İçeriğe geç

EFLÂTUN - Bir Şaman Öyküsü

Bölüm 9 · 8 dk okuma

EFLÂTUN - Bir Şaman Öyküsü

Bölüm 9

8. BÖLÜM

Gök heyulası, gerekli ve yeterli olduğunu düşündüğü mesajları işgalcilere ilettikten sonra geldiği eşikten geri dönmüştü. Bunun bir muharebeye dönüşmeden sonlanması manyaklı ve gök pusatlı şamanları memnun etmişti etmesine ancak önlerinde belirsiz günler de vardı.

Varlığın dünyayı terk etmesinden sonra ilk iş olarak Yolhan'la ilgilendiler. Genç şaman ciddi şekilde güçsüz düşmüştü. Aldığı yaralar fiziksel olsa çok daha hızlı toparlardı kendisini. Ancak başka dünyanın sakini, ona kaldırabileceğinden çok daha ağır zihinsel emanetler yüklemişti.

On yedi saat sonra ancak kendine gelebildiğinde hocası Kâşif'in konağındaydılar. Artık eski hayatından kalma küçük apartman dairesinde kalmıyordu o. Üstelik dünyada yaşamak zorunda bile değildi. Mahlasını ikametgâhı ile örtüştürebilir, dilediği bütün diyarlarda kendisine yaşayacak bir yer seçebilirdi. Üstelik dünyadan ne kadar uzakta olursa olsun gerektiği zamanlarda acun toprağına adım atmak onun için herhangi bir kapı eşiğinden geçmek kadar kolaydı. Adi Cepken ve Manyak sahibi kadim şamanların Eşikardı'nda, kendine ait konaklarda yaşaması gibi o da başka bir diyarın tek sakiniydi.

Yaşadığı konak, insan hayatı için son derece elverişli ancak yerli hayvan ve bitki türleri dışında insansı vücut yapısına sahip olan ya da olmayan bilinç sahibi hiçbir tür barındırmayan bir diyarın huzur verici topraklarında yükseliyordu. Dostu Belenbaz ile adetleri olduğu üzere bu diyara da bir isim vermişlerdi. Arindegâh. İsme yükledikleri anlam ise 'özel ve güvenli yer' idi. Zira artık sayıları iyice azalmış olsa da Kâşif'in onu bulup yok etmek isteyen bağnaz şamanların ulaşamayacağı bir yerde yaşaması gerekiyordu

"İnsanın kendi gezegeni olması nasıl bir şey?" diye sormadan edememişti Eflâtun. Buraya adım attığı ilk dakikalarda etrafını hayranlık, şaşkınlık ve heyecanla izlemekten geri durmamıştı. Yaşına ve tecrübesine yakışmayacak abartılı tepkiler vermekten kaçınmak ise onun yapacağı türden ağırbaşlı davranışlar arasında yer almıyordu.

"Seni buraya misafirlik maksadıyla davet etmediğimi biliyorsundur umarım," diye hayli kaba bir cevapla karşılamış olsa da bu tavırlardan çok daha sertini hak ettiği göre son derece açıktı. En azından Kâşif'e göre "Bu yaratığın acuna musallat olmasının sebebi sensin." Bir yandan haklıydı da. Lakin Eflâtun, gök pusatı hatırlattı.

"Sizin şu bozulup duran eşikleriniz olmasaydı o siktiğimin gezegenine düşmek istemezdim herhalde." Olaylar arasında bağlamsal kuvveti tartıp bu yaşananlarda kimin daha suçlu olduğunu bir süre daha tartıştılar.

"Tartışmanın âlemi yok. Önümüzdeki probleme odaklanalım. Yolhan, daha iyi misin? O şeyin zihnine ilettiği görüntüleri anlatabilecek misin?" Genç şaman, Arindegâh'ın süngerimsi dokudaki ağaçlarından oyulmuş bir kanepede yarı uzanmış halde hâlâ ağrıyan başını ovarken Kâşif'ten ayrı tutmadığı Belenbaz'ın sorusunu kafasıyla onayladı.

"Çok fenaydı," diye başladı anlatmaya. "Gök heyulasının zihnime kazıdığı görüntüler, acunun her köşesinde olabilecek felaketleri gösteriyordu. Koca okyanuslar kuruyordu, dağlar yerle bir oluyordu. Ama en korkuncu, insanların ruhlarının adeta sökülüp alındığını görmemdi. Sadece bedenler kalıyordu geride, boş, hissiz bedenler. Tıpkı onun dünyasındaki serâvaz karkası gibi. Nasıl bilmiyorum, ama cehennem ruhunun cesedi ve ruhtan geriye kalan kıvılcımlar onun diyarındaki bir şeyi kirletmiş. Ya da bir şekilde aşağılamış, emin olamıyorum. Zihnime yerleştirdiği görüntüleri kelimelere aktarmak zor. Bana ismini açıkça söyledi bile. Ama bizim dilimizden çok farklı, telaffuz edemeyeceğimiz bir yapıdaydı adı."

Belenbaz, gencin anlatırken hâlâ titreyen sesinden ve ara sıra dalıp gitmesinden, görünenden çok daha fazla etkilendiğini çıkarıp onu teselli edebilecek birkaç söz söyledi. Lafını bitirir bitirmez gözleri Eflâtun'a kaydı. Gök pusatı keşfetmeden önce manyaklı kam olma konusunda son derece hevesliydi ancak şimdi onlardan birinin sebep olduğu bu karmaşa yüzünden kara manyaklıların bütün tehlikelere düşüncesizce dalmasının ne denli ahmakça olduğunu düşünüyordu. Eh, doğrusu bütün suçu manyaklıya atamazdı ama yine de şaman aleminde kazandığı şan ve isim sayesinde edindiği egosunu tamamen alt edebilmiş değildi işte.

"Serâvaz cesedinin sebep olduğu rahatsızlıkla ilgili daha başka ne söyleyebilirsin?" Bu defa soruyu yönelten Eflâtun'du. "Bu pisliği nasıl temizlemem gerektiğini anlattı mı?"

Yolhan derin bir nefes aldı, başını yukarı kaldırıp tavanı izledi. "Bana tam olarak nasıl temizleneceğini falan göstermedi," dedi. "Ama bir ipucu bırakmış olabilir. Gözümün önüne gelen bir sembol vardı. Onun göğsündeki sembollerin bizim algılarımıza dönüşmüş hali olduğunu sanıyorum. Bu sembol, üç halkadan oluşuyordu ve her halkanın içinde farklı bir figür vardı. İlk halkada bir ağaç, ikincisinde bir dalga, üçüncüsünde ise bir alev vardı. Bu sembol, onun diyarında bir şeyleri temsil ediyor olmalı." Cümleleri kendine ait olmadığı için kesinliklerinden de emin olamıyordu doğal olarak. Kendilerini bekleyen çok sayıda bilinmez mevcuttu.

Gök heyulasının zihinsel saldırısı sonucu yaşadığı baygınlık sırasında yaratığın, Yolhan'ın zihnine işlediği verilerin çokluğu onun bu kadar çok yorulmasına neden olmuş gibiydi.

"Muhakkak doğanın temel elementleri evrensel bir sabit olsa gerek," diye fikrini belirten Belenbaz devam etti. "Yolculuk edebildiğimiz tüm diyarların ortak özelliği insan yaşamına uygun olması ve illa ki ağaç barındırıyor olmaları. Bu bakımdan bu sembollerin bizim dünyamız için bile bir anlamı olması gerek. Denge ve istikrar meselesinin önemini zaten biliyoruz. Tamu ve gök arasındaki tüm bu mücadele hep bu iki kavramı gözetmek için. Eski kitaplarda bununla ilgili bir şeyler bulabilecek miyiz bakalım."

Böylece karar verilmiş oldu. Elbette Eflâtun'un bu meseleyi tek başına halletme teklifi kabul görmemişti. Kâşif'in kızgınlığı, aralarında geçen diyaloglar neticesinde bir nebze olsun yumuşamıştı. Yabancı gezegenlerin kudretli varlıkları dünyaya musallat olmaya başlamışsa bunun bir nedeni de kendisiydi. Belki o trafik kazasını yapmayıp komaya girmese, belki ruhunun bir parçası o komadan çıktıktan sonra bile cehennemde kalıp şamanların Bölgün dediği şeye dönüşmese bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Belki, belki, belki. Ne çok eğer vardı. Ne çok acaba sorusu. Hiçbirinin zerrece önemi olmasa da beynini kemirmeye devam edecek sorulardı.

Kaşif'in hususi gezegenindeki konakta yapılan münakaşa ile karışık toplantı uzunca bir süre daha devam etti. Heyulanın Yolhan'a gösterdiği sembollerin manasını çözmek için sezgisel bazı çıkarımlarda bulundular ki birçoğu son derece lokal ve dar bir görüşü çerçeveleyen çıkarımlardı. Koca evrenin kim bilir hangi köşesindeki gezegenin sakini, ağaç, dalga ve alev simgelerini insan ve kam oğlundan çok daha başka manalara yorabilirdi belki.

"Serâvazın cesedinden duyduğu memnuniyetsizlik bizim hislerimizle aynı olmalı," diye fikir belirten Belenbaz, açıklamasına devam etti.

Kamlar ölümüne sebep olduğu neredeyse bütün cinleri, ruh ve yaratıkları ya da insanoğlu soyundan gelip tüm bunlardan daha beter işlere karıştığı için kam elindeki demir silahın dokunuşuyla ölmeyi hak eden erkek ve kadınları çeşitli şekillerde yok ederdi. Bu kimi zaman yakma marifetiyle vuku bulurdu kimi zaman gömme yahut parçalara ayırma yoluyla.

Bazen avın birtakım organını, uzuv yahut yok edilmiş olsa bile geride bıraktığı azıcık ruhun parçalarını saklayabilirlerdi. Bunlar geleneksel büyü torbaları için, büyülü aletler ya da doğrudan şaman pusatı için gerekli materyaller olarak kullanılabiliyordu.

Örneğin başmakçı adındaki cini canlı vaziyette ele geçirmiş olan bir kam, onun sakalından en az bir tutam almadan başmakçının icabına bakmazdı. Zira herhangi bir yara yahut hastalık, bu sakaldan bir parçacık tütsülenerek hastalıklı bölgeye uygulanırsa yara hızla kapanır, hastalık iyileşirdi. Bu yüzden kamlar, bir cesedi yok etmeden evvel onun dünya için faydalı bir parçası olup olmadığını mutlaka tetkik ederdi.

"O halde neden kendisi icabına bakmadı ki?" Soru Eflâtun'dandı. "Yapması gereken tek şey ruhun kokuşmuş cesedini yakıp küle çevirmek." Cevap, heyulanın iletişime geçtiği Yolhan'dan geldi:

"Ona dokunmak bile istemiyor. Dünyasını, daha doğrusu dünyasındaki bir şeyleri kirlettiğini düşündüğü için ona el sürmenin kendi bedenine de aynısını yapabileceğinden korkuyor."

"Ayrıca serâvazın kafası hâlâ hayatta. Bu çok daha çetrefilli hallere sebep olacak. Bana kalırsa önce kafayı da öldürmemiz lazım. Yoksa nelere sebep olabileceğini biliyorsunuz."

Biliyorlardı. Kafası ve bedeni birbirinden ayrı konumlarda bulunabilen bu ruhun bedeni savaş alanında cenk etmeye devam ederken kafa da başka bir yerde istihbarat toplayabilirdi. Eğer bedenin iki parçasından biri demirden silahla öldürülürse diğer kısım çıldırıp acunda başıbozuk halde gezinmeye başlayabilir, insanlara musallat olup, becerebilirse cana bile kıyardı. Ancak çoğunlukla böyle bir şey yaşanmadan cehennemde yeni bir göreve sürülürlerdi zaten.

"Katılıyorum." Eflâtun, Belenbaz'ın bu önerisini mantıklı bularak göreve talip oldu. Ne de olsa içine düştüğü bu durumdan evvelki görevi yüzünden peşine taktığı ruhu öldüren oydu. Şimdi bedensiz kafayı da öldürmek elbette ona düşerdi.

Yine de Tamu'da gerçekleştirilecek bu görevde Belenbaz, kara manyaklının yoldaşı olma konusunda ısrar etti. Bunda biraz da önceden manyaklı bir şaman olma hevesinin rol oynadığını kabul edebilirdi. Tamu'da yaşayabileceği bir macera onun için her zaman öncelikliydi.

"Kafayı da öldürmektense ondan faydalanabiliriz," diye bildiren Kâşif, cehennemde geçirdiği yüzlerce seneden edindiği tecrübe ile aklındakileri diğerlerine anlatmaya koyuldu. Neticede ona hak verdiler ve serâvaz kafasını cehennemde bulabilirlerse onu öldürmeden buraya getireceklerdi.

Arindegâh'tan doğruca Tamu'ya eşik açmadılar. Bu da Kâşif'in saklanma yerini meraklı ve saldıran gözlerden korumak için aldıkları küçük bir önlemdi. O yüzden evvela acuna adım attılar.

Eflâtun, bu anı özel bir dikkatle izlemeye karar verdi. O da diğer bütün eski kamlar gibi eşik açmak için ritüel yapmak ve canlı iki ağacın önünde ateş yakmak zorundaydı. Eğer sadece gözlemleyerek bu gök pusatlılar gibi eşik açmayı başarabilirse kaçışlarında eskisi kadar zaman kaybetmezdi.

"Bana da öğretir misin?" Belenbaz'ın hareketlerinden hiçbir şey anlamamış, eşiği dua ve ritüel olmaksızın nasıl açabildiğini algılayamamıştı. Bu sorunun ilk kısmını dünyada sormuş, cehennemde ise sorusunu tamamlamıştı.

"Yalnızca gök pusatlılara." diye itiraz etti Belenbaz. Diğer iki pusatın hoca ve ustaları da böyleydi gerçi. Kendilerine has sırları asla diğer gruplarla paylaşmazlardı. "Bize katılırsan seni çırağım yapabilirim ama." Yüzünde müstehzi mi flörtöz mü olduğu anlaşılmayan bir gülümseme belirdi. Belki o da en az Eflâtun kadar sıra dışı bir kişilikti.

Bu söylediğinin mümkün olmadığını bilen Eflâtun, genç şamana hiçbir şey demedi. O da yalnızca Belenbaz'ın gülümsemesini taklit edip yansıttı ve Tamu topraklarında yürümeye koyuldular. Bir yandan serâvazın bedensiz kafasını nerede bulabileceğine dair kafa patlatırken öte yandan da bu gök gözlü delikanlıyı yatağa nasıl atabileceğine dair kafasındaki tilkilerle sinsi bir muhabbete girişmişti.

"Şu taraftan," diye işaret etti. Ölmüş cehennemlik ruhları azap göreceği yerlere süren Tingüden'e rastlamamış olmaları bir şanstı. Ama onunla çok defa karşılaşan Eflâtun'un, bu kadim, belki canlılığın kendisinden bile daha kadim iyenin kokusunu ta buradan alıp onun bulunduğu yönün aksine yönelmelerini sağlaması daha büyük bir şanstı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.