İçeriğe geç

EFLU

Bölüm 6 · 14 dk okuma

EFLU

Bölüm 6

6.bölüm

Sabahın İlk Işıkları Gecenin ağırlığı hâlâ odadaydı. Perdeler aralık, İstanbul’un ilk ışıkları gri duvarlara usulca dokunuyordu. Şehir yeni bir günün telaşına uyanmaya hazırlanırken, Eflu çoktan ayaktaydı. Yatağın köşesinde oturuyordu; sol elinde buruşturulmuş bir not, sağ elinde geceden kalma bir yorgunluk. Ama bu yorgunluk, pasif bir bezginlik değildi. Bu, bir savaşçının nefeslenmesiydi. Kalktı. Sert ve net adımlarla mutfağa geçti. Kahve makinesinin tuşuna bastığında çıkan tıkırtı, evin sessizliğini deldi. Bu küçük makine, onun en sadık ortağıydı. Dışarısı soğuk, içi sisliydi. Ama zihni, geceden kalma bir not gibi hâlâ sıcaktı. Masaya oturdu. Önünde açık duran not defterine baktı. Kalemini aldı, hiç düşünmeden yazdı: “Bu artık bir dava değil. Bu, bana bırakılan bir karanlık.” Gözleri yatağın ucundaki siyah güle kaydı. Onu oraya, kasten bırakmıştı. Bir hatırlatma gibi. Bir meydan okuma gibi. Ardından dosyayı önüne çekti. Harun’un kabarık geçmişi, Emir’in dikkat çeken soğukkanlılığı, mekândaki cinayet, yaşlı adamın söyledikleri… hepsi bir araya gelmeye çalışıyor, ama boşluklar çığlık çığlığa bağırıyordu. Derin bir nefes aldı. Sayfaları çevirdi. Kurbanların dosyaları, ölü bedenlerdeki notlar, her biri aynı işaretle mühürlenmişti: Aethon. Ve şimdi, bu mühür onun evine kadar sızmıştı. Eflu geri yaslandı. Gözlerini kapadı. Aklında geçmişe dair tek bir görüntü belirdi—annelerinin saçlarına takılmış o siyah kurdeleler… cenazede kendisine uzatılan beyaz mendil… “Kazaydı,” demişti birileri. Ama şimdi, o kelime sadece bir yalanın zarif perdesiydi. Kalktı. Pencereye yürüdü. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Taksi kornaları, sabah ezanı, martıların kısık çığlıkları… hepsi hayatın devam ettiğini hatırlatıyordu. Ama Eflu için bu gün, hayatın değil, hesaplaşmanın başlangıcıydı. Kendine dönüp aynaya baktı. Gözlerinde uykusuzluk vardı, ama aynı zamanda bir şey daha: Kararlılık. Bir şeyler geri dönmüştü ona. Belki adalet duygusu, belki de içindeki öfkenin kristalleşmiş hâli. Dolabından koyu gri boğazlı kazağını çıkardı. Üzerine sade siyah ceketini giydi. Takı yoktu. Makyaj yoktu. Gereği de yoktu. Bu yüz, artık yalanlara karşı bir zırhtı. Masadaki not defterine bir çizgi çekti, altına tek bir kelime daha yazdı: “Başlıyoruz.” Eflu, kütüphanenin kapısından içeri girdiğinde, dar koridoru geçip arka raflara yöneldi. Sessizlik, içinde kaybolan eski kitapların ve defterlerin tozları arasında derin bir hüzün barındırıyordu. Bir yanda tarihin tozlu sayfaları, diğer yanda Eflu’nun yavaşça büyüyen karanlık düşünceleri… Gözleri, geçmişin yankılarıyla uyuşmuş gibi, her kitap arasında bir iz arıyordu. Burası, kaybolan gerçeği bulmaya çalışan bir ruhun, karanlığın tam ortasında yürüdüğü yerdi. Kütüphanenin her köşesi, her rafı bir sır taşıyor gibiydi, Eflu ise, tek bir ipucu bulmaya odaklanmıştı. Biraz ilerleyip derin bir nefes aldı. Kitapların yoğun kokusu, kafasında yankı yapan düşünceleri silmeye yetmiyordu. Elini rafa koyarak, belirli bir kitap dizisini çekti. Dosyaların arasında eski dava belgeleri, 1998 yılına ait bir dizi kayıp dosya dikkatini çekti. Elini usulca dosyaların üzerine koydu. Baş parmağını hareket ettirerek, ince ince sayfaları çevirdi. Birinci dosyanın üstündeki tarih, Eflu’nun beyninde bir çan gibi çaldı. 1998… tam da ailesinin ölüm yıl dönemi. O zamanlar, Harun Arıksoy, şüpheli bir figür olarak kayıtlara geçmişti. Eflu, derin bir nefes aldı ve gözlerini kısıp okumaya devam etti. Bir sayfa çevirdi, ardından bir başka… sayfalarda ismi geçen pek çok kişi vardı ama bir şeyler eksikti. Arkasına baktığında, bir köşe notu gözüne çarptı: “İstanbul’daki vakaların en karanlık yüzü. Arıksoy ailesinin geçmişi.” Eflu’nun kafası karıştı. Bir an tüm sesler sustu ve yalnızca bu notun kelimeleriyle kalakaldı. Her bir kelime, başından geçen olaylarla bağlantı kurmaya başladı. Duvarda, zamanın akışına karşı dik duran o siyah gülün arkasında bir anlam vardı; bir ipucu, bir yalan ya da en kötü ihtimalle bir tehdit. Gözlerini kısıp dosyanın altına doğru kaydırdı. Harun Arıksoy’un dosyasının arkasında gizli bir fotoğraf buldu. Fotoğraf eskiydi, solmuş kenarları, sararmış rengiyle bir zamanın izlerini taşıyor gibiydi. Eflu, fotoğrafın üzerine dikkatle baktığında, yazılı bir tarih fark etti: “1998 – İstanbul.” Eflu’nun kafasında bir şeyler yerinden kımıldadı. O tarihlerde, Harun Arıksoy, sadece bir vekil olarak tanınmıştı. Ama o dönemde, dosyaların içinde, çözülmemiş ölümler vardı. Eflu’nun gözleri, fotoğrafa takıldı; fotoğrafın arkasındaki yazı belirginleşti: “Ailesiyle ilgili.” Geçmişin acı hatıraları yeniden canlanmaya başladı. Eflu, derin bir nefes aldı ve dosyaları hızla kapattı. Bu, sadece bir dava değildi. Bu, ona bırakılan bir karanlık ve o karanlıkla yüzleşmesi gerekiyordu. Yanında duran eski bir dosyayı daha aldı. Karanlıkta kaybolmuş pek çok dosya vardı ama Eflu, her birini ararken bir adım daha karanlığa düşüyordu. Bir adım daha… Kendi içindeki kaybolmuş zamanların yanına, bu dava da yerleşecekti. Eflu, kütüphanede geçirdiği birkaç saatlik zamanı geride bırakıp, dosyaların her birini tekrar gözden geçirerek sırayla masaya yerleştirdi. O an tüm fikirler birbirine kenetlenmiş, bir çözüme doğru ilerliyordu. Kütüphanedeki zamanın yavaşlamasına aldırmadan, belirli dosyaları torbasına yerleştirip masadan kalktı. Bir hedef vardı, bir karanlık vardı ve o karanlıkta kalmamalıydı. Çıkışa yöneldi, adımlarının yankıları kütüphanenin duvarlarında çınlarken, arkasında bıraktığı sessizlik onu rahatlatmadı. İçindeki belirsizlik hala canlıydı, ama Eflu’nun kararlılığı, adımlarını yönlendiriyordu. Kütüphaneden çıktığında, gün ışığı hala kısık ama şehir hızla uyanıyordu. O, bir adım daha atmıştı ve bu, kaybolanları arama yolunda bir işaretti. Artık cevaplar daha yakın, ama Eflu’nun içinde hâlâ yanıtlanmamış bir soru vardı: Gerçek kimseyi koruyor? Eflu, kütüphaneden çıkıp şehre karıştıktan sonra, içindeki sessiz yankıların peşinden gitmeye karar verdi. Yavaşça yürüyerek, şehrin gürültüsünden biraz uzaklaşarak, evine yöneldi. Adımları kararlı, düşünceleri ise bulanıktı. İçindeki belirsizlik, son derece netleşmiş bir hedefin getirdiği gerilimle birleşiyordu. Her şeyin bir adı vardı, her şeyin bir anlamı vardı – fakat hala bir şey eksikti. Eflu evinin kapısına vardığında, içeri girmeden önce derin bir nefes aldı. O an, zihin sürecinde geçmişiyle birleştirilen bu soru işaretleri ona daha da yakın gelmişti. Her şeyin bir anlamı olması gerekiyordu. Evin içindeki soğuk hava, bir yansıma gibi çarpıyordu, adeta geçmişin zamanları gibi. Birkaç dakika içinde, her şeyin daha fazla detayına girmeye karar verdi. Kendi odasına yöneldi. Masasının başına oturduğunda, önce gözleriyle etrafını taradı. Sonra, eski deri kaplı not defterini açtı ve başını kaldırıp derin bir nefes aldı. Arka planda duyduğu şehir gürültüsü, ona bir süre daha kulak tıkadı. Sonra, parmaklarını defterin sayfalarında gezdirerek, yeni bir sayfa açtı. Şüphelilerin listesini yazmaya karar verdi. Şüpheliler: 1. Harun Arıksoy (Eflu’nun aile geçmişine dair bağlantılar. 1998 – eski dava dosyası) 2. Elif Ardıç (Eflu’nun yakın arkadaşı. Anormal davranışlar ve son dönemdeki tavır değişiklikleri.) 3. Emir (Geçmişteki karşılaşmalar ve sonrasındaki gizemli davranışlar.) 4. Kuzgu (Çetenin lideri, ama kim olduğunu tam anlamış değilim. Beni zorlayan tek güç) Eflu, masasında derin düşüncelere dalmışken telefonunun ekranı titremeye başladı. Ekranda tanımadığı bir numara vardı. Gözlerini ekrandan ayırmadan telefonu eline aldı, derin bir nefesle aramayı cevapladı. “Buyurun, Eflu,” dedi, sesi sakin ama dikkatli. “Savcı Hanım, acil bir durum var. Bir cinayet işlenmiş,” dedi aradaki ses, panik ve endişe karışmış bir tınıyla. “Ölen kişi erkek. Şu an olay yerine gitmeniz gerekebilir.” Eflu’nun gözleri aniden keskinleşti, tüm kasvetli düşünceler yerini keskin bir odaklanmaya bıraktı. O an, hayatındaki her şeyin bir araya geldiğini, işlerin daha da karmaşık hale geldiğini hissetti. Telefonu kapatmadan hemen ayağa kalktı ve hızlıca odasına yöneldi. Ceketini alıp hızla evinden çıktı. Eflu, olay yerine yaklaştığında, o soğuk hava bir kez daha yüzünü keskin bir bıçak gibi çizdi. Trafik lambalarının kızıl ışığı, karanlık sokağın her köşesinde ürkek bir titreme yarattı. Adımlarını hızlandırdı, her saniye kıpırdayan bir acı vardı içindeki karanlık duygularda. Gözleri, o an daha önce hiç hissetmediği bir boşlukla, ölümle ve yitirilen hayatlarla doluydu. Olay yerine girdiğinde, polis arabalarının etrafında bir kalabalık vardı. Gözleri her yeri tararken, hemen ellerindeki telefonlarıyla sürekli konuşan bir ekip gördü. Birkaç polis memuru, gözleri dolu dolu, birbirlerine sormadan da anlayacak şekilde üzgündü. Aralarındaki sessizlik, ölümün hiç beklenmedik bir şekilde hayatlarına girdiğinin işareti gibiydi. “Savcı Hanım,” dedi bir polis memuru, başını sallayarak. “Olay yerinde kimse konuşmuyor, hepimiz şoktayız…” Eflu, gözlerini karanlıkta bulanan cesede kaydırdı. Kendisini, bir şekilde bu ölülerin içinde bulmuştu. Her şeyin bir araya geldiği an gibiydi. Harun’un, yani siyah gül ve o korkutucu mesajların adamı, şimdi burada, soğuk betonun üstünde yatıyordu. Eflu’nun gözleri önce vücuduna, sonra ellerindeki siyah gülün zarif ama korkutucu şekline odaklandı. Cesedin etrafında hiçbir hareket yoktu, tek bir şey vardı: O mektup. Bir polis, titrek elleriyle notu Eflu’ya doğru uzattı. O an Eflu’nun vücudunda bir soğukluk hissetti, ama ne kadar derine gitse de o soğuk, onun içinde daha fazla yankı buldu. Notu dikkatle açtı ve gözlerine kaydırdı: “Şüpheli listeni yazdın. Elemek bana düşer. Bakalım sırayla kimler gidecek…” Her kelime, adeta birer keskin bıçak gibi Eflu’nun zihnine saplanıyordu. Bu, sadece bir tehdit değildi. Bir oyun, bir işaretti. Harun’u öldüren eller, aynı zamanda Eflu’nun etrafındaki dünyayı yeniden şekillendiriyordu. Bir ipucu, bir ip notu… ve bir hedef. Eflu’nun içi boşalmıştı. Bir an, her şeyin geçici olduğunu, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu düşündü. Derin bir nefes aldı, ancak bu nefes, hafif bile olsa daha ağır bir acı bıraktı. O sırada, olay yerinde bir çığlık duyuldu. Eflu’nun başını hızla çevirdiğinde, Harun’un kız arkadaşı, zayıf bacaklarıyla yavaşça koşarak, bağırarak olay yerine geliyordu. Yüzü bembeyaz, gözleri korku ve kederle dolmuştu. “Hayır! Hayır, hayır!” diye bağırdı, ağlamaktan neredeyse nefesi kesiliyordu. “Bunu kim yaptı? Harun! Hayır!” Çığlıkları, sanki bütün mahallenin içine yayıldı. Kadın, bir adım dahi atamadan dizlerinin üstüne çökmüş, Harun’un bedenine doğru kendini atmak için birkaç kez hamle yaptı. Eflu, bir an bile olsa duraksayarak, kadınla göz göze geldi. Kadının gözleri, Eflu’nun içinde bir boşluk yaratıyor gibiydi, sanki o gözlerdeki acı, her şeyin parçasıydı. Kadın, harfleri yalayarak, zor bir şekilde konuştu: “O… o gül… o gülü kim bıraktı?” dedi, sesindeki kırılganlıkla. Eflu, kadının acısına saygı göstererek birkaç saniye suskun kaldı. “Bu… Harun’un son işareti,” dedi, derin bir nefes alarak. “Bunu biz çözene kadar, kimseye zarar vermemelisiniz.” Kadın, başını sallayarak, gözlerinden yaşları silmeye çalıştı, ama bu çaba yalnızca gözyaşlarını daha çok serbest bıraktı. O an, bir başka polis memuru hızla kadını uzaklaştırmaya çalıştı, ama kadının varlığı, acıyı yerle bir etmiş gibiydi. Eflu’nun odaklanması bir an kopmuştu. Gözleri Harun’un cansız bedeninde, o beyaz gülün etrafındaki karanlıkta kayboldu. Ve tekrar, o lanetli notun üzerindeki yazıyı düşündü. “Şüpheli listeni yazdın. Elemek bana düşer.” Bunu derken, her şey çok derindi. Eflu’nun kalbi hızla çarptı. Harun’un ölümü, onun şüpheliler listesine, bilinçli bir şekilde eklendiği anın resmi gibiydi. Ama kimseyi görmemişti. Bir süre sonra, olay yeri inceleme ekibi olayı tamamen kapattı. Eflu, bir polis memurunun yardımıyla, cesedin etrafındaki bölgeyi terk etti. Kısa süre sonra, o notun şifrelerini çözmeye odaklanması gerektiği hakkında içsel bir hisse sahipti. Oysa bu kez, içindeki öfke ve korkunun derinlikleri, onu bir adım daha öteye sürüklüyordu. Eflu, olay yerinden ayrılmadan önce bir kez daha gözlerini Harun’un cansız bedenine çevirdi. Cesedin etrafındaki sessizlik, sanki dünyadaki tüm sesleri yutmuştu. Geriye dönüp bakmamaya karar verdi. Birkaç derin nefes alarak, kısa adımlarla arka sokağa yöneldi. O an, her şeyin bir anda çöküşe geçtiği hissi içini kemiriyordu. Kafasında binlerce soru vardı ama bir cevaba ulaşmak, şimdi her zamankinden daha zor oluyordu. Trafik, geceyi yalnızca daha gürültülü hale getiriyordu. Araba farlarının göz alıcı parlaklığı, sanki zihnindeki karanlıkları yansıtıyordu. Eflu, direksiyon başında, yolun her bir dönemeçte kendisini biraz daha kaybolmuş hissediyordu. Yavaşça ilerlerken, bir yandan geceyi ve tüm yaşananları sindirmeye çalışıyordu. Kadın cinayetlerine dair izlediği her adım, onu daha da derinlere çekiyordu. Harun’un ölümü, ona yalnızca bir çıkmazın kapısını açmış gibi görünüyordu. O kadar karışıktı ki, Eflu’nun kafası dönüyordu. Nereye giderse gitsin, her şey ona daha karmaşık, daha anlaşılmaz geliyordu. Eflu evine vardığında, her şey bir anda yine değişmişti. Bir an için, evinin sıcaklığını, güvenliğini aradı. Ama tam kapıyı açarken, yine o karanlık, o kötü his geri döndü. İçeri girdiğinde, daha önce her zaman yaptığı gibi evinin her köşesini hızlıca kontrol etti. Ancak bu sefer, her şeyin doğru olduğunu biliyor olmasına rağmen, sanki her şey farklıydı. Yatak odasına gittiğinde, bir anda gözleri eski alışkanlıkla her detayı taradı. Bir an, hiçbir şey yokmuş gibi hissetti ama sonra, köşedeki küçük masa dikkatini çekti. Orada, o lanet olası siyah gül, bir kez daha karşısındaydı. Gücü, acısı ve korkusu arasında sıkışmış bir şekilde, elleri titreyerek gülü aldı. Ve hemen yanında, o kapalı zarfı fark etti. Zarfın üzerindeki adı okudu: “Eflu.” Eflu’nun elleri, zarfı açmak için hemen hızlandı. Söz konusu her şey, onun için artık çok kişiseldi. Zarfı açtı, kağıdı yavaşça çıkardı ve harflerin her birini okurken, kalbi bir kez daha hızla çarpmaya başladı. Yazıyı okudu ve hemen ardından bir çığlık, ruhunda yankılandı. “Eflu, biliyorum en baş şüphelin hep bendim ama oysaki hep seni korumaya çalışıp ayna olmaya çalışmıştım. Elimden gelmedi, o dosyayı senden alamadığım için özür dilerim. Dostun Harun Arıksoy.” Eflu’nun elleri, kağıdı bir an önce bıraktı. Gözleri okudukça, kelimeler ona bir yansıma gibi, bir yanılsama gibi gelmeye başladı. Harun… Harun’un son sözleri, onun savcı olmasına rağmen duyduğu en kararsız hisleri uyandırıyordu. İçindeki karmaşa daha da büyüdü. “Beni korumaya çalıştı…” Harun? Koruma? Hayatında başına gelen her şeyin anlamını sorgulamaya başladı. Şimdiye kadar bildiği her şeyin alt üst olduğunu hissetti. Harun’un ölümünden sonra, her şey daha da karmaşıklaşıyor, herkesin söyledikleri arasında farklı bir tını buluyordu. Kimse saf değildi. Harun’un son cümlesi, adeta bir büyü gibi zihnine kazındı. “O dosyayı senden alamadığım için özür dilerim.” Harun, gerçekten neyi anlatmak istemişti? Eflu, bu sözlerle hiçbir anlam bulamıyordu. Neden? Neden şimdi, neden bu kadar geç? Eflu, kağıdı sıkıca avuçladı, ama ağzından ne bir ses, ne bir çığlık çıktı. O an, tüm vücudu titriyordu. Bütün o süreçteki huzursuzluk, beyninde dönüp duran sorular ve cevaplar eksikliğiyle her şey sil baştan olmuştu. Bir yandan, Harun’un son sözlerinin her birini tartarak düşündü. Ama bir şey keskin şekilde fark etti: O dosya, onun elindeydi. Dosyayı almak isteyen kişi Harun muydu? Yoksa, Harun gerçekten her zaman Eflu’yu mu korumaya çalışmıştı? Gözleri bir an karardı, ama kafasında beliren tek şey, bu işin çok daha derin olduğu, her şeyin birbirine bağlı olduğu bir sonuca varmasına neden oldu. “Kimse bu oyunun dışında kalamaz,” diye mırıldandı kendi kendine. Harun’un son sözlerinin yankısı hâlâ zihninde çınlarken Eflu, salonun ortasındaki masaya yığılan belgeleri tek tek gözden geçiriyordu. Elindeki not defterine hızlıca isimler yazıyor, altlarını çiziyor, ardından bazılarını karalıyor, bazılarının yanına soru işareti koyuyordu. Bilgisayar ekranında açık onlarca dosya, rapor ve fotoğraf arasında boğulmuş gibiydi. Otoriter duruşu, bu defa yalnızca odadaki hava kadar keskin, soğuk ve netti. Kafasını geriye yasladı. Gözleri kapalı, yüzünde yorgunluk ama içinde yanıp tutuşan bir öfke vardı. Tüm bu kaosun içinde bile duruşunu bozmamıştı. Evet, sarsılmıştı ama düşmemişti. O, Eflu idi. Kendine tekrar tekrar hatırlatıyordu: “Ben bir savcıyım. Ve bu karanlıkta yolumu bulacağım.” Tam o anda telefon çaldı. Numara görünmüyordu. Birkaç saniye duraksadı. Ardından derin bir nefes alarak açtı. “Eflu,” dedi ses. Boğuk, titrek ve tanınmayacak kadar maskelenmişti. “Bu dosyada adını yazmadığın biri daha var.” Eflu, gözlerini hafifçe kıstı. Sakin ama keskin bir ses tonuyla konuştu: “Ve sen… bu perdenin arkasındaki kuklacı mısın, yoksa sadece sesi karanlığa gömülmüş bir korkak mı?” Bir kahkaha duyuldu. Kuru, tiz ve sinir bozucu. Ardından tekrar o boğuk ses geldi: “Cesursun. Ama fazla soru soranlar… genelde uzun yaşamaz, savcı hanım.” Eflu gözlerini bir noktaya dikti. Soğukkanlılığı damarlarında yankılanıyordu. “Ben uzun yaşamak için gelmedim bu dünyaya. Ama sen… kaçmakla yaşamak arasındaki farkı bile bilmiyorsun.” Sessizlik oldu. Ardından çete lideri sesini biraz alçalttı. “İyi dinle. Sana bir şey göndereceğim. Belki Harun’un neden öldüğünü anlarsın.” Telefon kapanmadan bir mesaj sesi geldi. Eflu hemen açtı. Gelen video birkaç saniyelikti. Titreyen bir el kamerasıyla çekilmişti. Sisli bir sokakta, Harun diz çökmüş haldeydi. Yüzünde kan, ama gözlerinde hâlâ korkudan çok başka bir şey vardı. Karşısında silahlı biri görünüyordu, ancak yüzü seçilemiyordu. Adamın sesi duyuldu: “Savcıyı neden korumaya çalıştın? Söyle.” Harun nefes nefese ama net bir şekilde cevap verdi: “…Aşıktım ona.” Tam bu cümleden sonra bir silah sesi yankılandı. Video bitti. Eflu, ekranı bir süre elinde tuttu. Boşlukta asılı kaldı cümle. “Aşıktım ona…” Gözleri bir an karardı ama kendini hemen topladı. Bu bir kurşundan daha ağır bir itiraftı. Harun’un ölümü, yalnızca bir susturma değildi; bir cezanın infazıydı. Eflu derin bir nefes aldı. Şimdi her şey daha kişisel, daha tehlikeli ve daha netti. Ayağa kalktı. Kararlı, dimdik. “Bana oyun oynayamazsın. Seninle aynı dili konuşmuyorum. Ben hakikatin dilini biliyorum.” dedi fısıltıyla ama içinde gök gürültüsü kadar güçlü bir tonla. Ve sonra defterini açtı, “Aethon” ismini en alta yazdı. Altına kalın bir çizgi çekti. “Bu isim de sıra bekleyecek.” dedi. Ve gece, Eflu’nun gözlerinde bir yıldız gibi yanmaya başladı. Karanlık ne kadar büyürse büyüsün, ışık artık içindeydi. Başını hafifçe yana eğdi, dudakları arasından serin bir fısıltı çıktı: “Satranç oynamayı çok severim…” Telefonu kulağına yeniden götürdü. Karanlıkta, tek başına oturduğu odada sesi çelik gibi yankılandı: “Hamleleri mantığımla yaparım, hareketlerimi zekâmla yönlendiririm. Ve sen… beni buna zorladın. Sana on saniye veriyorum. Vazgeçmek için. Dokuz… Sekiz…” Ses kesikti. Geride sadece onun kelimeleri kalmıştı. Ama Eflu’nun umurunda değildi artık cevap alıp almamak. Gözlerini Harun’un dosyasına kaydırdı. Çantasından çıkardığı küçük not kâğıdını masaya bıraktı. Harun’un cebinden çıkmıştı. Kimsenin dikkatini çekmeyen, sadece Eflu’nun fark ettiği ufacık bir kâğıt parçası. Üzerinde karalanmış üç araba plakası, bir tarih, ve kısaltılmış bir semt adı vardı. Şifreliydi ama Eflu çözmüştü. Bu gece yapılacak büyük sevkiyatın adresi ve detaylarıydı bu. Ve o bilgi… çoktan yerine ulaşmıştı. Aynı saatlerde, İstanbul’un üç farklı noktasında art arda patlamalar gerçekleşti. Gecenin sessizliğini delen sirenler, şehirde yankılanan çığlıklar, kaçan gölgeler… Eflu’nun satrancındaki ilk hamlenin karşılığıydı. Yaklaşık 1 trilyonluk zarardı bu. Bir çetenin omurgasını sarsacak bir darbe. Ama Eflu sadece gözlerini kıstı, telefonun ekranına baktı ve sessizce fısıldadı: “Şimdi başlıyoruz. Bu kez kimin şahı devrilecek, göreceğiz.” Yüzüne yerleşen gölge gibi sert bir tebessümle not defterinin yeni sayfasına geçti. Sayfanın üst kısmına tek kelime yazdı: “Rekabet.” Altına kalın bir çizgi çekti. Ve satranç tahtasında ilk piyon çoktan devrilmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.