İçeriğe geç

EFLU

Bölüm 1 · 6 dk okuma

EFLU

Bölüm 1

1.bölüm

Her şehir, sabaha karşı bir başka renge bürünürdü. İstanbul, günün bu vaktinde griye boyanırdı. Binalar sessiz, kaldırımlar yorgun, sokak lambaları ise gecenin son nöbetçileri gibiydi. Ve o sabah, bu renksiz şehrin içinden bir kadın yürüyordu. Eflu. Adı kısa ama anlamı derindi. Tıpkı kendisi gibi. Duruşu, bir duruş değildi yalnızca; bir uyarıydı. “Yaklaşma, yakarsın” diyen bir soğukluk vardı omuzlarının çizgilerinde. Yüz hatları, sanki bir heykeltıraşın özenle yonttuğu kadar belirgindi. Çene kemiği keskin, bakışları delip geçecek kadar keskindi. Gözleri koyu, karanlık bir kuyu gibiydi—içine düşeni yutar, geri vermezdi. Zekâsı… Öyle gösterişli bir zekâ değildi. Sessiz, derinden ve ölümcül. Eflu’ya bakan herkes aynı şeyi hissederdi: “Bu kadın sana ne olduğunu yüzüne vurmadan önce, seni on kere düşünmüştür.” Sabah saat 05.23. Telefonu çaldığında zaten uyanıktı. Uyku ona lükstü. Hayatında boşluklara yer yoktu. Boşluklar hata getirirdi. Hatalar insan öldürürdü. Bu yüzden disiplin, onun dini gibiydi. Mesaj netti: Cinayet. Haliç çevresi. Şüpheli durum. Eflu paltosunu giydi. Aynaya baktı. Göz altlarında yorgunluk izleri vardı ama onlar bile korkutucuydu. “Güç, bazen sadece yorgunluğa direnmektir,” diye düşündü. Anahtarlarını aldı ve evden çıktı. Olay Yeri – Haliç’in Altında Soğuk sabah havası, ciğerini deldi geçti. Sarı şeritlerin ardında bir kalabalık toplanmıştı. Basın henüz uyanmamıştı, ama sirenler mahalleyi ayakta tutuyordu. Eflu alana yürürken kimse onu durdurmadı. Onu tanımayan bile yol verir, saygı değilse bile sezgisel bir çekinmeyle kenara çekilirdi. Adli tıp uzmanı başını ona çevirince hemen notlarını sundu. “Erkek, tahminen 38-42 yaş aralığında. Boynundan tek bıçak darbesiyle öldürülmüş. Damar kesilmiş, kan kaybından ölmüş.” Eflu, diz çöktü. Cesedin donuk gözlerine baktı. Kurban korkmuş muydu? Belki evet. Belki hayır. Ama bir detay vardı ki, her şeyin önüne geçiyordu. Duvarın hemen yanında kanla yazılmış bir kelime duruyordu. “Aethon.” Eflu’nun kaşları çatıldı. Bu kelime, geçmişte okuduğu gizli bir dosyada geçmişti. Kanla yazılması tesadüf değildi. Cinayet bilinçliydi. Bu bir izdi. Ama çok dikkatlice bırakılmış bir iz. Tıpkı bir imza gibi. “Temiz çalışmış,” dedi içinden. “Çok temiz. Bu kadar temizlik, yalnızca özgüvenden gelir. Özgüven ise tecrübeden.” Geriye çekildi, ellerini cebine soktu. Gözleri hâlâ cesetteydi ama zihni çok daha ilerideydi. Bu cinayet, bir çağrıydı. Yol – Araba, Trafik, İç Ses Arabaya bindiğinde güneş doğmamıştı. Motor çalıştı, radyoyu açmadı. Sessizlik onun düşünebilmesinin tek yoluydu. Direksiyonu tutan elleri, titremeyen sabır heykelleriydi. Yolda ilerlerken İstanbul’un sabah trafiği henüz hafifti ama karmaşa şimdiden başlamıştı. Kahverengi gözleri aynadan arkasına değil, belleğine bakıyordu. “Aethon,” diye tekrarladı. “Bir isim bazen bir hayalettir. Yüzü yoktur ama iz bırakır.” Birden aklına annesi geldi. Kaza dedikleri şey. Babasının telefon kayıtları. O geceyi hiç unutamamıştı. Yalnızca bir kaza değildi. Kalbine saplanan his bunu her gün yeniden fısıldıyordu. Adliyeye vardığında, şehir uyanmıştı. Uyanan şey sadece trafik değildi. İçinde de bir şey kıpırdanıyordu: öfke ve merak. Adliye – Soğuk Koridorlar, Sıcak Gözler Adliye binası… Mermerleri soğuktu. İnsanları daha da soğuk. Eflu içeri adım attığında bazı meslektaşları başlarını çevirdi. Kimi saygıdan, kimi hasetten. En dikkat çekici bakış ise Başsavcı Yardımcısı Harun’a aitti. Yüzündeki gülümseme, yılan gibi kıvraktı. Samimi değildi. Ve Eflu da bunu bilirdi. “Eflu Hanım, sabah sabah yine sahalara düşmüşsünüz. Bu azimle başsavcılığı kaparsınız yakında.” Sesinde dalga geçme vardı. Eflu, durdu. Kafasını eğmeden ona baktı. “Kimi insanlar bir koltuğu ister. Kimi o koltuğun getirdiği gücü. Ben, adaleti istiyorum. Diğer ikisi zaten gelir.” Harun’un gülümsemesi soldu. Eflu ise yürümeye devam etti. Başsavcının Odası – Çete Dosyası Cemal Bey onu bekliyordu. Masanın üzerindeki dosya dikkatle kapatılmıştı. “Otursana,” dedi. “Bunu sana vermek zorundayım çünkü… senden başkası bu işi çözemez.” Dosyayı açtı. Fotoğraflar, kan izleri, haritalar, bağlantılar… Hepsi eksikti. Hepsi düzenlenmişti. Ama bir şey vardı. Tüm cinayetlerde kırmızı bir imza: Aethon. “Bu kod adıyla biri, şehirde temizlik yapıyor. Kimse ne yüzünü görmüş, ne sesini duymuş. Sadece bir efsane. Ama gerçek. Ve artık bize meydan okuyor.” Eflu, dosyayı kapattı. “Efsaneler, iz bırakmaz. Bu adam gösterilmek istiyor. Demek ki bir boşluk bırakacak. Onu oradan çekeceğim.” Başsavcı sessiz kaldı. Eflu kalktı, dosyayı eline aldı ve çıktı. İstanbul geceye soyunmuştu. Yağmurdan kalma bir serinlik sokak taşlarında hâlâ yaşıyordu. Eflu, çantasını omzuna atmış, kalın kabanının içine gömülerek yürüyordu. Adliyeden çıktığından beri sessizdi. Dosya kolunun altında değil, zihninin içinde taşınıyordu. Her detay, her fotoğraf, her yazı… beyninin içine işlenmiş gibiydi. Aethon. Bir isim değil, bir gölgeydi. Ve Eflu’nun gözünde hiçbir gölge sonsuza dek saklanamazdı. “Bir iz bırakıyorsa, silinemez değildir,” dedi kendi kendine. “Ve hiçbir hayalet, yeterince iz bırakmadan görünmez kalamaz.” Yürüdüğü sokak sakin ama tekinsizdi. Galata’nın alt sokakları, turistlerin gözünden kaçan bir kasvet taşırdı. Tam köşe başını dönerken bir ses geldi. Boğuk bir inilti, sonra ayak sesleri. Bir boğuşma… Eflu aniden durdu. Kafasını çevirdi. Gözleri, karanlıkta hareket eden siluetleri yakaladı. İçgüdüleri anında devreye girdi. Koştu. Bir ara sokağın başında, dört adam yere eğilmişti. Altlarında birisi yatıyordu. Sanki bir şeyi almaya, ya da bir işkenceyi tamamlamaya çalışıyorlardı. Ama o anda içlerinden biri Eflu’yu fark etti. “Biri geliyor!” diye bağırdı. Diğerleri aniden döndü. Işık azdı ama Eflu’nun varlığı kendini belli etti. Duruşu sabitti. Sol ayağı önde, sağ eli çantasının tokasına gitti. Adamların biri, boğuk bir kahkaha attı. “Bayan uzak dur—” Eflu çantasını yere bırakıp hızlıca üzerlerine yürüdü. İlk adam üzerine atıldı. Yanından geçtiği anda diz kapağına vurdu, adam acıyla diz üstü yere çöktü. Eflu, omzunu hızla savurup yüzüne bir dirsek geçirdi. Adam bayıldı. İkinci adam elindeki metal sopayla üzerine geldi. Eflu geri sıçradı, adamın kolunu yakalayıp sopayı çevirdi. Kendi gücünü ona karşı kullandı. Sopayı ters çevirdiğinde adamın karın boşluğuna indirdi. Bir iniltiyle yere yığıldı. Üçüncü adam daha hızlıydı. Yumruk savurdu, Eflu geriye kaçındı ama bir darbe yanağına geldi. Bir an sendeledi. Adam arkasından sarılmaya çalıştı. Eflu, başını geriye atıp burnuna vurdu. Adam sendelediğinde, bacaklarının arasına hızlı bir tekme savurdu. Yere düştüğünde hâlâ inliyordu. Dördüncü adam ise diğerlerinden daha akıllıydı; kaçmayı seçti. Ama Eflu, onu da unutmadı. “Eğer kaçıyorsan, ya suçlusundur ya da zayıf. İkisi de aynı kapıya çıkar,” dedi içinden. Gözlerini kaçan adamın sırtında bir an gezdirip sonra yere döndü. Nefes alışı düzensizdi ama bakışları hâlâ keskindi. Üç adam yerdeydi. Dördüncü çoktan karanlığa karışmıştı. Eflu üzerindeki kan damlalarını silerken gözlerini yere yatan adama çevirdi. Yavaşça yanına yaklaştı. Karanlıkta, sokak lambasının titreşen ışığı altında adamın yüzü ortaya çıktı. Saçları alnına yapışmıştı, ceketinin önü kanla sırılsıklam olmuştu. Ama hâlâ yaşıyordu. Gözleri açıktı. Bilinci bulanık ama hâlâ direniyordu. Eflu diz çöktü. Elini adamın boynuna götürdü. Nabzını kontrol etti. Hafif ama var. Daha yakından baktı. Yüz hatları sert, keskin… Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm izi vardı sanki. “Gülüyorsun mu? Ölüme mi?” dedi alçak sesle. Bir anda içinden bir cümle yükseldi, sesi hafif ama tok çıktı: “Zayıf kadın sanıp saldıranların mezar taşı olurum ben.” Telefonunu çıkardı. “112, acil. Galata Kule Sokak civarı. Ağır yaralı var. Kanaması çok. Ambulans gönderin.” Yaralıya tekrar döndü. “Dayan. Daha soracak çok sorum var sana…” Kuzgu, bilincini yitirirken, gözlerinde belli belirsiz bir kıvılcım çaktı. O da anlamıştı. Onu kurtaran bu kadın, diğerlerinden değildi. Ve o an, kaderin kurşunları sessizce döşenmeye başlamıştı. Ki

Bölüm sonu

2 yorum