Loş ışıklarla döşenmiş, duvarlarında yıllanmış caz afişleri asılı bir yerdi Perde. Eski bir Beyoğlu binasının taş yorgunluğuyla ayakta durmaya çalışıyordu mekân. Kapının hemen yanında küçük bir sahne, duvarın dibinde yarım daire bar, içeride dağılmış tahta masalar… Her şey hesaplı dağınıklıktaydı. Belli ki bu dağınıklık, burada sanat sayılıyordu. Kalabalık homurdanıyordu. Sigara dumanı tavana asılı kalmış, fonda çalan trompet sesiyle birlikte neredeyse elle tutulacak kadar yoğundu. Herkes bir şey anlatıyor ama kimse gerçekten duymuyordu. İnsanlar gözlerini birbirlerine değil, bardaklarının dibine kaçırıyordu. Ve o kalabalığın içinde, Eflu vardı. Bir adım geride. Her zamanki gibi gözlemde. Dizlerinin arasına sıkıştırdığı montu bırakmış, sırtını duvara yaslamıştı. Elif, karşısındaki sandalyede oturuyor, elini Eflu’nun dizine vurarak neşeli bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Ama Eflu’nun zihni başka bir yerdeydi. Bugün adliyeye gittiğinde başsavcının yüzündeki o ifade hâlâ gözünün önünden gitmiyordu. Yorulmuşsun, diyordu gözleri. Sınırındasın, Eflu. Bugün bir günlüğüne adaletin peşini bırak. Oysa Eflu’nun bırakacak hâli yoktu. Dosyalar, çığlık atan satırlar gibi masasına yığılmıştı. Kadınlar ölüyor, şehir susuyordu. Ve cinayetlerin altında imzası olan o kelime, hâlâ yankılanıyordu zihninde: Aethon. Elif’in sesiyle kendine geldi. “Ne olur yaa, sadece bir şarkı söyle! Sahneye çıkan herkesin bir hikâyesi varmış, adam az önce öyle dedi. Sırf o yüzden çık, senin de hikâyen duyulsun. Bak, söz çok beğenmezsen hemen inersin!” Eflu başını çevirdi. Sahneye baktı. Küçük, neredeyse oyuncak gibiydi. Ama ışıklar üzerine düşünce, o tahta parçası bir kürsüye dönüşüyordu. Kelimeler orada yankılanıyor, insanlar susup dinliyordu. Hayır, istemiyordu. Bu onun yeri değildi. Mikrofonlar onun için değil, tanıklar içindi. Kalabalıklar onu dinlemek için değil, sorgulanmak için susardı. Sahneye çıkarsa, sanki bir parçasını ifşa edecekmiş gibi hissediyordu. “İstemiyorum Elif. Ciddiyim. Sahne bana göre değil.” Elif vazgeçmedi. “Bak, adam seni izliyor. Seninle konuşmaya bile gelmişti az önce. İsim listesine adını yazıyorlar. Kaçacak yer yok. Bu gece kendin için bir şey yap.” Eflu gözlerini kapadı. İçinde bir yer, bu gece sıradan olmanın ne kadar lüks olduğunu fısıldıyordu. Sıradan bir kadın. Kalabalık içinde kaybolan biri. Şarkı söyleyen biri. Ne kaybedebilirdi ki? Gözlerini açtı. Masadan kalktı, montunu sandalyeye bıraktı. “Sadece bir şarkı.” Elif’in yüzünde zafer gülümsemesi vardı. Ama Eflu’nun ifadesi donuktu. Gözleri ileri bakıyordu. İçeriye değil, içe. Her zaman olduğu gibi, savaşarak ilerliyordu. Eflu’nun sesi, kadife gibi değildi. Saten gibi hiç değildi. Onun sesi, içinden geçtiği yangınların, taşıdığı ağırlığın bir yankısıydı. Karanlık bir boşluktan süzülen, göğüs kafesinden çıkarken kırılan, ama dışarıda yeniden kendini inşa eden bir sesteydi bu. Sahnedeki ışık ona vurduğunda, Eflu bir sanatçı değil; bir karanlığın üstüne yürüyen kadındı. Yüzünde en küçük bir çekinme, gözlerinde tereddüde dair en ufak bir pırıltı yoktu. Gözlerini mekânda gezdirmiyor, sahne korkusu yaşamıyor; aksine, orada bir mahkeme salonunun, bir otopsi masasının, bir adliye koridorunun kararlılığıyla duruyordu. Sözler döküldükçe kalabalık suskunlaştı. En arka masalardaki adamlar bardaklarını tutan ellerini gevşetti. Kadınlar, dudaklarının arasındaki sigarayı unuttu. Barın arkasındaki çalışan bile karıştırdığı kokteyli bırakıp gözlerini dikti. “Pardon… bakar mısınız tanışmış mıydık?.” Bir kadın sahneden bu kadar kararlı, bu kadar güçlü durarak şarkı söylerse, bu bir performans değil; bir meydan okumaydı. Eflu’nun sesi mikrofonun içinden geçerken daha da keskinleşti. Her kelimesi, mekânın duvarlarına çarpıp yankılanıyor; her notada geçmişin, adaletin ve kan kokusunun izi hissediliyordu. Elif, sahnenin biraz gerisinde gözleri dolu izliyordu onu. Yan masadaki yabancı bir kadın, “Kim bu?” diye fısıldadı arkadaşına. Bir adam, “Tanrıça gibi.” dedi duyulmayacak bir tonda. Ve sonra o son dize: “Pardon…” Boşlukta asılı kaldı. Hiçbir nota, hiçbir nefes bu yankıyı bastıramadı. Kalabalık bir süre alkışlamadı. Çünkü alkış, bu sessizliğe ihanet gibi geliyordu. Eflu mikrofonu yavaşça bıraktı. Başını dimdik tutarak sahneden inmeye hazırlandı. Ve o an… Bir çığlık. Tiz, iç parçalayıcı, keskin. Kadın çığlığı. İnsanların bedenlerine değmiş bir korkunun sesi. Kalabalık panikle dağıldı. Masalar devrildi. Cam şıngırtıları, kırılmış bardaklar. Eflu refleksle döndü. Bir adımda sahneden indi. Elini montunun cebine attı—tabancası yerindeydi. “Geri çekilin! Kimse yaklaşmasın!” Sesi, şarkıdaki yankıyı unutturacak kadar otoriterdi. Kalabalık açıldı. Eflu öne ilerledi. Yerde biri vardı. Kadın. Genç. Yanında başka bir kadın ağlıyor, titreyerek kadının koluna sarılmış fısıldıyordu: “Cevap verdi, cevap verdi, sonra düştü…” Eflu kadının başına çömeldi. Nabzını kontrol etti. Soğuktu. Boynunun altında koyu kırmızı bir leke vardı. Kan, yavaşça eteklerine doğru süzülüyordu. Ama Eflu’nun gözleri onun ellerine kaydı. Kadının sol eli yumruk hâlindeydi. Başparmağının arasına sıkışmış bir şey vardı. Siyah bir gül. Ve parmaklarının arasında katlanmış, eski bir kâğıt parçası. Kan bulaşmamıştı. Bilerek yerleştirilmiş gibiydi. Eflu eldivenini çıkardı. Notu aldı. Kâğıdın kenarları yanmış gibiydi. Üzerine siyah bir kalemle ince, titiz harflerle şunlar yazılmıştı: “İçimizde karanlık yoktu, siz ışığı çok kirlettiniz. Aethon.” Eflu doğruldu. Mekân susmuştu. Herkes ona bakıyordu. Sahnedeki kadından, artık bir otorite figürüne dönüşen kişiye. Silahını kaldırdı. Gözleri dikkatlice dolaştı ortamda. “Kapılar kapatılsın. Kimse çıkmayacak.” “Polisi çağırın. Cinayet var.” Gözlerinin içi hâlâ yandığı hâlde, sesi buz gibiydi. Sahnedeki kadının yerinde şimdi bir savcı duruyordu. İnsanlar nefes bile almaya korkuyordu. Bazıları telefonlarına sarılmış, bazıları sessizce ağlıyor, bazıları Eflu’nun ne yapacağını izliyordu. Bir kadının sesi fısıldadı: “Yine o kadın. Televizyondaki savcı o…” Eflu notu cebine koydu. Sonra sahneye son bir kez baktı. Loş ışıkta mikrofon hâlâ oradaydı. Az önce ölüme meydan okunmuş bir şarkının yankısı hâlâ havadaydı. Eflu’nun çevresinde bir sessizlik vardı. Bir saniye öncesine kadar herkesin gözleri onun üzerindeyken, şimdi her şey yerini korkuya bırakmıştı. Kadının cansız bedeni, mekânın ortasında, kanlar içinde uzanıyordu. Eflu’nun gözleri, sol elinde sıkıca tuttuğu siyah gülü ve notu görmek için bir an daldı. Notu tekrar cebine koydu ve hızla etrafındaki kalabalığı inceledi. Kimseye bir şey demedi. Sadece elleriyle, sert bir şekilde alanda durarak, kalabalığı uzaklaştırdı. Bir süre sonra, mekânda şiddetli bir huzursuzluk dalgası yükselmeye başladı. Çoğu kişi yerinden kalkıp sağa sola koşuyor, panik içinde telefonlarına sarılıyorlardı. Eflu ise hiç kıpırdamadan durdu. Cebinden telefonunu çıkarıp adliye ekiplerini aramaya başladı. Az önceki soğukkanlı sesi, şimdi sadece bir emir tonu taşıyordu. “Polisi hemen çağırın. Burası olay yeri. Kimse buradan ayrılmasın,” dedi, sesinde hiçbir titreme yoktu. Bir süre sonra, mekâna polis arabalarının sirenleri yaklaşmaya başladı. Polisler içeri girdi. Çantalarındaki eldivenlerini takarak, durumu hızla kavrayıp incelemeye başladılar. Olay yeri inceleme ekipleri odaklanmıştı; kanlı bedenin etrafında dikkatle izler arıyorlardı. Kafalarını kaldırmadan Eflu’ya selam veren biri, “Savcı Hanım, burada çok dikkatli olmamız gerekiyor. Burada yeni bir şey varsa hemen haber veririz,” dedi. Eflu’nun gözleri adamın üzerinden kayıp tekrar ölü bedene kaydı. Kadın, o kadar genç ve güzel bir kadındı ki… Bir cinayet mahallinin soğuk gerçeği, genç bir hayatın hırsla sona erdiğini gösteriyordu. Ama Eflu, bunu zaten biliyordu. Burası, geçmişin ve geçmişteki ölülerin unutulmaya mahkum olduğu bir yerdi. Sadece bir zaman dilimiydi ve ölüler hep sessiz kalıyordu. Çevresindeki polisler, yavaşça mekâna girmeye devam ederken, Eflu’nun gözleri her yerdeydi. Özellikle tavanda, yerlerde, duvarlarda… Her yerde izler vardı. “Aethon” yazısı ve siyah gül… Sadece bir ipucuydu, ama Eflu’nun içindeki karanlık hissi güçlendiriyordu. Birkaç dakika sonra, başsavcı içeri girdi. Kendine has ağır adımları ve yüzündeki sert ifade ile tüm dikkatleri üzerine topladı. Herkes sessizleşti. Başsavcı, Eflu’nun karşısına geçip ona bakarken, gözlerinde bir anlam vardı. Sertti ama anlayışlıydı. “Savcı Eflu, olay yeri inceleme ekibi burada,” dedi başsavcı. “Ama bu olay… Bu olay benim dosyam. Buraya gelmişken bir günlüğüne benim alttan alıp üstten bakmam gerek. Senin iznine devam etmen lazım.” Eflu, başsavcının söylediklerine karşılık vermedi. Gözleri hâlâ kadının bedenindeydi. Başsavcı, onun sessizliğini fark etti ama hiçbir şekilde taviz vermedi. “Eflu,” dedi başsavcı, daha yumuşak bir tonla. “Biliyorum bu seni rahatsız ediyor ama bu olayın altından kalkmak senin için iyi olmaz. O yüzden dinlenmeye ihtiyacın var. Görevi ben üstleneceğim, senin bir günlüğüne de olsa izne ihtiyacın olacak. Kabul et.” Eflu’nun dudakları kıpırdadı ama başını sallayarak sözlerine devam etmedi. İçindeki öfke ve kararsızlık öyle yoğundu ki, bir süre sessiz kaldı. Ama sonuçta ne kadar direnirse dirensin, başsavcı haklıydı. Bu işin üzerinde durması gereken birisi vardı, o da başsavcıydı. Bu cinayet, o kadar basit değildi. “Peki,” dedi sonunda, zorla. “Ama bir gün sonra buradayım, başsavcı. O zaman her şeyin hesabını vereceksiniz.” Başsavcı hafifçe başını salladı ve etrafındaki ekiplere işaret etti. “Evet, eğer gerekirse. Ama şimdilik bu dosya bana ait. Geri kalan işler için senin dinlenmeye ihtiyacın var, Eflu.” Eflu, başını eğdi. O an, içindeki kararsızlıkla mücadele ederken, mekândan yavaşça çıkmaya başladı. O kadar karmaşık duygular içindeydi ki, birkaç adım attıktan sonra sadece bir düşünce vardı zihninde: Cinayetler… Sonu nasıl olacak? Polisler olay yerini mühürlemeden önce, son kez dikkatle baktı. Siyah gül, kadının ellerinden birinin arasına sıkışmıştı. Bu sadece bir simge miydi? Yoksa derin bir mesaj mı? Ne de olsa, her şeyin bir anlamı vardı. Aethon. Mekâna son bakışını atarken, etrafı polislerin ve başsavcının yönetimi altında hızla toparlanıyordu. Eflu, yavaşça yürüyerek kapıdan çıkarken, düşündüğü tek şey vardı: Bir günlüğüne izindeyim ama bu dosya bitmeden ben geri döneceğim… Eflu’nun adımları, mekâna yansıyan siren sesleriyle bir araya gelerek, sessizliğin içinde kayboldu. Cinayet mahallinin karanlık havası arkasında bıraktığı gerideki kaosa rağmen, Eflu’nun ruhu, yıllardır alışık olduğu şekilde soğuk ve kontrollüydü. İçsel dünyasında derin bir boşluk vardı, ama bu boşluk ne korkuyla, ne de huzursuzlukla doluyordu; sadece bir tür bilinçaltı yorgunluk ve karanlık bir tedirginlik hâkimdi. Mekândan çıktığında, İstanbul’un gece havası, ona eski bir tanıdık gibi sarıldı. Soğuk rüzgâr, caddede bir yerlerden esmeye başlamıştı. Hava, bir yanıyla uzaklardan gelen martı çığlıklarıyla, bir yanıyla şehri sarhoş eden ışıkların yansımasıyla birleşiyordu. Ancak, her şeyin üzerinde bir şüphe vardı. Sanki şehrin her sokağında bir sır gizlenmişti ve Eflu, o sırları çözmeye çalışan bir dedektif gibi, bu şehri her an sorguluyordu. Her adımında bir azalma hissediyordu; ama o azalma, fiziksel değil, daha çok ruhsal bir bozulma gibiydi. Cinayetin görüntüsü hala gözlerinin önündeydi. Kadının ölü bedeni… Siyah gül… Aethon… Bunu düşündükçe, ruhunda büyüyen boşluk, iyice kararıyor, derinleşiyordu. Arka planda çalan telefonlar, panik içindeki polisler, etrafındaki tüm karmaşa… Eflu, bu karmaşanın içinde bir tür yalnızlık hissi taşıyor gibiydi. O karmaşa, içindeki yalnızlıkla birleştiğinde, bir başka boyut kazanıyordu. Yavaşça, her adımda uzaklaştı. İstem dışı bir şekilde, bilge adamın yaşadığı yere doğru yürüdü. O adam, her zaman onunla konuşacak bir şeyler bulurdu. Eflu, bazen ona danışmadan ilerlemeyi zor buluyordu; çünkü o adam, bir anlam arayışıydı. Ona kendini açıklamadan, içindeki her şüpheyi rahatça dile getirebileceği tek kişiydi. Ve şu an, her adımda daha fazla huzur arıyordu. Sokak lambalarının sarı ışıkları altında, bilge adamın evine doğru yavaşça yürüdü. Burası, İstanbul’un en eski sokaklarındandı. O eski taş binaların arasında, bir köşede sıcacık bir evin ışıkları yanıyordu. O ev, Eflu’nun tüm içsel savaşlarından kaçış alanıydı. İçeri girdiğinde, odadaki eski kitap kokusu, çaydanlıkta kaynayan suyun sesi ve pencereden sızan gece ışığı ona bir tür güven veriyordu. Eflu, kapıyı kapatıp içeri girdiğinde, odadaki hava sanki bir anda değişti. Yaşlı adamın varlığı, odanın içinde derin bir sükûnet yaratıyordu. Eski ahşap raflar, kitaplar, antik porselen objeler ve pencereden yansıyan sönük gece ışığı… Her şey Eflu’yu tanıyordu, her şey, ona huzur veriyordu. Ama o huzur, tam da aradığı gibi değildi; bir boşluk vardı, derin, anlatılmaz bir boşluk. Bugün yaşadığı cinayet, her şeyin bir yansıması gibiydi, ve o yansıma onu boğuyordu. Yaşlı adam, pencerenin önünden döndü ve gözlerini Eflu’nun üzerine odakladı. Yüzündeki derin kırışıklıklar, yılların ve tecrübelerin biriktirdiği yorgunluğu gösterse de, gözlerinde bir parıltı vardı. Parlak, ama soğuk bir parıltı. Sanki bir okyanus kadar derin bir bilgi barındırıyordu içinde. Eflu, bir adım attı, kalbinin hızlı atışını hissetti. İçindeki acı, bir tür zayıflık gibi yayıldı. Yaşlı adam, hiçbir kelime sarf etmeden, Eflu’nun gözlerinin içine baktı. Sadece bir bakışla, Eflu’nun içindeki kaosu fark etmişti. Ama o, her zaman olduğu gibi, sabırla bekledi. O sabır, yılların ona verdiği bir güçtü. Sonunda, yaşlı adam yavaşça konuştu. Sözleri yumuşak ama derindi. Her kelime, odadaki havayı daha da yoğunlaştırıyordu. “Cinayet…” dedi yaşlı adam, sesindeki tınıyı yavaşça oturtarak. “Bu dünyada hiç bir şey geriye döndürülemez, Eflu. Zaman bir nehir gibi akar ve biz o nehirde sürüklenirken, geriye bakmak, bir anlam aramak, bir yıkımda huzur bulmak… Bunlar boşuna çabalar. Ama… her şeyin bir anlamı vardır. Bir anlam var, sadece görebilenin gözünde. O anlamı görebilmek… bir yolculuğa çıkmaktır. O yolculuk, bazen çok acı verir, ama sonunda seni gerçeğe götürür.” Eflu, bir an içindeki sesi dinledi. Onun düşündüğü, içinde kaybolduğu dünyaydı. Cinayetler, karanlık sırlar, kayıp insanlar… Bunlar, kendisinin de kaybolduğu karanlık derinliklerdi. Ama yaşlı adamın sözleri, ona bir ışık gibi geliyordu. Her kelime, bir başka yolu, bir başka anlamı ortaya koyuyordu. Yaşlı adam, Eflu’nun sessizliğini hissederek devam etti. “Bazen,” dedi, bir yudum çay alarak, “hayatın en karanlık anları, aslında en büyük ışığa açılan kapılardır. Karanlık, seni körleştirmek için değil, sana gözlerini açman için gelir. O an geldiğinde, gözlerini açmalı ve içinde sakladığın gücü görmelisin. Kendi karanlığını anlamadıkça, diğerlerinin karanlıklarını çözemezsin.” Eflu, bir an ne diyeceğini bilemedi. Her kelime, her cümle, onu biraz daha içsel bir derinliğe çekiyordu. O ana kadar kaybolduğu her şeyin, aslında bir anlamı olduğuna dair bir his doğuyordu içinde. “Sen,” dedi yaşlı adam, sesindeki ton yavaşça değişerek daha da derinleşti, “bazen karanlığa saplanmışsan, o karanlık sana kendini aydınlatmak için gelir. Ama bu aydınlık, bildiğin ışık gibi değildir. O, seni sınar. Her soruya bir cevap değil, daha fazla soru getirir. Gerçekten anlamaya başladığında, o karanlıkla yüzleşmiş olursun.” Eflu, yaşlı adamın her cümlesini, her kelimesini içine çekerek dinledi. O kadar sakin, ama o kadar derindi ki, kendini tamamen bir boşlukta hissediyordu. Yaşlı adam, devam etti. “Bir çete, bir cinayet, bunlar sadece dünyadaki birer yansıma. Gerçek soru şu: Sen bu karanlığı anlamaya hazır mısın? Senin içindeki karanlık, bu dış dünyadaki karanlıkla nasıl birleşiyor? Bu yolculuk, sadece bir adalet arayışı değil, kendi ruhunun en derin köşelerine inmektir.” Eflu, derin bir nefes aldı. Yaşlı adamın gözleri, onu sanki her an her şeyden çok daha fazla izliyormuş gibi hissediyordu. İçinde bir şeyler çözülüyordu. Karanlık bir tüy gibi, her bir kelimenin etkisiyle, ona dokunuyor, onu sarıyordu. Ama bir yandan da… bir ışık belirmeye başlıyordu. İçsel bir ışık, aydınlık bir yer. “Peki, ne yapmalıyım?” dedi Eflu, sesi düşük ama kararlıydı. “Bir çete var, öldürülen kadınlar var… Her şeyin çözülmesi gereken bir yer var. Ama nasıl?” Yaşlı adamın gözleri, Eflu’nun sözlerinden sonra bir an kaybolmuş gibi görünse de, tekrar odaklandı. “Sen,” dedi yavaşça, her kelimesi bir anlam taşıyordu, “bunu çözemezsin. Ama senin bu çözüme doğru yürüyebilmen için, içindeki gücü bulman gerek. Güç, mücadele etmekle değil, anlamakla gelir. Kendi karanlığını aydınlatmadan, başkalarının karanlıklarını çözemezsin.” Eflu’nun içinde bir tür anlayış doğdu. Karanlık, dışarıdaki suçlar, cinayetler, çeteler… Bunlar hepsi, ona kendini anlaması için gelen derin bir ders gibiydi. Bunu çözmek, sadece dışarıdaki dünyayı değiştirmek değil, kendisini de değiştirmek anlamına geliyordu. O, bir yolculukta olmalıydı ve bu yolculuk, çok daha derindi. Yaşlı adam, Eflu’nun gözlerinde bir değişiklik fark ettiğinde, hafifçe gülümsedi. “İşte bu,” dedi, “gerçekten büyümek, içindeki karanlıkla yüzleşebilmektir. Her şey dışarıda değil, içeridedir.” Yaşlı adamın evinden çıkarken, kapının eski demir tokası hafifçe gıcırdadı. Sokak, gecenin sessizliğine bürünmüştü. Loş bir sokak lambası, kaldırım taşlarını sarı bir buğu gibi yalıyordu. Eflu bir an durdu. İçinde garip bir sükûnet vardı. Bilge adamın söyledikleri, zihninde birer yankı gibi dolanıyordu. “Gerçek güç, anlamaktan gelir…” Ceketinin yakasını kaldırdı, gece rüzgârı boynunu okşuyordu. Adımlarını ağır ama kararlı bir ritimde attı. Her basamak, içsel bir fark edişin yansımasıydı. İstanbul’un eski sokakları, sanki Eflu’nun geçmişine açılan koridorlar gibiydi. Her köşe başı, her çatlak duvar, yaşanmışlık kokuyordu. Evinin bulunduğu sokağa yaklaştığında, bir şeyin ters olduğunu hissetti. Sessizlik farklıydı. Havadaki gerginlik, bir yabancının nefesi gibi ensesindeydi. Kapıya birkaç adım kala, gölgelerin içinden biri belirdi. Harun. Eflu’nun karanlığa alışmış gözleri, Harun’un yüzündeki tedirginliği hemen seçti. Sakalını yeni tıraşlamış, takım elbisesinin yakasını düzeltmişti ama gözleri… gözleri huzursuzdu. Tıpkı yakalanmak üzere olan biri gibi. “Gece vakti güzel bir yürüyüş,” dedi Harun, suni bir rahatlıkla. “Ama senin gibi birinin yalnız kalmaması lazım.” Eflu, dudaklarının kenarında beliren belli belirsiz bir tebessümle başını hafifçe yana eğdi. “Endişen için teşekkür ederim Harun,” dedi, sesi buz gibi. “Ama ben yalnız kaldığımda daha net duyarım ayak seslerini.” Harun’un yüzü kısaca gerildi ama toparladı kendini. Cebinden küçük bir dosya çıkardı. “Bak, bu dosya… sende kalmasın. Yanlış ellere düşerse, bazı şeyler… karışabilir. Biliyorsun, biz aynı gemideyiz.” Eflu, birkaç adım yaklaştı. Ay ışığı, yüz hatlarını keskinleştiriyordu. Gözleri karanlıkta parlıyordu. Soğukkanlı, hesaplayan, keskin. “Yanlış ellere mi?” dedi alçak ama sert bir sesle. “Harun, bu dosya yanlış ellere değil, doğru gözlere düştü. Ve asıl karışacak olan şey senin düzenin. O yüzden endişelisin. Çünkü senin gerçek yüzün, artık perdenin arkasında değil.” Harun’un elindeki dosya titredi. Eflu adım attı, yüz yüze geldiler. “Ben seni izliyorum,” dedi Eflu, sesi sanki soğuk bir bıçak gibi adamın omurgasından geçti. “Senin gibi insanlar her zaman aynı hatayı yapar. Gücü zannederler ama gerçeği asla okuyamazlar. Sen beni hâlâ eski dosyaların bir savcısı sanıyorsun. Ama ben artık sadece adaletle değil, gölgelerle de dans ediyorum.” Harun’un dudakları aralandı ama bir şey diyemedi. Gözleri, Eflu’nun bakışlarına dayanamadı. Geri çekildi, bir adım. Sonra bir adım daha. Kalbi küt küt atıyordu artık. Eflu ise soğukkanlılığını hiç bozmadan son darbeyi vurdu: “Dosyayı isterken bu kadar korkuyorsan, içinde ne olduğunu sen bile biliyorsundur. Ve Harun… biliyorum. Beni tehdit etmeye kalkmadan önce, kendi aynana bak. Çünkü ben sadece adaletin peşinden gitmiyorum… artık senin karanlığını da ezberledim.” Harun, tek kelime etmeden geri çekildi. Dosyayı düşürdü. Ellerini cebine sokup hızla karanlığa karıştı. Eflu, eğilip dosyayı yerden aldı. Elinin tersiyle saçını geriye attı. Gecenin soğuk rüzgârı ona değil, onun ardında bıraktığı korkuya çarpıyordu artık. Anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Evin içine girdiğinde, içini bir sessizlik sardı ama bu kez o sessizlik huzursuzluk değil, yaklaşan fırtınanın sessiziydi. Eflu dosyayı kolunun altına sıkıştırıp salonun ışığını yaktı. Loş sarı ışık, duvarlarda yankılanan sessizliği kımıldattı. Ayakkabılarını çıkardı, pardösüsünü kanepeye bıraktı. Derin bir nefes aldı. Başını hafifçe eğdi, sonra doğruldu. Dosyayı açmadan önce mutfağa gidip sade bir kahve yaptı. Bu, kendine yıllar içinde kazandırdığı bir ritüeldi: Karanlıkla yüzleşmeden önce zihnini netleştiren o acı kahve yudumu. Masaya oturdu. Kahveden bir yudum aldıktan sonra dosyayı yavaşça açtı. İçinden birkaç fotoğraf, fotokopi belgeler ve bir bellek kartı çıktı. İlk fotoğrafı eline aldı. Eflu’nun gözleri kısıldı. Bir otopsi raporu. Kurban: Zeynep Kızıltepe. Kadın Cinayetleri Birimi’ne gelen en son Aethon vakası. Fakat not kısmında el yazısıyla çizilmiş bir ek bilgi vardı: “Kurban, Harun Arıksoy’un eski müvekkilinin kızıdır. Dava 2018 yılında düşürülmüş. Harun arabuluculuk yapmış.” Bir başka kağıtta, Harun’un bazı tanıklarla yaptığı gizli görüşmelere dair zaman çizelgesi vardı. Tarihlerin biri Eflu’nun dikkatini çekti. 10 Nisan 2023. Aynı gün, Eflu’nun eski adli kontrol dosyasından bir belge silinmişti. Gözleri bellek kartına takıldı. Bilgisayarına taktı. Açılan dosyada sadece bir ses kaydı vardı. Dosya ismi: “Afet_1998” Eflu’nun kalbi bir an durdu. 1998… ailesinin trafik kazasında öldüğü yıl. Oynat’a bastı. Boğuk bir ses. Gürültüler, radyo cızırtısı ve sonra net bir cümle: “Bunlar savcı Soydan’ın ailesi değil mi?” “Evet… emir böyleydi. Kazaymış gibi gösterin.” “Küçük kız arabadaydı… sağ mı?” “Hayır, bilinmemeli. İsmi karışmasın. Dava kapatılacak.” Eflu’nun ciğerine sanki sıcak kurşun doldu. O an nefes almayı unuttu. Boğazı kurudu, elleri titredi. Masaya yumruğunu indirdi. Damarları bile bağırıyordu artık. Yerinden hızla kalktı. Yatak odasına doğru yürürken, içini bir mide bulantısı, bir isyan dalgası kapladı. Kapıyı ittiğinde odanın içindeki sessizlik, neredeyse uğulduyordu. Ama o sessizliğin ortasında bir şey vardı. Yastığının üstünde, yeni açılmış siyah bir gül. Yanında zarif bir zarf. Eflu zarfı ellerine aldığında içi buz kesti. Açtı. El yazısıyla yazılmıştı. Aynı el yazısı. Aynı tanıdık ve hastalıklı soğukkanlılıkla: “Küçükken kurtulduğunu sandın. Ama annen baban benim gölgemde öldü. Gerçekleri sindirmeye hazır mısın, Eflu Soydan? Aethon sadece bir isim değil, bir miras. Ve sen onun varisisin. İzliyorum seni.” Eflu’nun gözleri büyüdü. Kalbi, sanki göğsünü delip çıkacaktı. Aynaya döndü. Kendisine baktı. Ve haykırdı. Öfkeyle, acıyla, yıllarca bastırdığı her şeyin çığlığıyla. Yatağının kenarındaki lambayı savurdu yere. Camlar parçalandı. Gül, sessizce yatağın kenarından süzüldü. Eflu dizlerinin üzerine çöktü. Nefes nefese, paramparça. Yıllarca cinayet dosyalarının arasında unuttuğu bir hakikat, kendi geçmişi olmuştu. Ve artık sadece savcı değil, bir hedef, bir kurban, bir tanıktı. Yavaşça doğruldu. Gözleri cam gibi keskin, çenesindeki çizgi gergin. “Ben o mirası yakarım,” dedi dişlerinin arasından. “Ve gölgeni de yanında götürürüm.” Eflu’nun parmak uçları hâlâ titriyordu. Ama bu sefer öfke değil, kontrol hakimdi damarlarında. Yerdeki lambanın parçaları arasında diz çökerken, gözleri karanlıkta parlayan gülü buldu. Elini uzattı. Gülü aldı, avuçlarının arasına aldı ve başını kaldırıp odanın sessizliğine baktı. Küçükken gördüğü bir rüyayı hatırladı. Annesinin yüzü, babasının sesi… bir trafik kazasının sisli ardından silinmiş, ama hiçbir zaman tamamen kaybolmamıştı. Ve şimdi, yıllar sonra, o yarım kalan sahne, bir notla yeniden yazılmıştı. Ayağa kalktı. Siyah gülü masanın üzerine bıraktı. Zarfı katlayıp dosyanın içine koydu. Sonra pencereden dışarı baktı. Gece hâlâ suskundu ama artık sessiz değildi. Her şey değişmişti. Çünkü Eflu, artık sadece kurbanların değil, kendi hikâyesinin de savcısıydı. Telefonunu aldı. Rehberde bir ismi buldu: Başsavcı Ekrem Aydın. Parmağı bir an ekranda durdu. Sonra ekranı kararttı. Hayır. Bu dava, o masa başında çözülmeyecek kadar kirliydi. Oturduğu sandalyeden kalktı, giyinme odasına yürüdü. Siyah kumaş pantolonunu, koyu gri boğazlı kazağını giydi. Saçlarını topladı. Aynadaki yansımasına bir an baktı. Gözlerinin altındaki yorgunluk çizgileri bile ona bir kararlılık veriyordu. Bu defa adaleti, mahkeme salonundan önce gölgelerin içinde bulacaktı. Elini çantasına attı. Dosyayı dikkatlice içine yerleştirdi. Silahını kontrol etti. Bir çift eldiven, küçük bir kayıt cihazı, cep defteri… her biri olması gerektiği gibi yerindeydi. Kapıdan çıkarken, dairesinin loş holünde bir an durdu. Omzunun üzerinden geriye baktı. Siyah gül, yatağın kenarında bir gölge gibi duruyordu. Ona meydan okur gibi. “Ben senin oyununu tanıdım,” dedi fısıltıyla. “Ve şimdi sıra bende.” Kapıyı kapattı. Merdivenlerden inerken her adımı yankılandı. Şehrin soğuk gecesi, onu yeniden içine çekmeye hazırdı. Ama bu kez, yalnız bir savcı değil, kendi geçmişinin avcısı olarak yürüyordu. Geceyle gölge arasında bir yerde, Eflu için savaş yeni başlıyordu.
Bölüm 5
5.bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.