İçeriğe geç

EFLÂTUN - Bir Şaman Öyküsü

Bölüm 8 · 7 dk okuma

EFLÂTUN - Bir Şaman Öyküsü

Bölüm 8

7. BÖLÜM

Belenbaz'ın olay mahalline gelmesiyle gördüğü manzara karşısında kalakalması bir oldu. O her ne kadar gök pusatın mucidi de olsa henüz çok deneyimsiz, genç bir kam idi. Yine de kendi silahlarını kullanmaya hazır haldeyken olan biten hakkında olabildiğince bilgi almak için zamanı vardı.

Diğer üçü Belenbaz'ı bu gök varlığı ile ilgili az da olsa bilgilendirebilmişti zira varlık, zeminden handiyse beş - on adım yukarıda süzüldüğü halde herhangi saldırgan bir tavır sergilemiyordu. Sadece her biri birbirinden farklı görünümde olan ancak uyum içinde ve ahenkle çırptığı kanatlarının tok sesi işitiliyordu. Diğer seslerin arasında daha belirgin olan ise Eflâtun'u öldürmeye kalktığı metal kanadın tıkırtısıydı.

Bu varlığı, onu yaratık yahut canavar diye tanımlamak veya cin, ruh ya da iye sıfatlarına sığdırmak için ellerinde bir sebep yoktu, bu silueti ay ışığı ile aydınlanan bir gecede yirmi beş - otuz metre ileriden gören birisi ilkin bazı kültür ve inançlarda melek olarak adlandırılan varlıklarla karıştırabilirdi. Zira üç - dört metre kadar boyu olmasına rağmen ziyadesiyle zarif beden hatlarına sahipti ve teninin görünen yerleri mehtaplı bir deniz gibi parlamaktaydı.

"Neyi bekliyor?" Yolhan'ın fısıltısı o kadar cılızdı ki yarım adım yanındaki hocası bile onu anlamakta zorlanmıştı. Yine de ne Kâşif ne Eflâtun bu sorunun yanıtına sahip değildi. "Ne yapacağız?"

"Bekleyin," diye sezgisel bir yanıt veren Belenbaz, burada yaşanan gerginlik hakkında en az bilgiye sahip kişi olsa da daha mantıklı bir plan düşünememişti. Gerçi Kâşif ile çıktıkları evren keşiflerinde birçok vahşi ile karşılaşmışlardı. Dolayısıyla bu gibi konularda tecrübeli sayılırdı. Yine de onlardan birinin, gök pusatlıları taklit ederek eşik açması ve acuna geçmiş olması ilk defa şahit oldukları bir şeydi.

İnsansı bir cisme sahip olsa da bedeninin iki yanında kola benzer organlara sahip değildi. Şimdi dördü de pür dikkatle onu izlerken bu ayrıntı hiçbirinin gözünden kaçmış olamazdı ancak sadece Eflâtun tahmin etmişti, bir kolun göreceği görevler için sırtındaki onlarca kanadı kullanıyor olduğunu. Zira içlerinden sadece o, gök heyulasının demir kanadından gelecek müstakbel ölümle göz göze gelmişti. Öte yandan Eflâtun bile bu varlığın yetişkin bir erkeğin yumrukları büyüklüğündeki gözlerinde kendini belli eden ruhani cazibe karşısında derinlerde bir hayranlık hissediyordu. Bu duygu derinlerde gizliydi zira yüzeydeki şüphe, korku, savunma ve savaşma içgüdüsü tüm hücrelerini sarmış durumdaydı.

Bu karşılıklı bekleyiş ne kadar sürdü bilinmez. Havadaki gerginliğin cisimleşecek kadar yoğun olduğu böyle durumlarda zamanın akış hızı durumun içindekiler için önemsizleşirdi. Tıpkı savaş alanlarında yaşanan yüksek adrenalin pompalanması sonucunda alınan yaranın acısının saatlerce, bazen günlerce hissedilmediği gibi. Neden sonra Eflâtun, diğerlerini bu varlık ile ilgili bildiği tek konu hakkında uyarmayı akıl edebildi.

"Telepati yapabiliyor." Normal şartlarda telepatiyi zihinsel tecavüz olarak tanımlardı ancak şimdi kelimelerle oynanacak zaman değildi. Yine de onları, cin ve ruh âleminden tanıdığı birçok varlığın da yapabildiği bu eylem hakkında uyarması hayatî öneme sahip olabilirdi. Zira kam kişiler, telepati ile insan ve şaman oğlunun zihnini ele geçirip kontrol altına alabilen cin taifesinin telepatik saldırılarına engel olabiliyordu. Belki bu gök heyulasının zihin tecavüzüne de aynı teknikle mani olabilirlerdi.

"Anlaşıldı," diye fısıldadı Belenbaz ve diğerleri de onaylayan birer baş hareketi yaptılar. Telepatik saldırılara engel olmak için yaptıkları şey ilk başlarda hayli pratik gerektirse de dört alem arasında yürüyen her şaman bunu zamanla nefes alıp vermek kadar kolayca yapabilirdi.

Yaşadığı diyarın tek canlısı mıydı bilinmez ancak bedenini örtmek konusunda insanlar kadar detaycı davranmamış olan gök heyulasının sadece göğüs ve karın çevresini kapatan, ilk bakışta zırh mı alelade bir kumaş parçası mı olduğu anlaşılmayan bir örtüsü vardı ki bu örtünün bedeninin bir parçası olmadığını, kanat çırpması sonucu dalgalanmasından ve üzerine işlenmiş sembollerden anlamış olmalıydılar. En azından Eflâtun'un bu sembolleri tarif edebilecek sanatsal anlatım becerisi yoktu ama yine de kendini tekrar eden bir döngüde olduğunu söyleyebilirdi. Üstelik doğal olamayacak bir biçimde, yay şeklinde çizilmişti bu semboller.

Zihinlerini telepatiye karşı kapatan kamlar, her dakika geçtikçe biraz daha geriliyordu ki bunda haksız olduklarını bir kimse bile iddia edemezdi. Üçü de içten içe yaratığın bir an evvel saldırmasını, bu göksel düşmanla yapılacak muharebenin bir an evvel tetiklenmesini diliyordu. Bu dilekleri barbar bir harp sevdasından değil, bu gergin bekleyişin sonlanmasını istemelerinden kaynaklanıyordu sadece.

Dördünün bu ortak dileğini hangi tanrı kabul etti bilinmez. Eflâtun'a sorsan kesinlikle Erlik Han'ın işittiğini söylerdi, Belenbaz ise acun üzerine davetsiz adım atan bu zoraki misafirden memnuniyetsiz olan Etigün Ana'nın olaya müdahil olduğunu düşünmüştü. Hangisi kabul ettiyse artık, sonunda varlık kanat çırpışını peyderpey azaltarak birkaç on saniye sonra tamamen kesmiş ve toprağa temas etmişti.

Varlık acun toprağı ile ilk kez temas ettiği sırada Yolhan gözlerini sımsıkı yumup dişlerini çatlatacak kadar sert sıktığı halde inleyerek şakaklarını iki eli arasına aldı. "Kafamın içine girdi," diye tısladı bir an sonra. Çektiği acı yüz ifadesinden ve ses tonundan öylesine belli oluyordu ki daha deneyimli olan diğer üç şaman bu genç çırağın hayatı için endişelenmişti.

"Patlayacak gibi," diye son cümlelerini belirtti ve olduğu yere yığılıverdi. Başta hocası Kâşif olmak üzere derhal gencin başına toplandılar. Bu sırada dışarlıklı yaratık hâlâ ayak bastığı noktada ve son derece sakin bir şekilde bu insanları izliyor, sanki gözlemliyordu.

"Ölmemiş," diye rahat bir nefes olarak bildiren Kâşif, yine de sağlığı için endişelendiği çırağının bedeninin altında bir eşik açıp onu doğruca güvenli bir yere göndermek istedi. Seçenekleri arasında ebeveynlerinin evi yoktu ancak aklından Bozbala'ya göndermek geçti. O Yolhan'ı sorgusuzca kabul edip iyileştirirdi.

Tam buna yeltenecekken Belenbaz bileğini tutup dostunu engelledi. "Ne yapabileceğini bilmiyoruz, şimdilik bekleyelim," dedi ancak onun bile bekleyecek sabrı kalmamış gibiydi. Genç kamın zihinsel blokajda yeterli olamayabileceğini düşünmeleri gerekirdi.

'Zihni bu denli güçlüyse' diye geçirdi aklından Belenbaz, 'Beni de alt edebilir. Blokajı kaldırmalı mıyım?' Bu cümleler iç diyalogdan ibaretti. 'Niyetini bir şekilde öğrenmemiz gerek.' Birinin sorumluluk alması gerekiyordu. Kâşif de şaman aleminde henüz yeni sayılırdı, nispeten güçlü olsa bile varlıkla diyaloğa girecek olursa her an onun zihinsel duvarı da yıkılabilirdi. Eflâtun ise sadece kötü bir şans eseri düşmüştü bu durumun içine, ondan herhangi bir şey isteyemezdi. Zihninin bariyerlerini kaldırdı. Artık karşısında hâlâ meraklı denebilecek bir yüz ve bakış ifadesiyle onları ve bu yeni dünyayı izleyen şeye karşı savunmasızdı.

İlk hamleyi varlığın yapmasını beklemektense o bir mesaj göndermeyi denedi. Zihni tahmin ettiği kadar güçlü ise iç diyalogu da karşısındaki bu varlığın idrakine ulaşabilirdi. 'Niyetin ne?' diye düşündü varlığın ışıltılı gözlerinin tam içine bakarak. Ancak bu düşüncelerini kelimelere dökerek seslendirmekle birlikte görselleştirmeye de çalışmıştı. Ne kadar başarılı olduğunu çok geçmeden anladı.

Zihninde işittiği ses, daha evvel birkaç öfkeli yer-su iyesinden işittikleriyle son derece benzerdi. Yüksek perdeden, azarlar şekilde ve aşağılayıcı. Üstelik bu defaki sadece içsel sesten ibaret de değildi. Varlık, Belenbaz'ın zihnine görüntüler de iliştirilmişti. Bu görüntülerden birini çok iyi tanıyordu. Başsız bir serâvazın öldürülmüş bedeni.

Eflâtun, Belenbaz ile bir an göz göze geldikten sonra birkaç adım ileri atıldı. Az evvel gök pusatın mucidinin işitip gördükleri, onun zihnine de yerleştirilmişti. Aynı zamanda bu gök heyulasının kendi dünyasındaki adını da öğrenmişti ancak insan dilinde o ismi telaffuz edebilecek kelimeler ya da ses frekansına çevirecek fiziksel yeterlilik olmadığından varlığın adını anma işini es geçerek doğrudan meseleye daldı.

"Bize saldırmıyor çünkü buradaki eylemlerinin ne şekilde sonuçlanacağını bilmiyor," diye anlattı Belenbaz'a. Ancak tüm bunları onun hali hazırda bildiğinden habersizdi. Daha düşük bir ses tonuyla devam etti. Ama varlığın, onun bu kısık sesli sözlerini işitip işitmeyeceğinden emin değildi. "Onunla burada savaşırsak avantajlı olabiliriz." Bir an yine metal kanatların, alnının ortasından girmek üzereyken son saniyede kurtarılması aklına geldi

"Senin hatan," diye çıkıştı genç şaman. Töre gereği kendisinden onlarca yıl tecrübeli olan bu manyaklıya her halükarda hürmet etmesi lazımdı ancak bu durumda, biraz da az evvelki düşüncelerinden dolayı ona hayli öfkelenmişti. Genç şamanın neredeyse ölmesi yetmezmiş gibi dünyaya kozmik bir belayı da musallat etmiş olabilirdi.

Ne kadar uzun sürdüğü bilinmeyen bu kavgasız, ancak bataklık çamuru kadar yoğun bekleyiş sonunda anlayışla nihayete ermişti. Varlığın acuna gelmesinin sebebi, Eflâtun'un orada bir cinayete karışmış olduğu yetmezmiş gibi kurbanını arkada bırakmış olmasıydı. Varlığın ikisinin de zihnine yerleştirdiği düşünce ve imgeler, serâvazın bedeninin geride bıraktıkları dünyada istenmemesiydi.

Varlık, serâvaz cesediyle temas kurmaktan kaçınmış, bu pisliği, buna sebep olanların temizlemesini istemişti. Aksi takdirde kendilerini neyin beklediğini en genç şamanın zihnine en ince ayrıntısına kadar görsel ve işitsel iletimler aracılığı ile işlemişti. Varlık, iki şamanın kafasına işte bu düşünceyi de sokmuştu. Yapmaları gerekeni yapmayı kabul etmemeleri durumunda yaşanacakları Yolhan uyandığı zaman ondan bizzat işiteceklerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.