İçeriğe geç

EFLU

Bölüm 7 · 16 dk okuma

EFLU

Bölüm 7

7.bölüm

Bölüm 6 — “Küller ve Gölge” Kapıyı kapatırken Eflu, içeride kalan sessizliğin üzerine kilit vurduğunu hissetti. Ama dışarısı daha da sessizdi. Gece, betonun arasına sinmişti. Sokak lambalarının solgun ışıkları, yorgun bir şehrin alnına düşen morluklar gibi parlıyordu. Hava, tanıdık ama uzak bir histi. Kalabalık bir yalnızlık gibi. Eflu’nun içi donmuştu. Sanki biri ona kendi hikâyesini yıllarca yanlış anlatmıştı da, şimdi gerçek versiyonunu öğrenmişti — acımasız, kanlı ve adı konmamış bir intikamla dolu. Yıllardır üzerine toprak atılmış bir sır, artık kendi elleriyle kazdığı mezardan doğruluyordu. “Kaza değilmiş…” Bu cümle, aklında çakılı bir çivi gibiydi. O çiviye her düşündüğünde biraz daha kanıyordu. Her şey anlamını yitiriyor, sonra yeniden şekilleniyordu. Eflu’nun adalet terazisi ilk kez sallanıyordu. Bu sefer kefede bir çocuk vardı — on yaşında, annesiz babasız kalakalmış bir kız çocuğu. Kendi küçüklüğü. Taksiye doğru yürürken ayaklarının altı ağırlaşıyor, her adımda içindeki geçmiş daha çok uyanıyordu. Gözleri yolda değildi. Gözleri, zamanın içinde ilerliyordu. “Zincirlikuyu,” dedi. Sesini ilk kez duydu o gece. Soğuk, kısık ve yorgundu. Taksi ilerlerken, camdan dışarı bakan Eflu, şehirdeki her sokakta bir iz arar gibiydi. Belki çocukken elinden tutan annesini, belki bir sabah saçını okşayıp işe giden babasını… Ama İstanbul artık hatırlamak istemiyordu onları. Şehir de susuyordu. Sadece neon ışıklar yanıp sönüyor, radyoda uzak bir müzik çalıyordu. Yüzleşmek, bir davayı çözmekten daha zordu. Çünkü karşında bir katil değil, kendi kaderin duruyordu. Taksi durduğunda kapıyı açmak birkaç saniye sürdü. Sanki bedeninden önce iradesi inmeliydi aşağıya. En son kendini bu kadar çaresiz hissettiğinde, boyu mezar taşlarından bile kısaydı. Mezarlık kapısı, demirden bir hatıra gibi duruyordu önünde. Eskiden burada annesinin elini sıkı sıkı tutardı. Şimdi iki elini de cebine gömmüştü. Gözleri buz gibi, kalbi kurumuş bir nehir gibi sessizdi. Taşların arasında yürümeye başladığında geçmişin soluğu omzuna çöktü. Her adımda toprak kokusu biraz daha ağırlaştı. Rüzgâr yoktu ama yapraklar hareket ediyordu. Sanki mezarların arasında bir şey dolanıyordu — görünmeyen ama hissedilen bir şey. Ve sonra, geldiler. Feride Yücel Mustafa Yücel İki taş. Yan yana. İki hayat. İki kurban. Eflu bir süre sadece baktı. Göz kapakları kırpılmadı. Zaman durmuş gibiydi. Kalbi atmıyor gibiydi. Sonra dizleri çöktü, taşların başucuna oturdu. Elleri, taşların üzerine uzandı. Ve o an… Gözü bir şeye takıldı. Taşların arasında, toprakla neredeyse aynı renkte bir zarf. Yanında… Bir siyah gül. Gözlerini kıstı, yavaşça zarfı aldı. Zarfın üstünde hiçbir isim yazmıyordu. Ama içini sarmalayan tanıdık o metalik his, ona bu işin kime ait olduğunu fısıldadı. Eflu titreyen ellerle zarfı açtı. İçinden katlanmış, küçük bir kâğıt çıktı. Kalın, kömür rengi kalemle yazılmıştı. Satırlar düzensiz ama her harf keskin bir hançer gibiydi. “Küllerden doğan her hikâyede bir yangın vardır. Senin yangının daha yeni başlıyor, Eflu. Geçmişin gölgesi hâlâ peşinde. Aethon.” Gözleri kâğıtta dondu kaldı. Sanki o kelimeler, mezar taşından çıkıp boğazına sarılmıştı. “Aethon.” Bu ismi her dosyada bir kurbanın teninde okumuştu. Şimdi kendi hayatının ortasında, ailesinin mezarında duruyordu. Nefesi kesildi. Ama ağlamadı. Yalnızca taşlara dokundu. “Beni onlardan biri öldürmüş, değil mi?” Sesi çatladı. “Ve ben bunu şimdi öğreniyorum… yıllar sonra. Bir savcı olarak, adaletin tam ortasında yaşarken…” Bir an sustu. Toprağa baktı. Eliyle siyah gülü aldı. Gül kupkuru ama hâlâ siyahtı. Ölüm gibi. Sessizlik gibi. Geçmiş gibi. “Size söz veriyorum,” dedi, gözlerini mezar taşlarının üzerinden çekmeden. “Bu ismi taşıyan her şeyi yerle bir edeceğim. Beni yetim bırakan ne varsa… hepsini kendi ellerimle yargılayacağım.” Gökyüzüne baktı. Bulutlar ağırdı. Gece bastırmıştı. Ama içinde yeni bir şafak doğuyordu. Ve o şafak, kanla aydınlanacaktı. Ayağa kalktı. Zarfı cebine koydu. Siyah gülü ise orada bıraktı. Çünkü bazen simgeleri yerinde bırakmak gerekiyordu. Sırtını dönüp giderken, taşların ardında sessizce yatan anılar onun adımlarına eşlik ediyordu. Şimdi sırada o ev vardı. Sakladıklarıyla, sustuklarıyla, ihanetleriyle birlikte… Çocukluğunun evi. Ve belki de en karanlık sırların saklandığı yer. Sokak lambalarının titrek ışıkları altında yürürken, mezarlığın keskin soğuğu hâlâ tenindeydi. Gecenin rengi koyulaştıkça, Eflu’nun içindeki karanlık da daha görünür hâle geliyordu. Cebinde taşıdığı zarfa dokundu. Kağıdın kenarları, eline hafifçe batıyordu. Aethon’un mesajı, artık sadece bir tehdit değil, geçmişin açık bir meydan okumasıydı. Küllerden doğan bir hikâye… Eflu, bu sözlerin altında yalnızca kendini değil, ailesini, çocukluğunu, susturulmuş bir gerçeği görüyordu. Ve şimdi, her şeyin başladığı yere gidiyordu. O eve. Taksi boğuk bir fren sesiyle durduğunda, sokağın sessizliği kesif bir şekilde çöktü üzerine. Ev, yıllardır terk edilmiş gibiydi. Bahçesi yabani otlarla doluydu. Demir kapısı pas içindeydi. Ve pencereler… hâlâ aynı yerlerde ama artık tanıdık değil, tehditkâr bakışlar gibiydi. Kapının önünde durduğunda, kalbinin sesi kulağında yankılandı. Burada büyüdüm. Burada sustum. Burada unuttum. Eli kapıya uzandı. Her şeyin kapandığı yer, şimdi yeniden açılmak üzereydi. Anahtarını hâlâ saklıyordu. Kapı kilidi bir çıtırtıyla döndü, tıpkı çocukken gizlice gece mutfağa gittiği zamanlardaki gibi. Kapı açıldığında, içeriden rutubet, toz ve eski zamanın ağır kokusu yayıldı. Ev onu bekliyordu. Sessizce, yıllarca konuşmamış ama şimdi her duvarıyla bağıracak gibiydi. Adımlarını dikkatle attı. Zemindeki tahta döşemeler hafifçe inledi. Gözleri odaların içine süzüldü. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey doğru görünmüyordu. Sanki biri yıllar önce burada durmuş, zamanı çarpıtmıştı. Salona geçti. Eski koltuk, annesinin oturduğu köşe, mutfağa açılan kapı… Hepsi geçmişin birer hayaleti gibi yerli yerindeydi. Ama sonra bir şey fark etti. Salonun köşesindeki vitrin. Vitrin yıllardır oradaydı ama şimdi camı açık gibiydi. İçindeki fotoğrafların bazıları ters çevrilmişti. Yaklaştı. Elini uzattı. Bir fotoğraf… Küçüklüğü, annesinin kucağında. Fotoğrafın arka yüzüne çevirdi. Bir tarih yazılmıştı. “20 Nisan 2007” O gece. Kazanın olduğu gece. Nefesi hızlandı. Ardından vitrinin alt çekmecesine yöneldi. Nedense hep kilitli olduğunu hatırlıyordu. Ama şimdi açıktı. İçinden sararmış bir defter çıktı. Kapakta isim yoktu. Açtı. Yazı… annesine aitti. O el yazısını tanıyordu. “Bu şehir bizi yutar mı Mustafa? Bu kadar çok şey biliyorsan, bir gün ödetmezler mi?” “Eflu çok küçük… Ona bir şey olmasın, yeter.” Eflu’nun boğazı düğümlendi. Sayfaları çevirdikçe, cümleler daha açık, daha korkunç hâle geldi. “Mustafa bir şeyler fark etti. Adliyedeki o adamla ilgili söyledikleri… Eğer doğruysa…” “Aethon diye bir isimden bahsetti. Kod adıymış. Bu çete büyükmüş. Devletin içinde bile… Eğer bizi sustururlarsa…” Eflu defteri yere düşürdü. Nefesi kesildi. Evin duvarları üzerine geliyordu. Annesi… bu çetenin adını biliyordu. Babası adliyede biriyle ilgili gerçeği öğrenmişti. Ve onları… susturmuşlardı. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Avuçlarını yüzüne kapattı. İçinde bir volkan patlıyordu ama yine de ağlamıyordu. Gözyaşından çok öfke vardı. Gururdan çok hayal kırıklığı. Ve adaletin anlamı, şimdi ilk kez bu kadar kişisel olmuştu. Evden çıkarken gözleri her yere bakıyordu. Belki bir kamera, belki gizli biri… Biliyordu, artık izleniyordu. Çünkü bu ev sustuysa, birileri susturmuştu. Ve o birileri hâlâ hayattaydı. Cebinden notu çıkardı. Aethon’un mesajına bir kez daha baktı. Sonra odaya dönüp, yanan lambanın ışığında defterin sayfasına tek bir cümle yazdı: “Ben de sizi izliyorum artık.” Ve defteri cebine koyup, arkasına bile bakmadan çıktı. Şehirde yeni bir hikâye başlıyordu. Ve bu kez savcı dosyanın içinde değil, tam merkezindeydi. İstanbul’un gecesi sessiz değildi. Ama Eflu, duyduğu her sesi susturmuş gibiydi. Adımlarının yankısı, geçmişin boş sokaklarına karışırken… içinde büyüyen sessizlik gittikçe derinleşiyordu. Binanın gri duvarlarını ardında bıraktığında, soğuk bir rüzgar boynuna dokundu. Sanki biri fısıldıyordu. “Yalnız değilsin.” Ama bu bir teselli değil, bir tehditti. İç cebinde annesinin defteri vardı. Siyah gülle birlikte mezarın başında bulduğu o titrek not: “Karanlığın çocuğu, artık sana bakıyor. – Aethon” Gözlerini kapattığında hâlâ Harun’un cansız bedenini görüyordu. Boğazına saplanan o karanlık sessizliğin, bir kurban gibi nasıl onu susturduğunu… Ama Eflu biliyordu. Ölen Harun değildi sadece. Bir sır gömülmüştü onunla birlikte. Harun’un ölümü Eflu için bir son değil, bir kapıydı. Ve o kapı, onu yalnızca bir kişinin yanına götürebilirdi. Sadık. ⸻ Eflu binadan çıktığında hava daha da kararmıştı. Gökyüzü, İstanbul’un üstüne ağır bir örtü gibi serilmişti. Yağmur yağmıyordu, ama havada sanki birazdan dökülecek bir sır gibi bekleyen bir şey vardı. O an hissettiği tek şey; annesinin mezarında bulduğu siyah gülün, aslında bir veda değil bir davet olduğuydu. “Karanlığın çocuğu, artık sana bakıyor.” O satırlar hâlâ zihnini çiziyordu. Ve bu satırları anlayabilecek tek kişi vardı: Sadık. Sadık, Eflu’nun babasının üniversiteden arkadaşıydı. Birlikte hukuk okumuşlardı. Ancak Sadık, diplomasını aldıktan sonra sistemin içindeki çürümeyi gördüğünde, “adaletin hüküm sürdüğü bir yer yoksa, ben yargıç olmam” diyerek kıyıya çekilmişti. Kendine eski kitaplarla dolu, zamanın unuttuğu bir kitapçı açtı. Ama onun asıl işi kitap satmak değil, unutulmuş gerçekleri saklamaktı. Zihinleri uyanık olan az kişiye, hakikatin karanlıkta yankılanan sesini fısıldamaktı. Eflu küçükken, babası onu ara sıra Sadık’ın dükkânına götürürdü. O zamanlar Sadık, ona masallar anlatırdı. Ama bu masalların hepsi gerçeklerin kılık değiştirmiş hâliydi. Eflu büyüdükçe o masalların içindeki kodları çözmeyi öğrendi. Şimdi o masallardan birinin tam ortasındaydı. Sokağa girdiğinde dükkân yerli yerindeydi. Ama sanki binalar biraz daha yaşlanmış, lambalar biraz daha kısık yanıyordu. Kapının önüne geldi, üç kez vurdu. Çocukken öğrendiği ritimle. Bir fısıltı gibi. Kapı açıldığında Sadık hiç şaşırmış gibi görünmedi. Yalnızca gözleri doldu bir an. Ama bunu belli etmedi. “Gözlerin değişmiş,” dedi. “Babanı ilk kaybettiğinde karanlıktılar. Şimdi… karanlığın kendisi olmuşlar.” Eflu içeri adım attı. Toz ve eski kitap kokusu, anılarla karıştı. Sadık’ın odasında zaman durmuş gibiydi. “Harun öldü,” dedi Eflu. Sadık başını eğdi. “Bazı insanlar ölünce değil, sustuklarında kaybederler. Harun çok önce kaybolmuştu. Ölüm sadece imzası oldu.” Eflu masanın kenarına bırakılan eski bir haritaya göz gezdirdi. Üzerinde işaretli bir bölge vardı. Kırmızı mürekkeple daireye alınmış. Altına şu yazılmıştı: “Aethon’un doğduğu yer.” Eflu’nun nefesi kesildi. “Elif Sokağı… Bu bizim eski eve sadece üç sokak uzaklıkta. Babam orada savcıydı. Annemle orada yaşıyorduk…” Sadık başını kaldırdı. “Evet. Aethon orada doğdu. Ama o bir kişi değildi o zaman. Sadece bir fikir… Sadece bir karanlık damla. Sonra büyüdü. Onun ilk kurbanı, baban oldu.” Eflu bir adım geriledi. “Ne diyorsun Sadık… Babamın ölümü… trafik kazasıydı.” Sadık gözlerini ona dikti. “Hayır Eflu. O bir kazaymış gibi gösterilen infazdı. Baban gerçeğe çok yaklaştı. Harun, onun araştırmalarını sakladı. O defterler, o dosyalar… sana ulaşsın diye değil. Sonsuza kadar kaybolsun diye.” Eflu’nun gözleri doldu ama düşmedi. Gözyaşlarını değil, cevapları arıyordu. “Ben şimdi ne yapacağım?” dedi. Sadık, raftan eski bir dosya çıkardı. Sarı kapağının üzerinde hiçbir şey yazmıyordu. Ama Eflu onu tanıdı: Babasıyla birlikte yürütülen ilk soruşturmanın belgeleriydi. “Bu senin son kapın değil Eflu,” dedi Sadık. “Bu, ilk adımın. Bu dosyada babanın izi var. Harun’un korkusu. Ve Aethon’un doğduğu geceye ait ipuçları.” Eflu dosyayı alırken Sadık ona baktı. “Unutma,” dedi. “Karanlığı anlamadan, ışık olamazsın. Ama fazla bakarsan… onun bir parçası olursun.” Eflu döndü. “Ben ışık olmak için gelmedim Sadık. Ben karanlığın içinden çıkan sesi susturmaya geldim.” Kapıyı açtı. Gece onu içine aldı. Ama bu gece, diğerlerinden farklıydı. Çünkü Eflu artık sadece ailesinin kızı değil, adaletin keskin yüzüydü. Ve bu şehirde bir efsane yeniden yazılacaktı. Eflu’nun ayakları, geçmişin izlerini taşıyan taş kaldırımda yankılanıyordu. Sadık’ın söyledikleri zihninde dönüp duruyordu: “Bazı evler sadece duvarlarla örülmez… Bazıları acıyla mühürlenir.” Eski evleri… O küçük taş yapı, çocukluğunun sessiz tanığı. Zaman, ona acımasız davranmıştı. Duvardaki çatlaklar geçmişin kırıklarını andırıyor, kapısı hafif aralıktı. Eflu, dikkatle yaklaştı. Kapının üzerindeki çivili tahta yıllar önce düşmüş olmalıydı. Avuç içiyle ittirdi. Paslı menteşeler gıcırdayarak geçmişin kapılarını yeniden araladı. İçerisi rutubet ve zaman kokuyordu. Ama bir şey daha vardı. Bir varlık. Eflu’nun adımları ağırlaştı. Nefesi burnunda yavaşça tıkanırken, sağ eli içgüdüsel olarak silahına uzandı. Salona doğru yürüdü. Tavan arasından gelen gölge kıpırtısı… Ve ardından karanlıkta biri doğruldu. Emir. Bir hayal gibi belirdi. Üzerinde koyu renk bir kaşmir kaban, gölgelerle bütünleşen siluetiyle bir an gerçek mi değil mi ayırt edilemedi. Yüzünde o tanıdık sakinlik vardı. Tehlikeli bir adamın dinginliği. Gözleri loşlukta parladı; bakışları, bir keskin nişancı gibi doğrudan Eflu’ya kilitlendi. “Sonunda geldin.” dedi, sesi kısık ama net. Tavırlarında kaçak değil, ev sahibi gibiydi. Hatta bekleyen, belki de hükmeden. Eflu hemen silahını doğrulttu. “Bu evde ne işin var?” Emir, bir adım bile geri çekilmedi. Hatta ileri çıktı. Avuç içlerini açmadı, teslim olmazdı. Onun tarzı farklıydı; güven, korku yaratmaktan doğuyordu. “Aynı şeyi ben de sorabilirim.” “Ama sen zaten cevabı biliyorsun.” Eflu’nun kaşları çatıldı. Tetikteydi. Ama içindeki başka bir duygu – merakla karışık bir gerilim – kalbini sıkıştırıyordu. Emir’in yüz ifadesi kıpırdamadı. Konuşurken gözlerini kaçırmıyordu. “Sadık’tan çıktın. Orada ne bulduğunu biliyorum. O dosyalar senin olduğu kadar benim de hikâyem.” Eflu, gözlerini kısmıştı. “Beni mi izliyorsun?” Emir, küçük bir gülümsemeyle başını hafif yana eğdi. “Ben sadece karanlığı takip ediyorum. Aynı senin gibi.” Aralarında yalnızca birkaç adım vardı. Ama atmosfer sanki çarpışmak üzere olan iki fırtınayı taşıyordu. Eflu bir adım daha yaklaştı. Silah hâlâ elindeydi. “Buraya nasıl girdin?” “Anahtarım vardı.” Cebinden eski, paslanmış bir anahtar çıkardı. “Babanın bana verdiği yedek anahtar.” Bu sefer Eflu’nun gözleri büyüdü. “Yalan söylüyorsun.” “Yalan söylemem. Gereksiz.” Emir yaklaştı, sesi kısık ama baştan sona hükmedici bir tondaydı. “Babanla tanıştık. Onunla anlaşmalarımız vardı. O zamanlar başka biriydim. Ama o da biliyordu bu evin bir gün yeniden açılacağını.” Eflu’nun içindeki soğukluk bir anda başka bir şeye dönüştü. Daha derin. Daha ilkel. “Ne anlaşması? Ne biliyorsun?” Emir gözlerini gezdirdi. “Bu ev, sadece senin anılarınla dolu değil. Aethon’un ilk izleri burada atıldı. Bu ev, geçmişin mezarlığı değil… yeni bir savaşın doğumhânesi.” Sözleri kılıç gibiydi. Eflu’nun tüm duvarlarını zorlayan, ama bir yandan da cevapların eşiğine sürükleyen sözler. “Babamı tanıyordun.” Eflu’nun sesi bu kez daha derin, daha yavaş çıktı. “Ve onu da mı Aethon öldürdü?” Emir’in bakışları yumuşamadı. Ama gözlerinin içinde o karanlık parıltı bir an için soluklaştı. “Evet.” “Sadece senin değil… benim de ailemi aldı o herif. Aynı kurbanın iki farklı parçasıyız biz, Eflu.” Eflu, silahını yavaşça indirdi. O an, düşmanıyla değil, kaderiyle karşılaştığını anladı. Ve Emir… Emir sadece geçmişin gölgesi değil, belki de geleceğin karanlık ortağıydı. “O zaman…” dedi Eflu, “ya bana yardım edeceksin… ya da önümden çekileceksin.” Emir hafifçe başını eğdi, gözlerini kaçırmadan. “Ben hiçbir zaman yoldan çekilmem, Eflu. Ama seninle yürürüm.” Dışarıda şimşek çaktı. İçeride geçmişin zincirleri çözülmeye başladı. Geceye karışan adımlarla Eflu ve Emir, köşede sessizce ayrıldılar. Emir, karanlığın içinde kaybolurken ardında bıraktığı havalı ve tehditkâr duruşu, sokağın karanlığını daha da derinleştiriyordu. Eflu, içindeki kargaşaya rağmen sert adımlarla yönünü adliyeye çevirdi. Her adımında aklında mezarlıkta bıraktığı siyah gül ve notun ağırlığı vardı. Adliyenin geniş merdivenlerine çıktığında, sabahın erken saatlerinden kalma o soğuk taşların üzerinde yürüyordu. Karanlıkta yankılanan ayak sesleri, içinde büyüyen şüphe ve kararlılığı yansıtıyordu. Binanın ağır kapısından içeri girdiğinde, loş koridorlar sessizliğe bürünmüştü. Günün yorgunluğunu taşıyan birkaç çalışan, bilgisayar ekranlarına dalmıştı. Eflu, kendi odasına gitmek üzereydi ki, başsavcının odasının önünde hafif bir ışık sızıyordu. Merakı ağır bastı. Kapıya doğru sessizce yaklaştı; kulaklarını kapının ince çerçevesine dayadı. İçeride iki ses vardı. Biri, başsavcının keskin, otoriter tonuydu; diğeri ise daha alçak ve gizemliydi. “Sana bunu söylediğimde anlaman zor olacak, ama işler çok daha derin,” dedi başsavcı. “Eflu bu işin içinde. Bizden daha fazlasını öğrenmeden hareket etmemeli.” Diğer adam, hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi: “Eflu’nun güçlü olduğunu biliyorum. Ancak kendi yöntemimizle ilerlemeliyiz. Aethon’un izlerini karıştırmamalı. Bu iş, beklediğimizden büyük bir gölge yaratacak.” Eflu’nun kalbi hızla çarptı. Aethon, mezarlık, siyah güller… Hepsi bu gizemli konuşmayla daha da anlam kazanıyordu. Gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı ve kapıdan uzaklaştı. İçinde hem korku hem de çözülmemiş bir savaşın habercisi bir kararlılık vardı. Koridorun sonunda duran pencereden dışarı baktığında, gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Güneş doğarken, Eflu’nun dünyasında karanlıkla aydınlığın savaşı devam ediyordu. Bir yanda kayıpları, diğer yanda umudu vardı. Sessizce kendi odasına yönelirken, artık bildiği tek şey vardı: Bu savaşta yalnız değil, ama güvenebileceği kişi sayısı giderek azalıyordu. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri arasında, kendi ritmini yakalamaya çalışıyordu. İçinde fırtınalar koparken, yüzünde yine o sert ve kararlı ifadeyle odasına yöneldi. Masasına oturup, üst üste yığılan dosyalara baktı. Her biri kadın cinayetleriyle ilgili, her biri çözülmeyi bekleyen karanlık sırlarla doluydu. Kalemini eline aldı, notlar düştü; birkaç imza attı, resmi evrakları hızlıca geçip işlemlerini tamamladı. Her hareketi disiplinli, kesin ve düşünceliydi. Ama aklı hâlâ başka yerdeydi. Başsavcının gizli görüşmesi, mezarlıkta bulunan siyah gül ve not, Harun’un gizemi… Hepsi bir arada, bir ipucu zinciri oluşturuyordu. Ve Emir. Kapısını kapatırken derin bir nefes aldı. Sanki her kapı, ona yeni bir sır fısıldıyordu. Koridoru yürürken gözleri dikkatle etrafı taradı. İnsanlar, ellerinde kahvelerle hızlı hızlı yürüyordu, normal bir günün sıradan telaşı içindeydi. Eflu’nun dünyasında ise hiçbir şey sıradan değildi artık. Asansöre bindi. Kapılar ağır ağır kapanırken, içinden geçen düşünceler daha da derinleşti. Bu işin içinde kimler vardı? Kime güvenebilirdi? Ve en önemlisi, Emir gerçekten onun yanında mıydı yoksa başka bir oyunun parçası mı? Dışarı çıktığında, geceyi henüz terk eden İstanbul’un loş sokakları ona beklenmedik bir huzursuzluk verdi. Gözlerini gökyüzüne kaldırdı; yıldızlar, karanlıkta parıldıyor, gizemli bir sır gibi ışıldıyordu. Ve Eflu biliyordu; her adımında daha da karanlık bir oyunun içine çekiliyordu. Eflu, adliye kapısından ağır adımlarla çıktı. İstanbul’un soğuk akşamı tenine işliyordu. Hava, sisli ve koyu bir hüznü taşıyordu. Sokak lambalarının sarı ışıkları, ıslak kaldırımlara yansıyan gölgelerle dans ediyordu. Her adımında yankılanan sessizlik, içinde büyüyen fırtınanın dışa yansıması gibiydi. “Güvenmek, zayıflığın maskesidir,” diye geçirdi içinden. “Ben, zayıf değilim.” Yıllar önce, bir gece… Kanlar içinde, yıkılmış bir adam. Emir. Onu kurtarmıştı. O an, karşısında bir can vardı; ama içinde bir hayvanın soğuk kararlılığı da saklıydı. “Bir canı kurtardım,” demedi kendine. “Ama bir sırra dokundum.” O gece hayatını kurtardığı adam, şimdi en kritik dosyasının baş yoldaşıydı. Üstelik Aethon’un gölgesinde, her şey yeniden karanlığa bürünmüştü. “Tesadüf yoktur,” dedi fısıltıyla, “Sadece zamana yayılan tuzaklar var.” Eflu’nun kalbi soğuk bir mantıkla atıyordu. Gözleri masanın üzerindeki dosyalarda gezindi. Her sayfa, her belge, içinde bir labirent oluşturuyordu. O labirentin içinde, ne güven vardı ne de tesadüf. “İnsanlar değil, seçimler hain olur,” dedi kendi kendine. “Ve ben doğru seçimler yapmalıyım.” Telefonunu çıkarıp Mehmet’i aradı. “Emir’i araştır. Karanlık geçmişini, saklı yüzünü… Beni bilgilendir. Artık hislerime değil, delillere güveneceğim.” Mehmet’in sesi soğuk ve hazırdı. “Anlaşıldı, hanımefendi. En ince ayrıntısına kadar takip ediyorum.” Eflu, pencereden dışarı baktı. İstanbul geceye gömülmüştü. Şehrin ışıkları, sanki karanlığın içinde yanıyordu. O ışıklar kadar güven vermeyen bir şehirde yaşıyordu. Ve o şehirde, her ışık, her gölge, bir sırrı saklıyordu. “İşte şimdi,” dedi sessizce, “gerçekler gün yüzüne çıkacak. Ya hayatımı kurtaracak, ya da sonsuza dek yok edecekler.” İçinde karanlık ve ışık, korku ve cesaret birbirine karışıyordu. Eflu, korkusuzca yürüyordu. Çünkü biliyordu ki; “Gerçek, korkularla yüzleşenlerin ödülüdür.” Ve o gece, İstanbul’un kalbinde, kendi savaşını başlatmıştı. Eflu, adliyenin kalabalığından ve şehrin gürültüsünden uzaklaşmak için sahil kenarına doğru yürüdü. İstanbul’un kıyısında, soğuk rüzgar yüzünü yalıyor, denizin tuzlu kokusu ciğerlerine doluyordu. Gece, yıldızlarla örtülü gökyüzünü kollarına almış, şehir ışıkları ise uzakta birer hayal gibi parıldıyordu. Sahilin taşlarına oturdu. Ay ışığı, denizin üzerinde bir kılıç gibi parıldıyor, karanlıkta yol gösteriyordu ona. Derin bir nefes aldı; kalbindeki fırtına biraz olsun dindi ama içinde yükselen soruların sesi susmuyordu. “Geçmişin karanlığı, geleceğin ışığını söndürmemeli,” dedi kendi kendine, “Ama bazen aydınlık, en karanlık gölgenin içinde gizlidir.” Cep telefonu titredi. Ekranda Mehmet’in adı yanıp sönüyordu. Parmakları titreyerek telefonu açtı. “Hanımefendi,” dedi Mehmet’in sesi, “Emir hakkında ilginç bir şey buldum. Sadece geçmişi değil, aynı zamanda onun Aethon’un gölgesinden kaçmak için ne kadar derinlere gömüldüğünü gösteren bir ipucu.” Eflu kalbinin hızlandığını hissetti. “Ne tür bir ipucu?” “Dosyalar arasında eski bir bağlantı var. Emir’in ailesinin, sizin ailenizle benzer bir şekilde trajik bir kayıpla yıkıldığı… Üstelik bu kayıp, Aethon’un doğduğu yerle aynı coğrafyada. Sanki kader onları birbirine bağlıyor.” Eflu, gözlerini denizin karanlığına dikti. “Kader ya da lanet… İkisinden biri bizi sonsuza dek bir arada tutacak.” Telefonu kapattı. Kıyıdaki dalgalar usul usul kıyıya vururken, o gece için yeni bir hikaye yazılıyordu zihninde. Küller içinde doğan bir gölge gibi; geçmiş, şimdiyle dans ediyordu. “Kader, peşinden koştuğun gölge değil, yüzleştiğin karanlıktır.” Gözleri doldu, ama dudaklarında kırılgan bir kararlılık vardı. Şimdi biliyordu: geçmişiyle, Emir’le ve Aethon’la yüzleşme zamanı gelmişti. Gecenin içine karışan bu sessizlik, onun yeni savaşının habercisiydi. Sahilde yalnızdı, ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.