Yolhan, kendisinden neredeyse on beş yaş deneyimli olan manyaklı kamın bu ani sözleri karşısında ne diyeceğini bilemedi. Bir iltifat mı almıştı sadece basit bir gözlem mi ya da ahlaksızlığı ve arsızlığıyla tanınan bu kara manyaklı onunla da mı flört etmeye çalışıyordu? Utancından yüzü kızardığı halde hiçbir şey söylememeyi daha uygun bularak konuyu saptırdı:
"Az evvel dünyadan üç yüz bin ışık yılı ötedeki bir ayda katlediliyordun," diyerek bu ciddiyetsizliği bozdu. Manyaklılar zaten daima bu yönleriyle tanınırdı. Atası, Yolhan'a bunun nedeninin manyaklı şamanların Tamu'da çok fazla vakit geçirmeleri olduğunu söylemişti. Ki bu, ak şamanların evlatlarının, çok daha büyük tehlikeli yollara saptıracak kara pusatlara bürünmesini engellemek için en çok öne sürdükleri bahanelerden biriydi. Gel gör ki Yolhan, binlerce senelik geçmişi ve saygınlığı olan adi cepkeni tercih etmek şöyle dursun Tanrı Erlik'in hoşnutluğuna bile yüz çevirip nereden geldiği belli olmayan bir bölgünü kendisine hoca bellemiş, evrenin sonsuzluğunda dolanıyordu.
"Evet!" diye henüz farkına varmış gibi şaşkın ve sitemkârca söyledi. "Bunun da sizinle doğrudan alakalı olduğunu düşünüyorum. Neden acaba?" Eflâtun, bazı ihtiyarlar gibi bu yeni yolu sert şekilde reddeden bağnazlardan değildi elbette. Üstelik kendisine henüz itiraf edebilmiş olmasa da ruhunun bir yanı kara pusatlardan soyunup göklere bürünmek diliyordu. Ancak bunun mümkün olmadığı da malûmdu. Kararını bir kez vermişti zaten. Don değiştirir gibi farklı pusatlara bürünemezdi.
"Alâkası yok," diye çıkışan Kâşif, genç çırağının sözlerini ağzına tıkmıştı ki az önceki gibi söylememesi gereken bir şeyi ağzından kaçırıp istenmeyen olaylara sebep olmasın.
"Yöntemleriniz eskiyor ve yeni açılan yollarda yürümek için çaba sarf etmiyorsunuz."
"Ne yani?" diye hem merakla hem de anlamamış gibi yaparak soran Eflâtun devam etti:
"Bütün kamların sizinkiler gibi eşikler açmayı öğrenmesi gerektiğini mi söylüyorsun? Ya da biz de mi acun meselelerini boş verip evrende gezinip duralım?"
"İsteseniz de bilinçli bir şekilde gök eşiği açabileceğinizi sanmam. Ancak bugünkü gibi kazalara fazlaca karışacağınız kesin. Yine de bizim eşiklerin sizinkilerden herhangi bir farkı yok," diye sabırla anlatmaya karar verdi. Bunu birkaç kez ihtiyar şamanların meclisinde de öğretmek istemişti ama bazı çok güçlü ve kamlar arasında etkili ihtiyarlar, bu bölgün ruhlu adamın hayatta tutulmaması gerektiği konusunda hâlâ diretiyordu.
"Eşikardı'na ya da Tamu'ya geçeceğinizde yaptığınız ritüelleri güncellemeniz gerek. Daha spesifik niyet duaları işe yarayabilir," diye devam etti anlatmaya. "Karşıya geçerken kime dua ediyorsanız onun niyetinizi anlamasını umuyorsunuz. Milyonlarca diyar arasında kalbinizdeki niyeti karşılayan yüzlerce alternatif olabilir. Bu da kendini Tamu'ya atmak isterken yaşamın alev ve kor ile şekil aldığı volkanik diyarlara kazara geçmene sebep olabilir. Üstünü çizerek söylüyorum. Kazara."
Eflatun seyrek sakallı çenesini birkaç kez kaşıyıp düşündü. Gerçekten de Kâşif bu konuda haklı olabilirdi. Niyet yakarıları genelde kısa olurdu ama kendi kullandığı sözler en kısa dualar arasındaydı. İlkin gök pusatlılar gibi seyahat edebileceğini anlayıp bunun için heyecanlanmıştıysa da az evvel bahsettiği binlerce yıldır süregelen ve yetkin kişilerce halledilmesi elzem olan acun - tamu - uçmağ işlerini bu gibi kazalara geçit vermeksizin halletmeleri hayat memat meselesiydi. Kelimenin gerçek anlamıyla hayat memat meselesi.
"Şu olayı enikonu anlatmaya başlasanız iyi edersiniz. Neler oluyor?" Sözlerinde bu defa ciddiyetsizlik ya da farklı diyarları gezebilme umuduyla heveskâr bir tını yoktu. Aksine üçü arasındaki en kıdemli şaman olarak karşısındaki yeni yetmelere, özellikle de Yolhan'a sert bir sorgu sual çekiyor gibiydi.
Kâşif, bazı yönleriyle adını birçok kez duyduğu Eflâtun'un merakını giderme niyeti taşıyordu ancak adamın bu buyurgan tavrı hiç hoşuna gitmemişti. Hoş, doğrudan Yolhan'a bakarak hitap etmişti ancak hocasının yanındaki bir çırağa bile bu şekilde davranması doğru değildi. Öte yandan henüz birkaç yıl öncesine kadar sıradan bir hayatı olan alelade bir memurken geçirdiği komadan sonra bu dünyaya adım atması onu birçok kamın gözünde yabancı kılıyordu. Hoş, Belenbaz sayesinde açık görüşlü olan bazılarına kendisini kabul ettirmişti. Yine de kat etmesi gereken hâlâ uzun bir yol vardı. Aslında gök pusatlılar olarak yürümeleri gerekiyordu bu yolu. Kaşif'in, artık neredeyse unutma noktasına geldiği gerçek adı ile Mert'in kendi yolu ise bambaşka ve dikenliydi. Dikenli, uçurum kenarında ve bataklıkların arasından geçen bir patika.
Aklındakileri Eflâtun'a aktaracak ve çırağını, onun sorularını yanıtlamaması için uyaracakken tüm bu yaşananları önemsiz kılacak bir şey olmaya başladı. Az önce manyaklı kamı içinden çekip aldıkları gök eşik tekrar açılmaktaydı.
Üçü de tartışmayı bırakmış birkaç metre ötede yarılmakta olan havayı fark etmişti. Eflâtun için bu manzaranın özel bir önemi yoktu gerçi. Zira ilkin bunu da birçok şamanın kısa bir ritüel sonunda açabileceği eşiklerden biri sanmıştı. Ancak Kâşif, ilk anlık şaşkınlığı attıktan sonra hemencecik beline davrandı. Elbette hocasının bu halini gören genç Yolhan da kendi silahlarını hazır hale getirmişti bile. Dünyadan on yedi ışık yılı ötedeki ikiz yıldız sisteminin arasındaki büyükçe bir gaz devinin yörüngesinde dolanan ayın madenlerinden elde ettiği bir karış uzunluğundaki kaması, elbette sihir barındıran bir silahtı ancak daha göze çarpan özelliği, bıçağın ağzındaki turkuaz parıltıydı.
Eşik neredeyse tamamen açıldığında karşı tarafın manzarasını da büyük oranda görebiliyorlardı ve bu manzara üçü için de yakın zamanda içinde bulundukları tanıdık bir manzaradan ibaretti. Bu manzaranın içinde beliren siluete ise en çok Eflâtun aşina idi. Sırtındaki onca kanadın sesi eşik henüz tam olarak açılmadığı halde bile dünyaya ulaşıyordu.
"Hocam?" diye inleyen Yolhan, bunun nasıl mümkün olduğunu sormak istiyordu aslında ama hangi kelimeleri seçeceğini bilemediğinden sadece korkuyla karışık bu tek kelime çıkmıştı ağzından.
"Hazır olun!" Bu sefer keskin bir emir cümlesi kullanma sırası Kâşif'teydi ve Eflâtun bile bu emri ikiletmeden kendi demir kılıcını kuşandı. "Sıradan bir yaratık değil bu. Bilinci olan cinsten!"
Tüm şamanların bildiği bir şey vardı ki çoğu ruh ve yaratık, insanların gözünden perdeli olmayan hayvanlar gibi sadece ilkel içgüdüleri ile hareket eden vahşi yaratıklardı. Cinlerin ise neredeyse tamamı insanlar kadar akıl ve bilinç sahibi varlıklardı. Bu da ikinci kısımdan olabilirdi. Ya da insanoğlu gibi, tamamen et ve kemikten mürekkep bir ırktandı ki Kâşif de ayak bastığı ilk yabancı diyarlardan birinde insansı bir halkla karşılaşmış, kazayla gidip dünyaya bir türlü eşik açamadığı için sıkışıp kaldığı o diyarda haftalarca kaçarak ve saklanarak hayatta kalmıştı. Dünyadaki insanların çoğu bile onun ölmesini isterken uzaylı bir ırktan hoş karşılama beklemesi kelimenin tam anlamıyla ahmaklık olurdu. Şimdi acuna geçmek üzere olan bu gök heyulasından sıcak bir iade-i ziyaret beklemiyor oldukları gibi.
"Belenbaz'ı ara!" diye yeni bir komut geldi Kâşif'ten. Yolhan, sağ elinde parıltılı kamasını kullanmaya hazır halde tutarken sol eliyle de cep telefonundan gök pusatın mucidini aramaktaydı. "Acilen buraya gelsin.'
Şimdi eşik tamamen açılmış, ışığın üç yüz bin yılda kat edebileceği mesafeyi tek adımda aşan kanatlı garaip, dünyaya gelmişti. Az evvel sert bir münakaşaya hazırlanan Eflâtun ve Kâşif şimdi sırt sırta verdikleri halde kendi efsunlu silahlarıyla bu uzaylı varlığa hamle etmek üzere doğru anı kollamaktaydılar.
"Hemen konum at." Yolhan, Belenbaz'ın isteğini gerçekleştirip cep telefonu uygulamasından konumlarını onunla paylaşmıştı ki sadece on saniye sonra iki adım sağında açılan eşik, kanatlı varlığın açtığından en az on kat daha hızlı açılmıştı. Eşiğin içinden çıkan kişiyse elbette Belenbaz'dı.