"Öğrenmek istiyor," diye cevapladı tam da Belenbaz'ın istediği gibi doğruca ve hiç saptırmadan. "İlk amacı kendi dünyasını kirlettiği için Eflâtun'dan intikam almaktı ki bunda hâlâ kararlı. Kirletmek sözüyle ne kast ettiğini hâlâ anlamış değilim gerçi ama yine de onun dünyasındaki bu işi kesinlikle çözmek zorundayız."
Heyecandan mıydı korkudan mı bilinmez, Yolhan sözcükler arasında sert ve kısa molalar vererek anlatmıştı ki Belenbaz onu susturmasa devam edebilirdi. Bu da yüklendiği stresin bir başka dışa vurumuydu.
Aralarındaki diyalog sabah gün doğumuna az bir zaman kalana kadar devam etti. Bu defa Yolhan'ın yüklendiği telepatik bilgi bombardımanına daha da derinlemesine girdikleri ve o sadece hocasıyla ya da Belenbaz ile konuşması gerektiğini düşündüğü için Arindegâh'taki ilk münakaşadan daha verimli olmuştu. En azından öğrendikleri -algıladıkları- bakımından.
Tüzarbak'a dair birçok gizem, üzerindeki sır perdesini koruyordu ama algısal çıkarımlar konusunda hayli yol kat etmişlerdi. Buna göre, niyeti iyi bile olsa onu bir düşman olarak belleyeceklerdi. Ki şimdiye kadar hiçbir şeye zarar vermemiş olması belki bir işaretti ancak anlayamadıkları bir strateji uyguluyor bile olabilirdi. Temkini elden bırakmadan ve olabildiğince şüpheyle yola devam etmek en iyi seçenekti.
"Evvela şu serâvaz işini halledelim, gerisine sonra bakarız," Gök pusatın mucidi konuşmayı bu sözlerle bitirdi ve Yolhan'ı Arindegâh'a yolladı. Oğlanın dinlenmesi gerekiyordu. Kendisinin de.
Eflâtun ile buluşana kadar üç saat ancak uyuyabildi. Bu birçok şaman için yeterli bir süre olsa da kafası binlerce meseleyle doluyken ve karşısında tarihin belki de en önemli meselesi varken ona değil kısa bir kestirme, sonunda Kızıl Tamu'ya yollanacağı aylar süren bir ölüm uykusu bile yetmezdi.
"Bizim kafayla uzun uzun sohbet ettik." Kara kam dışarıdan bakınca kendisi gibi bitkin görünmüyordu. Aksine tonlaması ve dinçliğiyle yeniden doğmuş gibi bir hava veriyordu.
"Neler anlattı?" diye sordu merakla.
Bildikleri kadarıyla bir serâvaz, kafası ve gövdesiyle ayrı yerlerde olsa bile birbirlerinin yaşadıklarını deneyimleyip hatırlayabiliyorlardı. Bu durumda asıl merak ettiği şey ise serâvazın kafası, dünyadan binlerce ışık yılı ötedeki o gezegende ölen bedeninin bilgisine haiz miydi? Ve şu anda ölü haldeki bedeni nerede, ne hissediyor, Tüzarbak hakkında bir şeyler öğrenebilmiş mi? Sonuncu soru son derece hayatî idi.
"Daha çok hayattayken başına gelenleri anlatmayı tercih etti. Biraz da bedenini kaybettikten sonra neler olduğunu. Gerçi delirme evresini hâlâ tamamlamamış gibi geldi bana. Ay ne yaptı biliyor musun? Beni birkaç kez ısırmaya çalıştı," deyip kahkahalarla o anları anlatmaya başladı.
Kafanın delirmiş olması zaten bekledikleri bir şeydi. İşkence labirentinde göreve sürülmüş olmasa hem dünyada hem Tamu'da çok büyük kargaşalara yol açabilirdi.
"O zaman kafayı hayatta tutmamızın anlamı yok," diye fikir belirtti Belenbaz. "Tamu'da senin kadar deneyimli değilim ama zaten öyle ya da böyle yok etmemiz gerekiyordu bunu."
Eflatun, gece boyu serâvaz ile yaşadıklarını anlatırken kafayı hapsettikleri torbadan çıkarmış, boynundan sarkan nefes borusundan tuttuğu halde serâvaz kellesini bir kukla gibi oynatarak dehşetengiz bir komedi gösterisi sergilemişti. Ancak Belenbaz, kara manyaklının bu iğrenç gösterisi karşısındaki iğrentisini açıkça belirtince (büyük ihtimalle bu davranışı yüzünden randevu şansını hepten kaybedeceğini düşündüğü için) kelleyi torbaya tekrar tıkıştırdı.
Günün sonlarına doğru tekrar Arindegâh'a eşik açtılar. Yapılması gereken şeye ortak karar vermeleri gerekiyordu. Cehennemde ve sonrasında yaşananları dinledikten sonra Kâşif kendi fikrini belirtti:
"Bana kalırsa Tüzarbak'ın dünyasına serâvaz kellesiyle birlikte gitmek gerek. Yok edilecekse kafa ve beden bir bütün halini aldıktan sonra icabına bakmak en hayırlısı olur. Ayrıca bakarsın bedeniyle tekrar temas ederse düşman hakkında işimize yarayabilecek bir şeyler alabiliriz ölü bedenden. Bu serâvazlar ajanlık yetenekleri ile biliniyordu değil mi?"
Yolhan hocasına katıldı. Ancak Belenbaz, bu fikrin daha kötü sonuçlara neden olabileceğine inanıyordu. Düşman toprağı zaten serâvazın bedeniyle kirlenmiş vaziyetteydi. En azından mekânın sahibine göre öyleydi. "Şimdi bir de bunu götürürsek Tüzarbak'ı daha çok kızdırabiliriz. Bu benim göze alabileceğim bir risk değil."
Üç gök pusatlı kendi aralarında hangi hamlenin daha doğru olacağını ve hangi seçenekten daha az zarar almış şekilde çıkabileceklerini tartışırken Eflâtun, boğazını temizleyerek konuşmak istediğini belirtti.
"Serâvaz kafayı yemiş olsa da," diye başladı sözlerine. Bu ruhun bedeninin ölümünden sonra çıldırmasıyla ilgili her analojik benzetme kullandığında gülesi geliyordu ama bu defa kendisini tutmayı başardı. "Onunla iletişim kurmayı başardım, bunu biliyorsunuz zaten. Öte yandan bedenin Tüzarbak'ın dünyasındaki deneyimlerini kafanın da hatırladığını biliyoruz ama ağzından bu konuyla ilgili laf almak çok zor. Ufak tefek bilgiler koparmayı başardım ancak yine de muhabbetin çoğu deli saçmalıklarına kayıyor."
"Kafadan yeterli bilgiyi sökmek zaman alabilir," diye itiraz eden Kâşif, "Bence bir an önce Tüzarbak'ın istediği şeyi yapmalıyız. Herifin tek derdi dünyasının temizlenmesi. Eğer cesedi oradan alırsak işi halletmiş oluruz zaten."
"Herifin tek derdi," diye itiraz etmeye başlayan Eflâtun, ilk kelimeyi özellikle vurgulayarak söylemişti. "Yurdunun temizlenmesi falan değil. Yolhan'ın anlattıklarını unuttun sanırım?" diyerek sorar gibi sonlandırdı.
Kâşif, kendi çırağının anlattıklarını elbette hatırlıyordu. İsim verdikleri yabanıl varlığının onları ve dünyayı deyim yerindeyse tarttığını söylemişti Yolhan. Daha doğrusu buna benzer bir his almıştı. Bu da Tüzarbak'ı potansiyel bir düşman olarak görmeleri için yeterli sebepti elbette.
"Ne öneriyorsun?"
"Eşik açıp dünyasına tekrar geçelim. Ancak yalan söylemek konusunda çok iyi olmanız lazım. Onu sadece yaptığımız hatayı telafi etmek istediğimize, dünyasına sadece bunun için geldiğimize ve yaratığın cesedini alıp dünyasını temizlemek istediğimize ikna etmemiz lazım. Sadece dilinle değil, düşüncelerinde de yalan söyleyebilir misin?"
Birçok manyaklı, politika konusunda son derece yetenekli olurdu. Biraz da bu yüzden seçerlerdi zaten Tamu ile Acun arasında köprü olmayı. Üçü de bir süre sessiz kaldı. Belenbaz yalan konusunda zaten hiçbir zaman iyi olmamıştı. Yolhan, deneyimlediği psişik tecavüzden sonra tekrar aynı şeyleri yaşamak istemiyor olsa da görev gereği bunu tekrar deneyebilirdi ancak zihnine duvar örnekte bile zorlanırken içinden geçenleri nasıl değiştirebilirdi ki? Belki aralarından sadece Kâşif bu işi kotarabilirdi. Ancak o bile görevin ciddiyetinin farkında olarak -her ne kadar birçok şaman onun ölmesini istiyorsa da- dünyayı potansiyel bir tehlikeye atmayı göze alamadı.
"Yani iş yine bana kaldı," dedi sonunda Eflâtun.
"Seninle geleceğim. Ama önce bana telepatik yalan konusunda ders vermen lazım. Riske giremem." Geçen seferki Tamu seyahatinde yarım kalan işini tamamlamak için tekrar Belenbaz ile gitmek isterdi ancak bir süre işten başka bir şey düşünmese de olurdu artık. Bedeninin ihtiyaçları bekleyebilirdi.
Eflâtun bu teklifi elbette kabul etti. Ancak dersi burada, Arindegâh'ta veremezdi. Eşikardı'na gitmeleri gerektiğini söylediğinde ise Kâşif'in suratı düşmüştü. Daha önce bir kez ölmüş birisi olmanın ötesinde, ruhunun bir parçası cehennemde binlerce sene işkence çekmiş birisi olarak ölmekten, daha doğrusu bağnaz şamanlarca idam edilmekten korkmuyor olsa da yalan hususunda hâlâ endişeliydi.
Arindegâh'taki toplantıyı nihayete erdirdikten sonra bir kez daha bu dünyayı terk ettiler. Eşikardı'na açılacak geçidi Eflâtun'un halletmesi dava doğru olacaktı. Zira ihtiyarların ne derece ihtiyatlı davrandığından emin olamıyordu. Bir şekilde Kâşif'in açtığı eşiği sezebilirlerdi. Büyük bir tehdit söz konusu olmasa da Yerbüker gibi efsane kamların inadı sert olabiliyordu.
"Senin konak kadar, pardon, senin gezegen kadar gösterişli değil ama," diye Eşikardı'ndaki küçük mekânını tanıtmakla başladı Eflâtun. Gerçekten de dünya üzerindeki orta halli bir müştemilat ile eşdeğer olabilirdi. "Yine de işimi görüyor."
Geyik muhabbetini daha fazla uzatmadılar. Zira ikisi de birbirinden pek hazzetmiyordu. Eflâtun, zihnini nasıl boyunduruk altına alabileceğini öğretmeye başladı, Kâşif ise heveskâr bir öğrenci gibi dinliyordu onu. Gerçi düşüncelerini bile manipüle ederek telepatik yalan söyleyebilen birisine nasıl güvenilirdi bilmiyordu ama...
"Öğrenip öğrenemediğimi test edemeyeceğiz elbette. Bunu en baştan düşünmemiz gerekirdi." Kâşif, o kadar çalışmanın boşa gittiğini düşünerek hayıflandı.
"Neyse ki zeki bir hocan var. Onu da en başında düşünmüştüm." Eflâtun, nasıl bir planı olduğunu anlatmaya başladı. "Seni ikizimle tanıştırmamıştım değil mi?" Yüzündeki gülümsemenin ne manaya geldiğini anlayamadı. Sadece sorar gibi kaşlarını kaldırarak bir bakış atmakla yetindi.
Birkaç saniye sonra Eflâtun, gürültülü ve boğuk bir ıslık çalmaya başladı. Büyü Kepit'in, Eşikardı'nın daima sarhoş bir alacakaranlıkla aydınlanan göğünde yükselen ıslık bir süre daha yankılandı.
Kâşif ses dalgalarının görünür ışık spektrumuna geçip bir renk cümbüşü halinde pencereden çıkışını görmüştü adeta. Ancak bu, birkaç saniye sonraki manzarayla karşılaştırılınca hiçbir şeydi.
Ev kapısı yürek hoplatan bir gümbürtü ile çalınmaya başladı. Bunun, kendisini öldürmek isteyen kamlardan biri olduğunu sanan Kâşif, bir an eşik açıp burayı terk etmeyi düşündü ancak bir an sonra bunun mantıksız olacağına karar vererek Eflâtun'un kapıyı açmasını bekledi.
"İşte ikizim karşında" diyerek içeri giren silueti takdim etti. Ancak Kâşif'in anladığı kadarıyla bunda ufak bu yanlış anlaşılma vardı. Zira kapının ardında Eflâtun'un ikizim dediği kişi yoktu. Orada sadece iki ayağı üzerinde durmuş evin içindekileri gözetleyen bir boz ayı duruyordu. Ancak asıl şoku Eflâtun ve hayvanın sarılmasıyla yaşadı.