İçeriğe geç

EFLU

Bölüm 4 · 11 dk okuma

EFLU

Bölüm 4

4.bölüm

Günün henüz başlamadığı o puslu saatlerde, şehrin silüeti sis perdesinin ardında uyukluyordu. Gri bulutlar, gökyüzüne incecik bir hırka gibi yayılmış, sokak lambalarının solgun sarısı kaldırıma titrek gölgeler düşürüyordu. Rüzgâr, martılar gibi serbest, sokak aralarında dans ediyor; bu sessizliğin içinde sadece bir çift topuk sesi yankılanıyordu. Eflu. Sert çizgili yüz hatları, giydiği lacivert kabanın yakasından taşan duruşuna eşlik ediyordu. Uzun, kemikli parmakları cebinde sıkıca kenetlenmiş; omuzlarına bıraktığı düz kestane saçları rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Her adımı, ölçülmüş bir özgüvenin yankısıydı. Gözleri; tanıdık bir kararlılıkla ileriye bakıyor, sabahın karanlığında bile etrafını delip geçebilecekmiş gibi keskin duruyordu. Zihni, geceden beri peşini bırakmayan o kelimeye odaklanmıştı: Aethon. Mitolojik bir hayaletten çok daha fazlasıydı bu artık. Katilin ya da çetenin kendine seçtiği bir imza, bir sembol… ve dört cinayetle arasındaki tek bağ. Eflu için bu bir davadan fazlasıydı. Bu bir düelloydu. Adaletin kılıcı elindeydi ve karanlık her neredeyse oraya yürümeye hazırdı. “Bazı sabahlar, insan güneşin doğuşunu değil, karanlığın çekilişini izler.” diye düşündü içinden. Ve o anda, karşı kaldırımda biri dikkatini çekti. Eski bir binanın köşesinde, sokak lambasının yarım aydınlığında biri duruyordu. Hareket etmiyor, sadece onu izliyordu. Eflu’nun gözleri hızla kısıldı. Siluetin adım atmasıyla tanıdı: Emir. Hastanedeki kaçışından bu yana ilk kez görüyordu onu. Yüzünde hâlâ o tanıdık, sarkastik gülümseme… Sanki Eflu’nun zihnini okur gibi yürüyüşüne doğru hafifçe yöneldi. Eflu durdu. Ellerini cebinden çıkardı, karşısına dikildi. Konuşmadan önce birkaç saniye süzüldü adamı. Emir de, bir kedi gibi sakince yaklaştı. “Sabah yürüyüşlerinize şahit olmak da varmış kaderde,” dedi Emir, sesi hafif alaycı bir tonda. Eflu, dudaklarını sertçe bükerek yanıtladı. “Kader mi? Seninki daha çok planlı kaçışlarla örülü gibi geldi bana.” “Kaçış değil,” dedi Emir omuz silkip. “Yüksek dozda hayatta kalma refleksi. Seni temin ederim, ilham verici bir şey.” Eflu’nun gözleri hafifçe büyüdü, sonra tekrar daraldı. Karşısındaki adamın her sözü, zırh gibi çektiği ilgisizliğe rağmen, zekâ kırıntıları taşıyordu. Ama onun tarzı belliydi; gizemli kalmakta ısrar edenlerden. Eflu, bakışlarını sabit tutarak adım attı. “Ben seni bir hayat kurtarma eyleminin parçası sandım. Meğer sen, hayatın boşluklarında gezinmeye alışkınmışsın.” Emir gözlerini kıstı, hafifçe güldü. “Boşluklar bazen daha gerçek olur, savcı hanım. Orada hiçbir şey rol yapmaz.” Eflu, başını hafifçe yana eğerek sözünü kesti. “Boşluklar karanlıktır. Ama bazıları karanlıkta da ışık yakar. Sana bir kibrit uzattım. Sen onu fırlatıp kaçtın.” Emir bir adım geri çekildi, sırtını bir duvara yasladı. “Bana ışık veren kimse olmadı. Kendi ateşimi kendim yaktım.” Eflu, gözlerini ondan ayırmadan, cebinden küçük bir not defteri çıkardı, birkaç satır yazıp ceketinin cebine koydu. “O ateş birini yakarsa, sorumluluğu sana ait olur. Ben ateşe yürümekten korkmam. Ama yanımda yananları affetmem.” O an, Emir’in gülümsemesi bir anlığına söndü. İlk kez ciddiyet yansıdı yüzüne. Ve sonra, gözlerinde tanıdık bir ifade belirdi. Saygı. Karmaşık bir hayranlık. “Seninle tartışmak, satranç tahtasında kendi taşlarını feda etmek gibi,” dedi Emir yavaşça. “Ama bazı oyunlar, sırf rakibin için oynanır.” Eflu başını salladı. “Ben oyun oynamam. Ben adım atarım. Ve adımlarımın sesinden yankı doğar.” O an, aralarında bir rüzgâr esti. Caddede bir araba geçti. Emir, gözlerini kaçırdı, sonra yürümeye başladı. Eflu arkasından bakmadı bile. Göğsünü dikleştirip kaldığı yerden yürümeye devam etti. İç sesi mırıldandı: “Bazı insanlar karanlığı sever. Ama karanlıkta bile yolunu bilenler vardır.” Yürüyüşünü tamamladığında hava hâlâ tam anlamıyla aydınlanmamıştı. Gökyüzü gri bir battaniye gibi şehrin üstüne serilmiş, sokaklar ise yeni bir günün telaşına henüz uyanmamıştı. Eflu, her zamanki gibi adımlarını aynı ritimde tamamladı, ayak bileklerini rahatlatan esneme hareketlerinden sonra siyah aracına yöneldi. Aracın camları gece soğuğundan buğulanmıştı. Anahtarı çevirdiğinde, araç tek bir homurtuyla uyandı. Ön panelde yanan kırmızı ışıklar kısa süreliğine gözlerini aldı. Ceketinin iç cebinden küçük bir dosya çıkardı, koltuğun yanına koydu. Navigasyonu açmadan ezbere bildiği yola koyuldu. İstanbul’un sabah trafiği, yılan gibi kıvrılarak yavaşça uyanıyordu. Yol kenarındaki tezgâhlarda simitler, buğulu çay bardaklarıyla karşılık buluyordu işçilere. Taksilerin sarı gövdeleri arasından geçerken düşüncelerini susturmak istercesine radyoyu açtı, klasik bir parça çalıyordu: Bach – Air on G String. Her nota, zihnindeki karmaşayı bir süreliğine susturdu. Fakat Emir’le olan karşılaşma, aklında bir iz gibi kalmıştı. Onun yüzündeki ifade, sakladığı şeyler ve sözlerinin ardına gizlediği anlamlar… Tüm bunlar Eflu’nun zihninde dolaşıyordu. Ama ondan şüphelenmiyordu; şimdilik değil. Emir, tehlikeli görünse de bir tehdit gibi değil, sanki çözülmesi gereken bir denklem gibiydi. Yarım saat süren bir yolculuğun ardından adliyeye vardı. Aracını özel otoparka bıraktı. Gri taşlı bina, sabahın ilk ışıklarıyla donuk bir kaleye benziyordu. Mermer merdivenleri çıkarken adımlarını saydı. Bu, onda bir alışkanlık hâline gelmişti. Her basamakta zihnini sadeleştirir, kendini role hazırlardı. Kapıdan geçtiğinde güvenlik görevlileri başlarıyla selam verdi. O ise sadece göz ucuyla karşılık verdi; mesafeyi hep korurdu. Katlara çıkan geniş merdivenlerde ilerlerken altın işlemeli isminin yazılı olduğu kapıyı gördü: “Cumhuriyet Savcısı Eflu Demir.” Kapıyı açtı. Ve durdu. Masasının tam ortasında, neredeyse çerçeve gibi yerleştirilmiş bir siyah gül duruyordu. Yaprakları kadife gibi; rengi, gecenin en dipsiz tonunda… Yanında küçük, krem rengi bir not kağıdı. Eflu, kapıyı kapatmadan notu aldı. Satırlar düzgün, neredeyse daktilo gibi yazılmıştı. “Bazı yolları yürürken gölge ararsın. Gölgeni senin yerine ben taşıyorum.” Altında imza yoktu. Ama içgüdüleri ona o “gölgenin” kim olduğunu fısıldıyordu. Tam o anda telefonu titredi. Numara yoktu. Ekranda yalnızca tek bir kelime göründü: “Aethon.” Eflu’nun gözleri kısıldı. Yavaşça masasına oturdu. Bilgisayarını açtı. Parmakları klavyeye uzandı ama yazmadı. Gözleri telefon ekranındaydı. Yeni bir mesaj daha geldi: “Bugün bazı taşlar oynanacak. Her taşın gölgesi, senin bakışında yankı bulacak. Ama unutma… Satrançta şahı koruyan vezirdir. Vezir gölgedeyse, tehlike çoktan içeridedir.” Eflu başını kaldırdı. Ofisinin camından dışarı baktı. Adliyenin karşısında duran çınar ağacının altında, simsiyah bir siluet dikkatini çekti. Ama gölge, göz açıp kapayıncaya dek yok oldu. Elindeki nota tekrar baktı. Gözleri derinleşti. “Tehlike içerideyse,” dedi sessizce, “oyunun kurallarını ben koyarım.” Eflu, ellerini masasında birleştirip bir süre sessiz kaldı. Gözleri hâlâ cama odaklıydı ama zihni çoktan çarkları dönmeye başlayan bir düzenek gibiydi. Siyah gülün zarif ama tehditkâr varlığı, masasında solgun bir anı gibi duruyordu; not ise hâlâ avuçlarının sıcaklığındaydı. “Satrançta vezir gölgede kalırsa, tehlike içeridedir,” diye fısıldadı kendine. Bu, sıradan bir tehdit değildi. Bu, bir satranç ustasının hamlesiydi—ince, hesaplı, sarsıcı. Ve bu oyunun taşları artık tek bir dosyayla sınırlı değildi. Hemen ardından çekmecesinden kişisel telefonunu çıkardı. Parmakları hızlıca ekranda dolaştı, güvenlikli mesajlaşma uygulamasını açtı. “Yusuf,” yazdı. Birkaç saniye sonra yeşil bir onay ışığı yandı. Eflu: “Arıksoy’u gözetlemeye başla. Tüm hareketlerini istiyorum. Telefon sinyali, gittiği yerler, görüştüğü isimler. Ve dikkatli ol. Adamın dostluk maskesi kalın ama gözlerinin altı hep puslu.” Yusuf: “Emredersiniz savcım. Kameraya yakalanmadan ilerleyeceğim.” Eflu: “Yakalanırsan sessiz kal. Sakın beni karıştırma.” Yusuf: “Anlaşıldı.” Telefonu ekranı aşağı çevirerek masaya koydu. Derin bir nefes aldı. Harun Arıksoy… Meslektaşından çok, rakip gibi duran; dosyaların gölgesinde sinsice fırsat kollayan biri. Görünürde sistemin sadık bir dişlisi ama belki de çürük bir parçasıydı. Ve Eflu, her zaman çürükleri söküp atardı. Kalktı. Ceketini yeniden düzeltti. Gömleğinin kolunu düzeltirken bile gözlerinde bir kararlılık vardı. Ofisten çıkarken sekreteri ona telaşlı bir ifadeyle birkaç imza dosyası uzattı. Eflu sadece kısa bir baş selamıyla karşıladı, dosyaları aldı ve yürümeye devam etti. Adliyenin uzun koridorlarında yankılanan topuk sesleri, ona ait bir marş gibiydi. Her adımda kendinden emin, her duruşta sarsılmaz bir varlık taşıyordu. Asansöre ulaştığında bir görevli başını eğerek selam verdi. “Günaydın savcım.” Eflu kısa ama net bir tonda karşılık verdi. “Gün, ne kadar aydınlanırsa, gölgeler de o kadar belirginleşir.” Görevli anlamasa da başını tekrar sallayıp uzaklaştı. Asansörden indiğinde dışarısı artık tam anlamıyla uyanmıştı. Kaldırımda yürürken çantasını omzuna attı. Gözleri hâlâ kararlı, çenesi dimdikti. Önünden geçen bir adam, sadece bakışlarıyla bile irkilip yolunu değiştirdi. Eflu bunu fark etmedi bile. Onun gözleri, çok daha derin, çok daha sinsi bir karanlığın içine bakıyordu. Aracına bindi. Kontağı çevirdiğinde motor bir kez daha sabahki gibi tek bir homurtuyla çalıştı. Şehir trafiğine karışırken radyoda bir haber sesi yükseldi: “Bugün Beşiktaş’ta bulunan bir dairede ceset bulundu. Cesedin üzerinde ‘Aethon’ kelimesi kanla yazılmıştı…” Eflu, gözlerini yoldan ayırmadan sadece direksiyonu biraz daha sıktı. Şehrin iç sokaklarında ilerlerken siren sesleri bir yankı gibi çarptı arabanın camlarına. Eflu, emniyetin gönderdiği konumu bir kez daha kontrol etti. Beşiktaş’ta, tenha bir apartmanın dördüncü katında yeni bir ceset bulunmuştu. Cinayet mahalline vardığında etraf, kolluk kuvvetleriyle çevrilmişti. Sarı şeritler binayı çepeçevre sarmış, meraklı gözler perde aralarına sıkışmıştı. Eflu arabasından indiğinde ceketinin eteği hafifçe rüzgârla dalgalandı. Gözleri, binanın gri duvarlarında gezinirken ifadesi tek bir çizgi kadar netti: Hiçbir şey onu sarsamazdı. “Savcım,” diye yaklaştı bir polis. “Sizi içeride bekliyorlar.” Merdivenleri ikişer adım çıktı. Etrafındaki herkesin hareketi hızlandı, bakışlar ona çevrildi. Daireye adımını attığında ağır bir metal kokusu karşıladı onu. Kanın keskinliği, ölümün sessizliğine eşlik ediyordu. Odanın ortasında bir adam ceset hâlinde yatıyordu. Vücudu işkence izleriyle doluydu, gözleri hâlâ korkuyla açıktı. Duvarın üzerine ise kandan yazılmış bir kelime vardı. Net, güçlü ve sanki haykırır gibi: “Aethon.” Eflu’nun gözleri o sözcüğe sabitlendi. Dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. İçinde bir çark daha dönmeye başladı. Bu bir mesajdı. Dosyasındaki diğer cinayetlerde de aynı kelime yer alıyordu. Ama bu kez bir fark vardı. Kurbanın cebinden çıkan notta bir isim vardı: Harun. Sadece bu. Başka hiçbir şey yazılmamıştı. Yanına gelen olay yeri uzmanı fısıldadı: “Savcım, bu cinayet… öncekiyle aynı metot. Aynı diziliş. Aynı imza.” Eflu notu eldivenli eliyle aldı, göz ucuyla inceledi. İçinde bir dalga kıpırdandı. Harun Arıksoy. Dosyayı isteyen, baskı yapan, hep gölgede duran adam. Sakin ama net bir tonla konuştu: “Delilleri toplatın. Cesedin adli tıpa götürülmesini sağlayın. Bu notun kimden çıktığını çözün. Parmak izi varsa, anında raporlayın. Ve…” Duraksadı. Gözleri hâlâ duvardaki “Aethon”da asılıydı. “…Kimseye sızmasın. Bu dava, artık sadece bir dosya değil.” ⸻ Gece yarısına yaklaşırken Eflu evine döndü. Dış kapıyı açmadan önce kısa bir an durdu. Yorgunluğu üzerine çökmüş gibiydi ama beden dili hâlâ dimdikti. Ancak gözleri, sanki farklı bir yük taşıyordu artık. Kapının önünde bir şey dikkatini çekti. Siyah bir gül. Zarif, kadife yapraklarıyla sapasağlam duran ama bariz şekilde bir uyarı taşıyan çiçek, yere bırakılmış bir notla birlikteydi. Notu eğilip aldı. Yazı, tanımadığı bir elden çıkmıştı ama cümle tüylerini ürpertti: “Beni susturamazsın. Sadece daha dikkatli konuşurum.” Elinde notla içeri girdi. Ayakkabılarını çıkarmadan salona geçti, dosyalarını masaya bıraktı. Işık soluk yandı. Perdeler örtülüydü. Şehir çoktan uyumuştu ama Eflu’nun zihninde kıyamet daha yeni başlıyordu. Dizüstü bilgisayarını açtı, notlarını yaydı. Parmakları klavyeye dokunmadan önce telefonu titredi. Bilinmeyen numara. Bir mesaj: “Sen onların peşine düşüyorsun. Ama biri de seni izliyor, Eflu. Adımlarını bilmeden takip etmek kolay olurdu. Ama seni çözmek başka bir mesele. Güvende kalmak istiyorsan bazen karanlığı selamlamalısın.” Bir mesaj daha geldi. “Bu sadece başlangıç. Aethon’un uyanışı yeni başlıyor.” Eflu telefonu masaya koydu. Kaşlarını çatmadı. Gözleri daraldı. Dudakları tek bir cümleyle kıvrıldı: “Karanlıktan korkmam. Ben onunla doğdum.” Eflu, bilgisayar ekranındaki mesajı okuduktan sonra bir an için gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. Ellerini masanın kenarına koyarak kalktı ve pencereye yöneldi. Şehir ışıkları, geceyi kuşatmıştı, ancak onun ruhundaki karanlık her şeyden daha derindi. Kendi içindeki boşluğu doldurmak, her geçen gün biraz daha zorlaşıyordu. İçindeki soru işaretleri büyüyordu ve her biri bir başka cinayetle, bir başka ipucuyla bağlanıyordu. Bir an duraksadı. Harun’un söyledikleri hala kulaklarında çınlıyordu. Eflu’nun aklında yankılanan o kelimeler, ona en büyük tehlikeyi işaret ediyordu. Harun’un yüzündeki o boş güveni görmüştü, ama içinde o güvenin ne kadar kırılgan olduğunu da fark etmişti. Harun’u oynayan bir piyon muydu, yoksa bir figüran mıydı? Bu soru, Eflu’nun zihninde dönüp duruyordu. Ama her şüphe, her yeni ipucu, onun daha da derinlere inmesine neden oluyordu. Siyah gül, masanın üzerindeki bir diğer uyarıydı. O gül, karanlık bir tehdidin simgesiydi. Üzerine yazılı olan mesajı okumak, bir ölüm kalım meselesi gibi hissediliyordu. Eflu, parmaklarını gülün yapraklarına hafifçe dokunarak okudu: “Zaman daralıyor. Her adımın seni daha da derine çekecek. Ama unutma, seni koruyan biri var. Aethon.” Mesajlar bir yandan kendisini tehdit ediyor, bir yandan da onu gizemli bir şekilde korumaya çalışıyordu. Aethon… Bu ismi, o günden sonra, her şeyin çözülmesini bekleyen bir anahtar gibi hissediyordu. Eflu, elini başına götürerek derin bir düşünceye daldı. Bir süre sessiz kaldı. İçindeki boşluk, başını ağrıtan bir düşünceye dönüşmüştü. Bu şehri içinden çekip atacak bir güç var mıydı? Yoksa her şeyin anlamı, o karanlık güçle birlikte şekillenecek miydi? O sırada telefonunun titreştiğini duydu. Eflu, hemen ekranına baktı. Bir mesaj daha geldi. “Aethon her an hareket edebilir. Sadece senin adım atman gerek. Geceyi bekleme.” Bu mesaj, Eflu’yu daha da derinlemesine itti. Biri ona bir yol gösteriyordu, ama bu yolun sonunda ne olduğunu bilmiyordu. Gözleri bir an bilgisayara kaydı. Cinayetler, deliller, dosyalar ve daha fazlası… Hepsi birer bulmacaydı, fakat hiçbir parça tam anlamıyla yerli yerinde değildi. Eflu bir adım attı. Pencereden dışarıya bakarken, geceyi izledi. Yavaşça, karanlık şehirdeki ışıklara doğru ilerledi. Her bir ışık, bir sır gibi yanıyordu. Her bir adım, onu daha da derine çekecek, ama ne olursa olsun, artık geri dönmeye niyeti yoktu. Karanlıkta kaybolan her figür, onun için bir çözümün parçasıydı. Ve Eflu, o çözümü bulmak için her şeyin üzerine gitmeye kararlıydı. Bir an için aklına bir şey geldi. O kadar uzağa gitmesine gerek yoktu. Cevap, başından beri önündeydi. Harun ve Aethon… Birçok şeyin başlangıcı, bir çoğunun sonu. Eflu, kapısını kapatırken derin bir nefes aldı. İçinde bir şey kırıldı; ama o kırılma, onu daha güçlü kıldı. Artık daha fazla bekleyemezdi. Ve geceye adımını atarken, ardında bırakacağı her karanlık, bir sonraki adıma hazırlıktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.