öfke… Anahtarı çevirdi. “Bazı haberler vardır ki insan onları alırken büyür. Ama bu büyüme, bir gelişme değil, bir çürümedir içten içe.” Yol boyunca her şey bulanıktı. Korna sesleri, radyoda dönen anlamsız şarkılar, yanından geçen insanların yüzleri… Ama kalbinin içinde tek bir ihtimal yankılanıyordu. Elif. Ona ulaşamamıştı dünden beri. Mesajlarına dönmemiş, aramalarını açmamıştı. “Olmaz,” dedi içinden. “Olmaz, o yapmaz. O benim kardeşim gibiydi…” Depoya ulaştığında mavi ışıklar kıyıya vuruyordu. Sarı polis bantları bir çember gibi sahneyi çevrelemişti. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı: Tedirginlik. Komiser yaklaştı: — “Ceset içeride savcım. Yanında zarf var. Ve… tanıyacağınızı düşündük.” Eflu bir şey demedi. Sadece yürüdü. Adım adım, geçmişine… Kapı açıldı. İçerisi nemliydi. Duvarlarda pas, yerlerde paslı demir izleri. Ve ortada bir beden. Bembeyaz bir el… Titreyen parmaklarıyla cesedin yanına diz çöktü. Elif. Saçları dağılmış, yüzü solmuştu. Ama hâlâ… onun gibi kokuyordu. Yanına bırakılmış zarfı gördü. Üzerinde yazan kelime gözünü yaktı: “Savcı.” Eliyle açtı. Mektup: “Babanla ilişkisi olan kızla en yakın arkadaş olmak… Acı verici olmalı, savcı.” – Aethon O anda zaman durdu. “İnsan en çok, kalbini verdiği yerden vurulur. Çünkü en güvenli sandığın yer, en savunmasız olduğun yerdir.” Eflu ayağa kalktı. Gözleri yaşlı değildi. Ama… içindeki çocuk o an öldü. Geçmişin en saf rengi, en masum anısı… lekelenmişti. Elif’le tanıştığı günü hatırladı. 6 yaşındalardı. Parkta düşüp dizini kanattığında Elif onu ayağa kaldırmıştı. “Sen güçlü bir kızsın, ağlama,” demişti. Ama bugün… Elif kendi ayakta kalamamıştı. Sonra babasının sesini hatırladı. Çalışma odasındaki gülümsemesini… Ve Elif’in bakışlarını… Hepsi birleşti. İhanet bir ceset değildi yalnızca. Bir geçmişti. Bir çocukluktu. Bir baba-kız masalıydı. Ve hepsi şimdi, kan içindeydi. Bir polis memuru yaklaştı: — “Savcım… ekip geldi. Ceset taşınmak üzere hazır.” Eflu gözlerini kapattı. Yavaşça doğruldu. — “Beni de bilgilendirin, otopsiye ben de katılacağım.” Yüzünde gözyaşı yoktu. Ama dudaklarının arasındaki çizgi derinleşmişti. Yürüdü. Her adımı ağırdı, ama kararlıydı. Çünkü bu artık sadece bir soruşturma değil, bir yüzleşmeydi. Soğuk, steril hava ciğerlerine dolarken; ne kadar canlı olduğunu hatırlattı Eflu’ya. Ve Elif’in ne kadar ölü olduğunu… Paslanmaz çelik kapılar aralandı. Ceset torbası açıldı. Elif’in yüzü ortaya çıktığında, ortamda hafif bir uğultu yükseldi. Görevliler başlarını çevirdi. Ama Eflu dimdik durdu. Çünkü ölü bedene değil, yaşamış ihanete bakıyordu. Adli tıp uzmanı başladı konuşmaya: — “İlk belirlemelere göre boğulma gerçekleşmiş. Parmak izleri boğaz çevresinde… Sonrasında damar yoluyla yüksek doz morfin verilmiş. Yani önce mücadele ettirilmiş… sonra susturulmuş.” Eflu eğildi. Sol el bileğine dikkatle baktı. Ve bir şey fark etti. Bileklik. O eski, çocukken hediye ettiği bileklik… Babasıyla doğrudan bağlantısı olan… Gözleri kısıldı. Bir görevli yanaştı: — “Savcım, boynunda bir şey vardı. Bir zincir. Ucunda küçük bir USB bellek. Kendi eliyle takmış gibi görünüyor. Üzerinde ‘EF’ harfleri var.” Eflu başını çevirdi, USB’yi aldı. Cebine koydu, gözlerini kapattı. “Bazen bir ceset, bir cümleden daha çok şey anlatır. Ama bazı cümleler… bin cesetten daha ağırdır.” Otopsi devam etti. Eflu sessizce izledi. Ne kurban ne faildi artık. Tanık da değildi. O, geçmişiyle karşı karşıya gelen bir adalet terazisiydi artık. Ve bu dava artık kişiseldi. Geceye gömülen bir şehir… Eflu’nun arabası, sokak lambalarının altından geçerken karanlık bir nehir gibi akıyordu. Camdan yansıyan kendi sureti, ona artık tanıdık gelmiyordu. Dalgaların arasında boğulan bir sessizlik hâkimdi yüzüne. Bir savcıydı o… Ama bu gece sadece bir evlattı. Bir dosttu. Bir ihanete kurban kalmış geçmişin yaşayan izdüşümüydü. Anahtarı çevirdiğinde, evin içine sessizlik düştü. Ayakkabılarını çıkardı, montunu askıya astı. Ama o an hiçbir şey mekanik değildi. Adımlarını taşıyan ayaklar değil, kırılmış sadakatlerdi. Salonun lambasını açtı. USB’yi, laptopunun kenarına yerleştirdi. Elif’in adı belirdi dosya üzerinde: “Kalanlara…” Tıklarken parmakları titredi. Videoda Elif vardı. Yüzü solgun, gözleri nemli, dudakları sızılı… “Eflu… bunu izliyorsan, ben artık yokum. Ve sana yıllardır anlatmadığım bir şeyi bırakıyorum ardımda.” Eflu’nun boğazı düğümlendi. Sandalyeye çökmedi. Dimdik ayakta izledi. Çünkü bu bir itiraf değil, bir mahkeme salonuydu artık. Elif devam etti: “Ben babanı çocukken tanıdım. Onunla… annene ihanet eden bir ilişkimiz oldu. O zamanlar anlamıyordum. Ama zaman geçince… fark ettim, senden çaldım. Senin hayatından çaldım. Ve en kötüsü de ne biliyor musun? Sana en yakın olan bendim. Sana en çok ihanet eden de…” Sessizlik. Eflu’nun gözlerinde yaş yoktu. Sadece gözbebeklerinde kımıldayan öfke vardı. “Beni affet. Ya da affetme. Ama ne olursa olsun… Bu yaptıklarımın bedelini ödedim, ödeyeceğim.” Ekran kararınca, Eflu derin bir nefes aldı. Sonra başını arkaya yasladı. Karanlık tavana bakarken, kendi kendine fısıldadı: “Bazı hakikatler mezarda kalmalı. Ama bazıları… seni gömmeden ortaya çıkmalı.” Tam o anda evin içindeki sessizlik bozuldu. Bir çatırtı. Yavaşça başını çevirdi. Salon masasının üzerinde bir şey vardı. Bir zarf. İçinde yeni bir not. Eflu yavaşça yaklaştı. Zarfı açtı. İçinden çıkan not, ince ama keskin bir neşter gibiydi: “Babanın geçmişi, seni öldürmeye yetecek kadar karanlık. Her açtığın sır, bir sonraki kurbanı belirliyor. Hazır mısın, Savcı?” — Aethon Eflu kaşlarını çattı. Gözleriyle pencereye baktı. Camın dışında sadece gece değil, karanlığın bizzat kendisi bekliyordu. Ve Eflu artık sadece adalet için değil, bütün geçmişiyle hesaplaşmak için bu savaşın içindeydi. . . . Güneş İstanbul’un üzerinde yükselirken, hava tuhaf bir kasvet taşıyordu. Gri bulutlar, sanki gökyüzü de bu konuşmadan tedirginmiş gibi, şehri gölgelerken Eflu’nun bakışları cama saplanmıştı. Yan koltukta Emir vardı, sessiz. Ama o sessizlik bir nezaket değil, bir sınırdı. Eflu’nun etrafında ördüğü sessiz duvarın ötesine geçmeye çalışmıyordu. Çünkü biliyordu… Bu kadının fırtınası, içeriden eser. “İnmek istemiyorsan burada kalabilirsin.” Sesi sertti. Kırıcı değil, ama mesafeli. Emir sadece başını salladı. “Yanındayım.” dedi. Ama Eflu dönüp bakmadı. Yanında olması gerekmiyordu. Gölgesini bile istemediği bir geçmişle yüzleşmeye gidiyordu. Kapıyı çaldı. Elif’in annesi açtığında, yüzündeki çizgiler konuşmadan önce çok şey anlatmıştı. Yorgunluk. Pişmanlık. Ve derin bir korku. “Savcı Hanım… gelmeniz…” Kadının sesi titriyordu. Eflu’nun adımlarıysa sanki zemin değil, vicdan çiğniyordu. “İtiraf için geldim sanmayın. Sadece bir sorunun cevabını alıp gideceğim.” Gözleri buzluydu. “Kızınız benim geçmişimi, ailemi, annemi çaldı. Peki siz? Siz bu ihaneti neden yıllarca sustunuz?” Kadın ağlamaya başladı. Ama Eflu’nun kaşları bile oynamadı. “Annen… o kadar güzeldi ki, kocan ona âşıkken bile ona sadakatsiz kaldı. Ben onun gölgesinde yok oluyordum. Kızım… Elif… babanı seviyordu. Ben sadece onun canını acıtmak istemedim. Ama artık her şey için geç. Her şey… paramparça oldu.” Eflu, kadının ağlayan gözlerine değil, ruhundaki boşluğa baktı. Bir an sustu. Sonra şu sözler dudaklarından taştı: “Bir kadın bazen affeder. Ama annesinin gözyaşını çalanı asla unutmaz.” Kadın yere çöktü. Emir o ana kadar sessizliğini korumuştu ama Eflu’nun omzuna uzanan eliyle bir nefes vermeye çalıştı. Eflu, o temasa bile ihtiyaç duymadı. Kolunu hafifçe çekti. “Duygular seni değil, kararlarını kandırır Emir. Ben kararlarımı kanla mühürledim.” Kapıdan çıkarken arkada sadece çökmüş bir kadın, soğuk bir ev ve yarım kalan bir gençlik kaldı. Arabaya bindiklerinde Emir konuşmak istedi. “İntikam mı bu?” Eflu başını çevirmedi. Gözlerini yola dikti. “Hayır. Bu sadece temizlik. Geçmişi öyle süpürüyorum ki, bir daha üstüme sinmesin.” . . . Sabahın erken saatleriydi. İstanbul’un gri sisi Boğaz’a doğru ağır ağır çökerken, Eflu’nun ayak sesleri Arnavutköy’ün boş kaldırımlarında yankılanıyordu. Bir süredir yürüyordu. Belki de beynindeki kaosu dizginlemek için, belki de Elif’in ölümüyle birlikte dağılan içsel dengelerini toparlamak için… Ama nafile. Düşünceler, sustuğunda daha çok bağırıyordu. “Sessizlik bazen en büyük çığlıktır… Ve bazen, yalnızca kendi çığlığını duyduğunda ne kadar yalnız olduğunu anlarsın.” Telefonu titredi. Başını kaldırmadan ekranına baktı. Numara tanıdıktı; adli tıpta çalışan bir dostu, Haluk. “Savcı Hanım… Sadık Yüce’nin evinden garip bir ihbar alındı. Kapı açıkmış. Kimse yanıt vermiyor. Mahalleli içeriden kötü bir koku geldiğini söylüyor. Sizi haberdar etmek istedim.” Eflu’nun kalbi bir an duraksadı. Sadık… Babasının sırdaşı. O yaşlı ama keskin bakışlı adam. Elif’in ölümünden sonra ondan medet ummuştu. Belki bir cevap, belki bir yol haritası… Ama içindeki ses fısıldadı: “Geçmişe yürüyenlerin ayak izleri, hep kana bulanır.” Hemen ilk taksiye atladı. Sadık’ın evine yaklaştıkça gökyüzü kararmış, bulutlar sanki taşlaşıp üstüne çökmeye başlamıştı. Sokağa vardığında, kapının aralık olduğunu ilk o fark etti. Silahını içgüdüsel olarak çekti. Sessizce yaklaştı. Kapı gıcırtıyla açıldığında burnuna çarpan o tanıdık koku, ölümün ta kendisiydi. Eflu dikkatli adımlarla içeri girdi. Ev sessizdi. Ama bu sessizlik alışılmış değildi… Bir şey eksikti. Yaşam. Salonun kapısını yavaşça araladığında, gördüğü manzara zihnine çakıldı. Sadık… Koltuğa oturur pozisyonda, başı yana düşmüş, gözleri donuk… Göğsünde bıçak darbeleri… Kan hâlâ taze görünüyordu. Bir elinde eski bir fotoğraf vardı: Eflu’nun babasıyla birlikte çekilmiş bir kare. Ve masasının üstünde… Camdan bir vazo içinde tek bir siyah gül. Yanında bir not. “Sadakat bazen ihanetten doğar. Onu susturduk. Şimdi seni dinliyoruz, Savcı.” — Aethon. Eflu’nun elleri titremedi. Yüzü hiç değişmedi. Ama gözlerinde karanlık bir perde daha indi. “Beni dinliyorsanız… O zaman çok iyi dinleyin: Kan kokusu alışkanlıksa… Ben ciğerlerinize bıçak gibi saplanırım.” Telefonunu çıkardı. Emniyeti arayıp olay yeri inceleme ekibi talep etti. Sonra yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Sadık’ın cansız bedenine baktı. “Sen de mi Sadık?” dedi fısıltıyla. “Sen de bu savaşta düşecektin demek…” O sırada kapı çaldı. Emir, koşar adım içeri girdi. Arkasında iki koruması vardı. Gözleri odaya iliştiğinde, Eflu’nun yerdeki gölgesiyle, Sadık’ın kanı birbirine karışıyordu. Eflu ayağa kalktı. Emir hiçbir şey sormadı. Ve Eflu sadece bir şey söyledi: “Sıra bize yaklaşıyor Emir. Geçmiş, bizi yalnız izlemiyor. Bu sefer… yazıyor.” Emir’in gözleri Sadık’ın cesedine takıldığında sessizce geri çekildi. Yüzündeki ifade, alışılmışın dışında bir şeydi. İlk kez o kadar güçlü duran adamın çenesi kasılmıştı. Olay yeri inceleme ekibi, Eflu’nun emriyle gecikmeden eve ulaştı. Koridor kırmızı-beyaz şeritlerle çevrildi. Adli tıptan gelen uzmanlar, parmak izi çalışmasına başlamıştı. Eflu duvar gibi dimdikti. Elif’ten sonra bir kez daha bir sevdiğini, bir sırdaşı kaybetmişti. Ama bu sefer öfkesini gömmeyecekti. “Kırılganlık, gözyaşından değil… sessiz kalmaktan doğar.” Kameralar, kan izleri, mavi eldivenler ve çelik gözlerle dolu o evde, herkes bir cevap arıyordu. Ama gerçek cevabı bulan… yalnızca biriydi. Ekipten biri Eflu’ya yaklaştı. Genç, tedirgin bir teknisyendi. Elinde eldivenli parmaklarını titreten bir kağıt vardı. “Savcı Hanım… Şey… Bir parmak izi tespit ettik.” Eflu’nun bakışları kadına sabitlendi. “Kim?” Sadece bu kelimeydi. Ama sanki evin içinde camlar kırıldı. Genç kadın yutkundu, sonra kağıdı uzattı. Veri tabanına yüklenmiş bir kimlik doğrulaması yapılmıştı. İsim: Kenan Demiral Durum: 2010 yılında trafik kazasında öldüğü kayıtlara geçti. Meslek: Eski Başsavcı. İlişki: Eflu Demiral’ın babası. Zaman bir anlığına durdu. O anda İstanbul’un bütün sirenleri, bütün çığlıkları, Eflu’nun zihninde yankılandı. Kağıdı yavaşça aldı. Bakışı hâlâ değişmemişti. Ama sol eli fark ettirmeden titriyordu. “Ya ölüm yalandı… Ya hayatım boyunca bana anlatılan her şey.” Emir yaklaştı, gözleri o rapora takıldı. “Bu… bir hata olmalı.” Eflu gözlerini kaldırmadan cevap verdi: “Hayat, hata yapmaz. İnsanlar yapar. Ama bazı hatalar… planlıdır.” Bir adım geri çekildi. Odada daha fazla kalamazdı. Çıkarken geriye baktı — Sadık’ın cesedi hâlâ oradaydı. Ama bu kez onun ölümü, yalnızca bir bitiş değil… çok daha büyük bir başlangıcın işaretiydi. Eflu araca bindi. Sokaklar bomboştu. Ama onun zihni… doluydu. Babası yaşıyor muydu? Yoksa biri onun kimliğini mi kullanıyordu? Radyodan hafif caz melodileri çalarken kendi iç sesi bastırdı: “Kimi mezar taşlarının altında beden yoktur. Bazı ölüler nefes almadan da yaşamaya devam eder.” Telefonunu çıkardı. Otopsi raporunu talep etti. Parmak izinin analiz süreci, olay yerinde değil adli tıpta doğrulanacaktı. Ama içten içe biliyordu: Bu yalnızca başlangıçtı. Gece ilerlemişti. Eflu beyaz koridorlardan yürürken Sadık’ın soğuk bedeninin başında durdu. Otopsi uzmanı, kaşlarını çatmış bir halde bekliyordu. “Bıçak darbeleri profesyonelce. Organlara zarar verecek şekilde değil — acıyı uzatacak şekilde. Son darbe kalbe. İşkence izi yok ama… ellerinde sürtünme var. Kavga etmiş.” Eflu kaşlarını çattı. “Bir şey daha var mı?” Uzman başını eğdi. “Şaşırtıcı bir şey. Tırnaklarının altından çıkan doku örneğinde… DNA eşleşmesi var.” “Kimle?” Uzman sustu. Sonra dosyayı açıp Eflu’ya uzattı. Kenan Demiral. Bir kez daha. Gece yarısını çoktan geçmişti. Eflu direksiyonun başında bir karar verdi. Bu defa tek başına olmayacaktı. Emir’in evine gitti. Kapı açıldığında Emir gözlerini kısarak ona baktı. Eflu doğrudan içeri girdi. “Otopsi yapıldı. DNA eşleşti. Tırnaklarının altındaki doku… babama ait.” Emir dondu. “Eflu… bu ne demek oluyor?” Eflu onun gözlerinin içine baktı. Soğuktu, keskin, hesap sorar bir duruşla. “Bu… benim hayatımın bir yalandan ibaret olduğu anlamına geliyor olabilir Emir. Ve eğer bu doğruysa… ben o yalanın içinden yalnızca bir şekilde çıkabilirim: Gerçeği bularak.” Emir bir süre sessiz kaldı. Eflu’nun gözlerinin içinde, karanlıktan yapılmış bir yangın vardı. Öfke değil… hayal kırıklığıydı bu. Ve Emir, o an Eflu’nun yıkılmadığını ama yorgun düştüğünü fark etti. Yaklaştı, onun birkaç adım önünde durdu. Aralarındaki mesafe bir adımdan azdı ama gerçeğe bir ömür kadar uzaktı. “Bazı insanlar sadece cevap aramaz… Cevapların acıttığını bile bile, soruyu yine de sorar.” Eflu’nun sesi nihayet titremedi. “Bu dünyada hiçbir şey… gerçekten ölmez. Yalnızca başka bir biçimde karşımıza çıkar. Kimi zaman babamız olarak, Kimi zaman düşmanımız.” Emir başını eğdi. “Sana doğruyu söyleyemeyeceğim Eflu. Çünkü ben de artık neyin doğru olduğunu bilmiyorum. Ama şunu biliyorum… Sana her baktığımda… içimde sessiz kalan her şey çığlığa dönüşüyor.” Eflu gözlerini kaçırmadı. Sertti. Soğuktu. Ama ilk kez… geri adım atmadı. Emir bir adım daha attı. Eflu’nun yüzüne yaklaştı. Gözleri gözlerinde kilitlendiğinde… zamansız bir an doğdu. Ve o an — ne ölüm vardı, ne adalet, ne Aethon, ne de geçmişin kanlı gölgeleri. Sadece iki insan. İkisi de kırık, ikisi de güçlü, ikisi de yorgun. Eflu’nun gözleri bir saniyeliğine kapandı. İzin verdi. Emir başını eğdi ve Eflu’nun dudaklarına, yıllardır susturduğu bir hissi bıraktı. O öpücük, bir vaat değildi. Bir geçici ateşkesti. Kalplerin birbirine temas ettiği, ama hâlâ düşman topraklarında kaldıkları bir ateşkes. Öpücük bittiğinde Eflu gözlerini açtı. Gülümsedi… Ama acı bir gülümseme. Gözleri dolu değildi ama boğazı sıkıydı. “Yarın… savaş devam edecek,” dedi. Emir başını eğdi. “Bugün… sadece senin için durdu.” Eflu arkasını döndü. Kapıya yürüdü. Adımlarında hâlâ kararlılık, omuzlarında ise artık görünmez bir yük vardı. Kapıdan çıkmadan önce durdu. Bir cümle daha bıraktı geride: “Yaklaşmana izin verdim Emir. Ama bu… kazandığın anlamına gelmez.” Ve kapı kapandı. Gece, dışarıda bir çığlık kadar sessizdi. İçerideyse hâlâ nefesi tutulmuş bir kader… beklemeye devam ediyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.