İçeriğe geç

EFLU

Bölüm 2 · 5 dk okuma

EFLU

Bölüm 2

2.bölüm

Sabahın ilk ışığı, İstanbul’u gri bir huzursuzlukla sarmıştı. Yağmur dinmişti ama kokusu hâlâ havadaydı; eski taş sokaklar hâlâ ıslaktı. Eflu, ince topuklarının çıkardığı tok seslerle hastanenin cam kapısından içeri adım attı. Uyumamıştı. Uykudan daha önemli bir şey vardı: cevaplar. O gece kurtardığı adam… Gözleri, çok daha karanlık bir geçmişe aitti. Hastane – Oda 512 Oda loştu. Hastane camından gri bir sabah süzülüyor, beyaz duvarlara hayalet gibi yansıyordu. Eflu kapıyı usulca açmadı. Zaten hiçbir kapıyı usulca açmazdı. İçeri sert bir adımla girdi. Topuk sesleri, odayı üç kez yankılayıp sustu. Yatakta oturan adam, başını yavaşça ona çevirdi. Sol kolu sargılıydı, kaşının kenarında eski bir yara izi. Ama esas dikkat çeken gözleriydi. Sanki cehennemin içinden çıkmış bir adam gibi bakıyordu. Ama karşısındaki kadın… cehennemle pazarlık etmeye gelmişti. “Demek kahramanım sensin,” dedi adam. Sesi alaycıydı. “Bir savcı, bir gece vakti sokakta, rastgele bir adamı kurtarıyor. Tesadüfler güzel şey.” Eflu bir adım daha attı. Gözleri direkt gözlerine kilitlendi. “Ben tesadüf sevmem. Her şey bir iz bırakır. Senin gibi suskun adamlar bile.” Adam kaşlarını kaldırdı. “Kurtardığın kişinin ismini bile sormadın.” “Merak ettiğim ismini değil… nedenini.” “Emir,” dedi adam kısa bir sessizlikten sonra. Ama ses tonunda bir şey eksikti. Kendi adına yabancı biri gibi söyledi. Eflu başını eğdi, dudaklarını kıpırdattı. “Yalan söylerken ses tonun titriyor. Gerçek Emir içerideyse, bu sadece masken.” Kuzgu, gülümsedi. “Sen her tanımadığın kişiyi böyle mi yargılıyorsun?” Eflu, kısık sesle, bir mermi gibi fırlattı: “Yargılamak işim. Kesmek karakterim.” Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Sanki sözcükler bile araya girmeye cesaret edemiyordu. Tam o anda kapı hızlıca açıldı. İki adam girdi içeriye. Biri uzun boylu, dikkatlice taranmış saçlı; bakışları sanki puslu bir camın ardından geliyordu. Diğeri daha kısa, kaslı ve öfkeli. Gözleri Eflu’ya çevrilince, içerideki hava bozuldu. Uzun olan konuştu: “Sen misin Emir’i bulan?” Eflu döndü, adamı yukarıdan aşağı süzdü. “Hayır. Ben onu ölümden alan kadınım. Aradaki farkı kavrayacak aklın varsa, belki hala konuşmaya değersindir.” Kısa olan öne atıldı. “Kadın, haddini bil. Burası senin duracağın yer değil.” Eflu gözlerini kıstı. “Ben haddimi doğarken gömdüm. Şimdi sana da bir kazma lazım.” Adam ileriye hamle etti. “Ne dedin sen?!” Eflu, başını sağa çevirdi, boynunu çıtlattı. Bir adım geri çekilmeden, sabit durdu. Sonra dizini hafif kırdı ve ağırlığını sola verdi—hazırdı. “Bak, senin gibi adamlar üç kelime söylemeden kabarıyor. Ama ben önce kimin dosyasını açacağımı iyi bilirim. Bir adım daha atarsan, seni sadece bir tanık değil… bir travma olarak kayda geçerim.” Adam neredeyse üstüne yürüyordu ki… Kuzgu araya girdi. “Yetim. Geri çekil.” Yetim denen adam durdu. Dişlerini sıktı ama geri çekildi. Bakışları Eflu’nun yüzünden çıkmıyordu. “Senin gibiler yüzünden işler karışıyor,” dedi. Eflu o an gülümsedi. Soğuk bir gülümseme. “Ben karışmam. Ben düğüm çözerim. Ama önce… kimin ipini çekeceğimi bilirim.” Kuzgu onu dikkatle izliyordu. Bu kadın… başkaydı. Duruşu, sesi, bakışları. Bir tehdit değil, doğrudan bir karardı sanki. Kadının sözleri kılıç gibiydi. Ve keskinliğinden zevk alıyor gibiydi. “Senin gibi bir savcıyla ilk defa karşılaşıyorum,” dedi Kuzgu. “Yargılayan, korkmayan, hatta tehdit eden… İlginç.” Eflu başını ona çevirdi. “Senin gibiler ilk defa beni böyle görüyordur. Alışman biraz zaman alır. Ama merak etme, alışırsın. Hepiniz alışır.” Kuzgu gözlerini kıstı, hafifçe başını salladı. “Seninle satranç oynamak isterdim.” Eflu kapıya yürürken cevapladı: “Ben satrançta vezir değilim. Ben tahtayı yakan yangınım.” Kapı kapanırken içeride üç adam sessizce kaldı. Biri etkilendiğini belli etmemeye çalışıyordu. Ama gözleri, kadın gittikten sonra da kapıda asılı kaldı. Eflu, hastanenin koridorlarından ağır adımlarla yürüyordu. Sanki her adım, içindeki karmaşayı bastıran bir tokat gibiydi. Odaya girerken yalnızca bir “yaralı adam”la karşılaşacağını sanmıştı. Ama o bakışlar, o cümleler… Bu adamın geçmişiyle yüzleşmediğini, sadece gömmeye çalıştığını anlatıyordu. Asansöre bindiğinde sol eli cebinde, sağ eli boğazındaki zincire gitti. Minik bir haç değil, ufacık bir pusula vardı ucunda. Babası vermişti. “Yolunu kaybedersen değil, doğrularla çatışırsan aç onu,” demişti. Asansörün kapısı açıldı. Tam lobiden çıkıyordu ki, tanıdık bir ses geldi arkasından. “Yine ortalığı karıştırmışsın.” Eflu durdu. Sesin sahibi, gri takım elbisesiyle dimdik karşısında duran kişi: Harun Arısoy. Adliye savcılarından, hatta genç yaşına rağmen kıdem kazanmışlardan biriydi. Ama her zaman Eflu’yla gizli bir çatışma içindeydi. Saygı gösterirmiş gibi davranır, ardından da kinli cümleler fısıldardı. Eflu’nun yüzünde alaycı bir kıvrım belirdi. “Ortada karışık olan bir şey yoktu. Sadece doğru yere bir kibrit çaktım.” Harun kısık gözlerle baktı. “Yanına karanlık adamlar almak sana göre değil. Sen ‘hukuk’un tarafındasın, hatırlatayım.” Eflu yürümeye başladı, omzunu Harun’un bakışlarının içinden geçirerek geçti. “Ben taraf seçmem. Doğrunun ağırlığı kimin üstüne düşerse, onun karşısındayım.” Harun arkasından seslendi: “Bir gün düşersin, Eflu. Bu şehir, yalnız kahramanları yutar.” Eflu arkasını dönmeden yanıtladı: “Ben düşmem Harun. Ben çökerim. Ve altında kalanlar sadece zayıflardır.” ⸻ Akşam – Hastane Bahçesi / Kaçış Eflu, hastaneden çıktığında hava iyice kararmıştı. Bahçede yalnız yürümek istemişti. Düşünceleri darmadağınıktı. O adamın, Emir’in… ya da gerçek adı her neyse… sözleri kulağında çınlıyordu. “Seninle satranç oynamak isterdim.” Ne biçim cümleydi bu? O adam… sıradan biri değildi. Belki de bu dosya, sadece cinayet değil, başka bir şeydi. Daha derin, daha kişisel… Tam bu düşüncelerle yürürken, acil çıkış kapısının önünde bir kargaşa fark etti. Üç hemşire hızlı adımlarla içeriden koşuyordu. Ardından biri bağırdı: “Hasta kayıp! Oda 512, boş!” Eflu bir an durdu. Gözleri daraldı. Nabzı hızlandı ama yüzü ifadesizdi. “Tabii ki,” dedi alçak sesle. “Tabii ki kaçarsın.” ⸻ Hastanenin arka kısmı – Kamera kör noktası Karanlıkla sarılmış bu bölge, kameraların görmediği nadir yerlerden biriydi. Eflu içgüdüsel olarak oraya yöneldi. Ayak izleri, çamurun üstünde taze kalmıştı. Kırık bir ilaç kutusu yerdeydi. Arkasında, tel örgünün kesilmiş kısmı. Eflu diz çöküp inceledi. “Planlı… hem de dakikayla.” Cep telefonunu çıkarıp ekranına baktı. Yeni gelen bir mesaj: Bilinmeyen numara. “Oyuna hoş geldin, Savcı Hanım.” Eflu, telefon ekranına sertçe baktı. Gözleri, gecenin içinden gelen soğuk gibi parlıyordu. “Ne zaman bir oyuna dahil olduğumu düşündün, hatayı orada yaptın. Çünkü ben kuralları yazmam. Ben tahtayı yakarım.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.