Bölüm 3 – Ateşin Ardında Gece, yerini sisli bir sabaha bırakmıştı. Şehir, puslu bir rüya gibi ağır ağır uyanıyordu. Gökyüzü hâlâ uykudaydı sanki; griyle kurşun arasında bir renkte donmuştu zaman. Betonun arasından sızan soğuk, kaldırımları yalayıp geçerken, karanlık kaldırımlarda yalnızca bir çift ayak sesi yankılanıyordu. Eflu yürüyordu. Siyah montunun yakasını kaldırmış, ellerini cebine sokmuştu. Gözleri, sokağın uzak bir noktasında sabitlenmişti ama zihni orada değildi. Dosyalar, kurbanlar, ipuçları… ve tabii ki o kanlı kelime: Aethon. Adımlarını hızlandırdı. Her adımda zihninde parçalar yeniden birleşiyor, ama bir yerlerde eksik bir dişli dönmeyi reddediyordu. “Aethon” sadece bir imza olamazdı. Bu, birinin sahneye çıkış çağrısıydı. Kendi karanlığını parlatan birinin… Bir köşeyi döndü. Birkaç taksici sabah sigarasını tüttürüyor, fırının önünde sabahın ilk simitçileri sıraya girmişti. Şehir canlanmaya hazırlanıyordu, ama Eflu’nun içinde hâlâ geceden kalma bir soğuk vardı. Gözlerinde uyku yoktu, sadece hesaplaşmalar. Kendi içiyle, davayla ve geçmişle. O sırada çalan telefon, sabahın sessizliğini yarıp geçti. “Savcı Hanım, bir cinayet vakası daha. Bu sabah, bir otoparkta bulundu. Cesedin yanında yine aynı kelime: Aethon.” Eflu başını hafifçe eğdi. “Adres atın. Geliyorum.” Yürümeyi kesti. Sokakta aniden hızla ilerleyen bir polis aracı geçti, sireni hafifçe çınladı. O an içinden tek bir şey geçti: “Bazı kelimeler sadece yazılmaz. Kanla kazınır.” ⸻ Otoparkın bulunduğu semt şehrin göbeğindeydi ama sanki karanlık bir çatlağa gizlenmişti. Sarı şeritlerin ardından görevli memurların telaşı gözle görülüyordu. Cesedin başında iki görevli tutanak tutarken, olay yeri inceleme çoktan başlamıştı. Eflu aracından indiğinde kimse ona bakmadı—çünkü onu tanımayan yoktu. Dosyaların arkasındaki keskin zeka, şehirde en korkulan savcıydı. O korku, adaletin eksik olduğu yerde onun adıyla tamamlanıyordu. Ceset yine bir kadındı. Boynu tel gibi sıkılmış, ağzı siyah bir bezle bağlanmıştı. Ellerinde cam kesiği izleri, gözleri açık ve boştu. Ve bedeninin hemen arkasındaki duvarda… kırmızı sprey boyayla yazılmış o tek kelime: Aethon. Ama bu kez bir farklılık vardı. Harflerin altına bir tarih kazınmıştı: “12 Kasım – Sonra sıra sana gelecek.” Eflu eğildi. Soğuk betona çömelirken etraftaki sesleri susturdu zihninde. Kurbanın etrafındaki izler, ayak bastığı nokta, çantasında bulunan küçük bir ayna parçası… her detayın anlamı vardı. Ve o anlam, daha derine iniyordu. Daha karanlık bir yöne. Yanına yaklaşan bir görevli sesi bozdu sessizliği. “Savcı Hanım, Adli Tıp sizin için hazır. Otopsi sabah erkene alındı.” Eflu başını kaldırdı. “Gidelim.” Morgun koridorları, ölümün diliyle konuşuyordu. Her adımda yankılanan topuk sesi, beyaz duvarların arasında keskin bir bıçak gibi kesiyordu sessizliği. Eflu, hiçbir yere bakmadan yürüyordu. Hayatının en net olduğu yerlerdi burası—ölümle yüzleştiği, insanın gerçeğini gördüğü, yalanların kanıtla çürütüldüğü alan. Kapının ardında otopsi salonunun metalik soğukluğu hâkimdi. Masada sabahki kurban, beyaz bir örtünün altında sessizce yatıyordu. Başında, ince yapılı ama keskin bakışlı bir adam duruyordu. Uzun yıllardır tanıyordu Eflu bu adamı: Adli tıp uzmanı Dr. Aslan. “Eflu,” dedi adam, gözlüklerini düzeltirken, “İlk bıçak darbesi boğaza. Ama öldüren, boğma. Soluk borusunu neredeyse tamamen ezmiş.” “Mesaj vermek için yapılmış,” dedi Eflu. “Hızlı değil, teatral.” “Evet. Sol elinde küçük bir cam parçası bulduk. Ayna gibi, ama üzerinde parmak izi yok. Belli ki yerleştirilmiş. Şu sembole bak.” Cesedin göğüs hizasında çizilmiş küçük bir daire vardı. İçine işlenmiş üç ince çizgi ve ortasında: A. “Aethon’un ilk harfi,” dedi Eflu. “Sadece duvara değil, artık kurbanların bedenine de işliyorlar.” Aslan başını salladı. “Bu bir mesaj değil, meydan okuma. Sana yöneltilmiş gibi.” Eflu bir an sustu. Yüzü değişmedi ama gözleri karardı. “Ben meydanlara alışığım,” dedi, soğuk bir tonda. “Ama bu oyun yerinde durmayacak. Bir yerlerde birileri parmağını oynatıyor ve kuklalar ölüyor.” Masadan uzaklaştı. Ellerini cebine attı ve usulca ekledi: “Korkuyu bilen korkmaz. Korkutan olmayı seçer.” Adliye binasının ağır kapısından içeri adım attığında, içerideki hava bile farklıydı. Şehir dışarıda sabahın koşuşturmasında boğulurken, burada zaman sanki daha yavaş, daha keskin akıyordu. Mermer zemin soğuktu, cam duvarların ardından yankılanan sesler bir uğultu gibi kulaklarına doluyordu. Eflu her zamanki gibi dik yürüyordu—dimdik, korkusuz ve tavizsiz. Koridorda ilerlerken memurların bakışları birer birer üstüne çevriliyordu. Savcı Eflu Demirağ. Disipliniyle bilinen, ama asla boyun eğmeyen o kadın. Ardı sıra yürüyen yankılar, ona olan saygının sessiz simgesiydi. Başsavcının odası binanın en sonunda, büyük çift kanatlı kapıların ardındaydı. Kapıyı çaldığında içeriden gelen tok ve sert ses yankılandı: “Girin.” İçeri girdiğinde başsavcı, kocaman ceviz masasının arkasında oturuyordu. Saçları kırlaşmış, yüzündeki çizgiler kararlılığın izlerini taşıyordu. Dosyalar önünde dağ gibi yığılmıştı ama gözleri hemen Eflu’ya kilitlendi. “Savcı Demirağ,” dedi tok bir sesle. “Aethon dosyası kontrolden çıkıyor. Her hafta bir ceset. Medya bas bas bağırıyor, bakanlık arıyor, biz hâlâ yerimizdeyiz.” Eflu dosyasını masaya koydu. Gözünü kırpmadan konuştu. “Bu iş basit bir cinayet zinciri değil. Katil simgelerle konuşuyor, meydan okuyor. Her iz bir mesaj, her kurban bir anlatım biçimi. Dosya ilerliyor ama gölgelerde biri var—biri perdeyi tutuyor.” Başsavcı parmaklarını birbirine kenetledi. “Senden hızlı sonuç bekleniyor. Ve Harun Arıksoy bu dosyayı almak istiyor. Resmî talebini iletti.” O an odanın kapısı açıldı. Adeta planlıcasına. Harun içeri girdiğinde odadaki sıcaklık bir anda değişti. Gömleği kusursuz, yüzünde küçümseyen bir tebessüm vardı. “Konuşulan dosya hakkında fikirlerimi sunmak istedim,” dedi, göz ucuyla Eflu’ya bakarak. “Şüphelilerin takip edilme yöntemlerini, sorgulama dizilimini gözden geçirdiğimde ciddi boşluklar görüyorum.” Eflu yüzünü ona çevirdi. Gözleri keskin, sesi düşük ama netti. “Boşluklar senin ilgi alanın değil Harun. Sen yalnızca dolgu yaparsın, ama bu dosyada o kadar yer yok.” Harun dudak büktü. “Savcı Hanım, duygularınızın sizi bu kadar yönetmesine izin verirseniz, bu dosyada çok kayarsınız.” Eflu ona doğru bir adım attı. Oda, başsavcının bile müdahale etmediği bir sessizliğe gömüldü. “Senin gibi isim taşıyanlar, çoğu zaman imza atamaz Harun. Çünkü her harfin altı boş kalır. Ve ben boş dosyalara saygı duymam.” Başsavcının sesi aniden bölünmüş havayı deldi. “Yeter! İkiniz de profesyonelsiniz. Bu iş kişisel değil.” Ama gözlerinde bir şey vardı—Eflu’ya dönerken belli etti. “Savcı Demirağ, dosya sende kalıyor. Ama bu dosya, baştan sona senin sorumluluğunda. Artık hata kabul etmiyor.” Eflu dosyasını topladı. Harun’a bir bakış attı. “Seninle iş paylaşımı yapmadığıma bir kez daha sevindim.” Tam kapıya yönelmişti ki, cebindeki telefon titredi. Bir mesaj ekranına düştü, yalnızca bir cümle: “Çevrendeki gölgeleri saymayı bırak, ışığa dikkat et. Aethon’un sesi en çok duvardan yankılanır.” Numara yoktu. Kimlik yoktu. Ama mesajın sonunda ufak bir işaret vardı—zayıf bir A harfi, keskin çizgilerle örülmüş. Koridorda yankılanan ayak sesleri artık daha ağırdı. Ve duvarda bir gölge daha uzun görünüyordu. Eflu başsavcının odasından çıkarken koridordaki hava hâlâ gergindi. Kapının kapanışı sertti ama onun adımları daha netti. Ayak sesleri mermer zeminde yankılanıyor, her adım, adliyeye ne kadar ait olduğunu hatırlatıyordu. Tam ana salona dönecekken, sağ çaprazdaki boş bir duruşma salonunun aralık kalan kapısından gelen bir ses dikkatini çekti. Sesin tonunda bir tanıdıklık vardı. Geri adım atmadı, yavaşladı. Duruşma salonunun girişine yanaştığında içeride yalnızca bir kişi vardı. Harun Arıksoy. Cep telefonunu kulağına yaslamıştı, sesi fısıltıydı ama yeterince yakından duyuluyordu. Eflu, gölgelere yaslanarak dinlemeye başladı. “Yarınki sevkiyat için aynı güzergâh kullanılacak. Dosya hâlâ onda, ama baskıyı artıracağım. Savcı kıza gelince… Onu yavaşlatmak için bir şeyler düşünmek gerek. Eminim ki bir açık verecek. Herkes verir.” Eflu’nun gözleri kısıldı. Kalbi hızlandı, ama ifadesi değişmedi. Harun konuşmayı bitirip kapıdan çıkmadan hemen önce, o koridorun diğer ucuna yürümeye başladı. Adımlarını bilerek sertleştirdi. Harun kapıdan çıktığında Eflu’yu gördü ama hiçbir şey belli etmedi. Yalnızca alaycı bir gülümsemeyle, “Görüşürüz Savcı Hanım,” dedi. Eflu kaşlarını kaldırmadan cevap verdi: “Gölgeye alışmak kolaydır Harun. Ta ki biri ışığı açana kadar.” Arkasını döndü ve adliyeden çıktı. O an, içindeki bir düğme sessizce çevrilmişti. Artık Harun yalnızca mesleki bir rakip değildi. O dosyanın karanlık sayfalarında adı olmayan bir iz, görünmeyen bir parmak iziydi belki de. Adliyeden çıkarken gökyüzü grinin soğuk tonlarına bürünmüştü. Eflu arabasına doğru yürürken etrafındaki dünya sessizdi—fazla sessiz. Ayakkabılarının topuk sesi taş zeminde yankılanıyor, sanki her adımında şehir bir an duraklıyordu. Elinde tuttuğu dosya çantasını biraz daha sıktı. Harun’un sözleri hâlâ zihninde dönüp duruyordu. “Herkes bir açık verir.” Ana caddede ilerlerken arabasının kilidini açtı. Siyah, keskin hatlı bir sedan. Güçlü, sade, gösterişsiz—tıpkı onun gibi. Direksiyona geçtiğinde kontağı çevirdi, motorun sesi sanki içindeki suskun öfkeye eşlik ediyordu. Yol boyunca radyoyu açmadı. Sessizliği tercih etti. İstanbul’un trafikle ağırlaşmış caddelerinde ilerlerken camdan dışarı baktı. Kalabalığın içinde yalnızdı. Sokak lambalarının ışıkları, camlara vuran farlar, insanların acele adımları… Her şey geçiciydi. Ama o, kalıcı izler bırakmaya ant içmişti. Düşünceleri cinayet dosyasına dönüyordu yine. Aethon. Bir işaret değil yalnızca. Bir anlatım biçimi. Her cesedin yanında yazılan kelime, bir imza değil, bir uyarıydı sanki. Ve o işaretle çizilmiş her harf, bilinçaltında daha önce duyduğu bir melodiyi fısıldıyordu. Kime ait olduğunu henüz bilmese de. Telefonuna bir bildirim düştü. Trafikte kırmızı ışıkta beklerken baktı. Adli Tıp’tan gelen bir ek rapordu. Kurbanın boğazındaki kesi izinin cerrahi hassasiyette olduğu yazıyordu. Tesadüf olamayacak kadar keskin. Amatör biri değildi bu katil. Aethon’un ardındaki kişi profesyoneldi. Ve kendine güveni çok fazlaydı. Işık yeşile döndü. Geriye bir bakış attı, sanki onu takip eden biri var mı diye. Şüpheci değildi Eflu—dikkatliydi. Güvenlik bir duvar değildi onun için, alışkanlıktı. Apartmana vardığında saat akşamın sekizini gösteriyordu. Gökyüzü artık tamamen kararırken, şehir neon ışıkların altına gizlenmişti. Eflu’nun evi yüksek bir binanın yedinci katındaydı. Modern ve sade. Renkleri griyle bej arasında gidip gelirdi, her köşe disiplinliydi. Düzensizliğe tahammülü yoktu. Ancak asansörden çıkıp kapısına yöneldiğinde, o düzenin tam ortasında bir yabancılık hissetti. Ayakları aniden durdu. Kapısının önünde duran şey gözünden kaçacak gibi değildi. Siyah bir gül. Sapı hâlâ tazeydi. Yaprakları neredeyse kadifemsi, koyu kırmızıya yakın bir siyahlıkta. Yanına zarifçe iliştirilmiş, küçük bir not kâğıdı vardı. Eflu yavaşça eğildi. Ne sesi titredi ne de bakışları. Notu eline aldı. Kâğıdın üzerinde el yazısıyla yazılmış cümle tek bir satıra sığmıştı: “Sessizliği bilen, gürültüyü yönetir. Ama sen hangisisin, Eflu?” İmza yoktu. Ama notun arka yüzünde, son derece zarif bir şekilde kazınmış bir kelime vardı: Aethon. Eflu gözlerini kapattı bir anlığına. Derin bir nefes aldı. Ardından doğruldu ve kapısını açtı. Evin içi aynıydı. Dingin. Her şey yerli yerindeydi. Ama o gül… Bir şeyin başladığını söylüyordu artık. Ya da çoktan başlamış bir şeyin içinde olduğunu. Montunu askıya astı. Çantasını koltuğa bıraktı. Ardından salona geçti. Laptopunu açtı, dosyaları önüne serdi. Cinayet fotoğrafları, adli tıp raporları, eski dava kayıtları. Her şey gözünün önündeydi. Gözleri bir noktaya takıldı: Katilin her cinayet yerinde bıraktığı “Aethon” kelimesi… Her biri farklı el yazılarıyla yazılmış ama çizgi tarzları neredeyse aynı. Tam bu sırada telefonu titredi. Özel hattıydı. Tanımadığı bir numaradan gelen mesaj açıldı: “Beni arayan gözlerini unutamam. Ama beni bulan yüreğini kaybeder. Bu gece uykun kaçmasın Savcı Hanım, çünkü seni izleyen biri var.” Eflu elindeki telefonu masaya bıraktı. Ne korku ne endişe vardı yüzünde. Sadece bir kararlılık. Dudakları kımıldadı. “İzliyorsan iyi bak. Çünkü ben hep gözün içine bakarak konuşurum.”
Bölüm 3
3.bölüm
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.