Genç gök pusatlının yüzünün kızarması utançtan mı kaynaklanıyordu cehennemin zehirli ve elbette yangın havasından mı, onu sadece kendisi bilirdi. Ancak Eflâtun'un kutusuna olan merakı, boşuna yapılacak bir randevuyu kabul ettirecek kadar yoğun muydu onu bilemiyordu işte.
Kara manyaklıların türlü çeşit sırları ve yöntemleri olduğunu biliyordu. Kim bilir koca cehennem bekçisinin yollarından çekilmesini sağlayacak nasıl bir tehdit vardı o kutuda? Bunu çok fazla kurcalarsa hiç istemediği, hiç ilgisini çekmeyen ve asla Eflâtun'un umduğu şekilde bitmeyecek bir randevuyu bile kabul edebilirdi. Önündeki problemlere odaklanarak içinde bulundukları ana dönmeye yoğunlaştı.
Fizikî karanlığın içinden peyda olan Yog Körüt bekçisi, Belenbaz'ın anlam veremediği bir şekilde geri çekilip üstüne bir de serâvazın gerçekten de buralarda olduğunu haber vermesinden sonra labirent yolları arasındaki yürüyüş bir süre daha devam etti. Cehennem, Tamu, Erlik Hanlığı, yeraltı dünyası... Adına her ne denirse densin, buradaki zamanı ancak bu gibi belirtisiz zaman zarfları ile anlatabilirdi. Belki geçirdikleri zamanı nefes alıp verme sayısına göre hesap etse çok daha isabetli olurdu ki Tamu diyarındaki bu stresli yolculukta alıp verdiği nefes sayısı bile normaldekinden çok daha fazlaydı.
Cehennemdeki belki binlerce farklı işkence bölgesinden biri olan bu labirentin korku, çığlık, pişmanlık sözleri, yakarış ve küfür ile yankılanan sokaklarındaki yolculuğun en azından bu kısmındaki sonuna geldiklerini müjdeleyen Eflâtun, biraz ilerideki işkence temsilini izlemeye başladı.
Otuzlarının son deminde gösteren pala bıyıklı, bıçkın yapılı bir adamın kâbusu idi bu. Kısa süre sonra aradığı serâvazın bu kâbusun bir aktörü olduğunu anladı. Bedenini biçtiği başıbozuk, zamanın isyancılarından olup uzunca süre kaçak yaşayan bir kabadayının, yaşarken düşünde sık sık gördüğü gibi kesilen başını temsil ediyordu.
"O olduğundan emin misin?" diye sordu Belenbaz yine de. O da bu tiyatroyu korku ve ilgi karışımı duygularla izliyordu. Korkuyordu, bunun sebepleri arasında uzun zaman sonra yine cehennemde fiziksel olarak bulunuyor olması vardı elbette. Bir de herkes boynunun vurulmasından korkardı zaten. Ama son raddeye gelmişlerken bu kâbusun bir öznesi olmaya niyeti yoktu. Eflâtun'un efsunlu içkisine güvenerek cehennemin zehirli havasından derin bir nefes çekip korkusunu bastırmaya çalıştı.
"Evet o olduğuna eminim. Daha öncesinde başı ve gövdesi birken de görmüştüm," diye yanıtladı Eflâtun. "Sen hazır mısın?" Birazdan cehennemin ortasında kopacak kavgayı kast ediyordu elbette.
Belenbaz kınındaki kılıcı okşadı. Başını bir kez eğdi ve manyaklıyı onayladı. Eflâtun da kendi silahını kuşanmıştı.
"İşaretimle saldırıyoruz," diye bir talimat daha verdi. Başıbozuk bir serâvazın kafasını derdest etmek zordu. Erlik Han'ın emriyle cehennemin kuytu bir köşesine sürülüp sonsuz bir döngünün içindeki rolünü oynamak zorunda olan bir başıbozuğu boyunduruk altına almak çok daha zor olacaktı.
Namütenahi devam edecek olan kâbusun ortasına daldılar. Eflâtun kendisinden son derece emin şekilde hareket ederken Belenbaz her an bir yerden cehennem bekçisi çıkıp kendilerini yakalayacak, Erlik Han'ın huzuruna çıkarıp Tamu'nun düzenini bozmak suçuyla suçlayacaklarmış gibi hissediyordu. Gerçi bundan birkaç gün önceki amacı da yargılanmak dışında tam olarak buydu. Tanrı Erlik ile bizzat görüşmek. Ama ondan randevu almak öyle kolayca halledilecek bir şey değildi işte.
Öyle olmadı ancak güçlü bir muhalefetle karşılaştılar. Sadece serâvaz ve kâbusun diğer figürleri değil, işkencesini çekmekte olan ruhun bizzat kendisi de katılmıştı tozu dumana katan bu çarpışmaya. Belli ki zamanında İstanbul sokaklarını korkuyla inletmiş bu kaldırım ağası en az cehennem yerlileri kadar güçlü çarpışıyordu.
Belenbaz'ın kılıcına çıplak elleriyle karşı koyuyor, artık onun için de son derece zararlı olan demir kılıç, eski bitirimin ellerine değdiği yerden kor alev avuçlamışçasına duman yükseliyordu. Buna rağmen korkup geri çekilmeyen bitirim, aksine daha bir hırsla saldırıyordu şamana.
"Ne yapacağım?" Eflâtun'a akıl danışmasının sebebi, serâvazı bir amaç uğruna yakalamak istemelerine rağmen bu günahkâra müdahale etmenin zinhar yasak olmasıydı.
"Ölme yeter," diyebildi Eflâtun da. Bunca zaman Tamu'ya girip çıkan, belki yüzlerce kez cehennem yerlileri ile çarpışan kara kam, ilk defa cezasını çekmekte olan bir ruhun karşı koyduğunu, daha doğrusu kendi cezasından sıyrılıp olaya dahil olduğunu görüyordu.
"Hiç niyetim yok," deyip kılıç sallamaya devam eden Belenbaz, tam kılıcını kabadayının iyice yanık kokmaya başlayan ellerinden kurtarıp ona gerçekten zarar verebileceği bir hamle yapmak üzereydi ki bir anda duruverdi. Hareketine devam etse kılıcı cehennemliği kesecek ve yapmaması gereken şeyi yapmış olacaktı. Günahkâr, hareketsiz durduğu yerde şamanın gözlerine baktı:
"Ne olursun uçur kellemi," dedi minnet ve beklentiyle. "Beni yok et!"
Belenbaz, cehennemliğin yalvarışı karşısında bir an duraksadı. Kılıcı, titreyen ellerinden neredeyse kayacak gibi olmuştu. Cehennemlik, gözlerinde pişmanlık ve çaresizlikle bakarken, genç şaman bir an için ona acıdı. Ancak, bu nasıl olabilirdi? Bildiği kadarıyla burada cezasını çeken ruhların öz farkındalığı olmaz, sadece kendi vicdanına odaklanırlardı.
Elbette Belenbaz biliyordu ki Erlik yasaları sertti ve buradaki herhangi bir ruhun cezasını yarıda kesmek, onların işini daha da zorlaştıracaktı. Yine de merakına yenik düştü ve adama nasıl olup da cehennemde sonsuz işkencesini çekmekte olduğunun farkında olduğunu sordu. Bir an için Eflâtun'un bile etrafını sarmış üç cehennem yerlisiyle savaşmayı boş verip onlara odaklandığını sandı.
"Buradan kurtulmanın yegâne yolunun yok edilmek olduğunu biliyorum," diye cevapladı. "Ne olursun kurtar beni bu azaptan!" Belenbaz bir an için kılıcını adamın boynuna indirse neler olacağını hayal etti.
"Sakın ha!" Eflâtun, gök pusatlının içinden geçirdiklerini duymuş gibi cevaplamıştı ancak o uyarmasa bile Belenbaz biliyordu bu eski kabadayıyı yok etmemesi gerektiğini. Her ne kadar içinde bir yerde bu adama acımış ve onun isteğini kabul etmek istemiş olsa da bunun sonuçlarının kendi açısından çok fena olacağını çok iyi biliyordu.
En iyisi, hâlâ ağlayış ve inlemeler eşliğinde yalvararak demir kılıçla yok edilmek isteyen günahkârı görmezden gelmekti ki Eflâtun, üç kişiyle boğuşurken düşünmek için hiç zamanı yoktu.
Onu köşede terk ederek kılıcını olanca gücüyle savurduğu halde Eflatun'u çevreleyen serâvaz ve Tamu ruhlarına daldı. Bir tanesinin kellesini tek hamlede koparmış, onu varlık âleminden silmişti bile. Demir kılıçla kesilen cin artık hiç olmamış gibiydi.
Serâvaz kafası da temsil gereği omuzlarına konduğu kukla bedeni kontrol ettirerek savaşmaya çalışıyordu. Belki geçici, düşük kalite bir beden olduğu için belki de kendi bedeninde ayrı düştüğünden beri çıldırdığı için doğru düzgün dövüşemeyen serâvaz, yalnızca umutsuz yumruklar sallayıp deli gibi boğuşmaktan başka bir şey yapamıyordu. Ancak diğer cin, bir yandan tehditler savurup bir yandan da dövüşüyordu. Yine de bu iki şamana karşı neredeyse hiç şansı yoktu.
Uzunca bir dövüşün ardından ikinci cin de yok edilmişken Eflâtun, birkaç adım geri çekilip sağlam bir yüksek tekme atarak serâvazı eğreti bedeninden ayırdı. Geçici bedeninden kopan kelle ise doğruca Belenbaz'ın kucağına düşmüştü.
Hiç vakit kaybetmeyen Eflâtun, sırt çantasından deri bir torba çıkarıp gök pusatlının yanına vardı. Bu torba da elbette çeşitli efsunlar barındırıyordu. Serâvaz kellesini torbanın içine koymasını istediğinde bunu yapmadan önce bir an serâvaz ile göz göze geldi. Işıltısını iyice kaybetmiş gözlerde tek gördüğü şey delilikti.
Saçlarından tuttuğu kelleyi torbaya bıraktı. Eflâtun torbanın bağını sıkıca bağladı. Şimdi sadece Belenbaz'ın o eşsiz yeteneği ile hemencecik bir eşik açıp dünyaya dönmeleri gerekiyordu.
Belenbaz, kılıcını tekrar kınına yerleştirdi ve derin bir nefes aldı. Az önce yaşadıkları çatışma onu oldukça zorlamıştı. Eflâtun ise yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle Belenbaz'a bakıyordu.
"Şimdi zaman kaybetmeden geri dönmemiz gerek," dedi Eflâtun. Torbayı içindekini iyice rahatsız etmek istemiş gibi sallayarak sırıtıyordu.
Belenbaz, cehennemin kaotik atmosferinde bir an bile olsa rahatlamak için gözlerini kapattı ve içindeki gücü toplamaya çalıştı. Kendine geldiğinde, elini yere doğru uzattı ve konsantre oldu. Eşsiz yeteneği olan eşik açma yetisini kullanarak, dünyaya giden bir geçit oluşturmaya başladı.
Yer, sanki bir bıçakla kesilmiş gibi yarıldı ve önlerinde parlayan bir ışık belirdi. Geçidin öteki tarafında, cehennemin karanlık ve sıcak atmosferinin aksine serin ve aydınlık bir dünya görünüyordu. Belenbaz ve Eflâtun, geçidin içinden geçerek kendilerini tekrar dünyada buldular.
Dünyanın ferahlatıcı havası, Belenbaz'ın ciğerlerine dolarken rahat bir nefes aldı. Eflâtun ise torbayı sallamaya devam ediyordu. İkisi de geri dönmenin getirdiği güven hissiyle biraz daha rahatlamışlardı.
"Başarılı bir operasyon oldu," dedi Eflâtun, torbayı bir tam tur havada döndürerek. "Seninle çıraklığında karşılaşsam manyak kuşanman için her şeyi yapardım."
Gözünü cilveli bir tavırla kırptı. Genç şaman ise bunu yine görmezden gelmeyi seçti ancak bir noktada bu tavırları bunaltıcı olmaya başlarsa sert bir tepki vermesi gerekecekti. Şimdilik önlerindeki uzaylı yaratık problemini aşmaları gerekiyordu.
Arindegâh'a, Kâşif'in hususi saklanma gezegenine hemen geçmeleri gerekmiyordu. Kim olsa cehennemde geçirilen belirsiz süre boyunca bedenen ve fiziksel olarak güçsüz düşerdi. Ki buna sadece Tamu'nun zehirli atmosferine maruz kalmak bile yeterdi.
Belenbaz, Eflâtun'un son teklifini de ısrarla reddederek onun evinde kalmayacağını söyleyip kendi evine yollandı. Gerçi serâvazın kellesini onda bırakmak ne kadar güvenli diye bir an düşünmüştü ama boş bir şüpheden başka bir şey değildi bu. Elbette bilinçaltının en karanlık dehlizlerinde Eflâtun'la birlikte gecelemek için bahaneler aramıyorsa.
Belki bin yıldan daha uzun bir zaman sonra yeni bir pusat keşfederek tüm geleneği, töreyi adeta baştan yaratmış olunca üzerine aldığı sorumluluğun yükünü sık sık hissediyordu omuzlarında. İlkin bu gök pusat olayı basit bir mevzu gibi başlamıştı. İmal etmeye başladığı pusatın adı Adi Cepken olacaktı ama sadece hammaddelerinin, bazı parça, aksesuar ve süslerin menşei adımlayabildiği diğer diyar ve boyutlar olacaktı o kadar.
Sonunda yalnız başına kalabildiğinde düşüncelerine hücum eden cümlelerin ana konusu bunlardı. Şimdilik sadece Yolhan vardı yanlarında. Ancak bazı çırakların gök pusata bürünmek niyetinde olduğunu hem işitiyor hem de bu çırak adaylarının kimisi onu bulup yakasına yapışıyordu kendisine hocalık etmesi için. Ama o da henüz otuzlarına bile gelmemiş çok genç ve deneyimsiz bir şamandı. Potansiyel bir çırağa öğretebileceği bir şeyi olduğunu düşünmüyordu. Gök eşiğe ve gezip isimlendirdiği, az da olsa hakkında bildiklerini kayda geçirdiği diyar ve boyutlara dair bildiği azıcık şey, başka genç şamanların hayatını riske atabileceği kadar geniş değildi.
Yine uykuya dalamadığı yatağından çıkıp kendisini dünyanın aşina gecelerine attı. Yürümek ona her zaman iyi gelmişti. Belki de sırf bu yüzden bu kadar kolay eşik açabiliyordu, kim bilir? Bir gün tanrılardan biriyle karşılaşırsa bunu sormaya cesaret edebilirdi belki.
Gecenin serinliğinde yavaşça ilerlerken zihnindeki düşünceler adeta bir girdap gibi dönüp duruyordu. Yıldızların altındaki sessizliğin içinde, zihnindeki karmaşayı yatıştırmaya çalıştı. Ayakları onu bilinçsizce, yıllardır meditasyon yaptığı ağacının altına getirdi. Doğduğu gün anne babasının onun adına diktiği bu ağaç Belenbaz için bir ağaçtan fazlası olmuştu hep. Başkası bunu bilse gülerdi muhtemelen ama bu ağacı kardeşi bellemişti o. Onun yanındayken doğanın huzuruyla dolup içindeki sessizliği dinleyebiliyor, aradığı cevaplara çok daha kolay ulaşabiliyordu.
Ağacın dalları, gece rüzgarında hafifçe sallanıyor, yaprakların hışırtısı ise adeta bir ninni gibi kulaklarına çalınıyordu. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatarak meditasyon yapmaya başladı. İçindeki huzuru bulmaya çalışırken, düşünceleri yavaş yavaş netleşmeye başladı.
Ne kadar sonra kendi içine iyice dalmışken birkaç metre ötesinden, hamam böceğinin yumuşak topraktaki ayak sesleri kadar cılız bir ses işitip gözlerini açtı.
Gerçekten de karanlığa gizlenmiş bir siluet onu izliyordu. Bağdaşını bozup ayağa kalktı, her daim kemerinde bulundurduğu demir kamayı çekmiş, karanlığa fırlatacaktı ki siluetin tanıdık bir bedene ait olduğunu fark etti. Bu Yolhan idi.
"Az daha alacaktım canını," diye sitem etti dostunun çırağına. Kendisi çırak yetiştirme konusunda şimdilik son derece netti ve Kâşif'in de bu riske girmesini istemiyordu ancak onun da kendisi gibi düşünmesini bekleyemezdi. Yine de Yolhan, Belenbaz'ı en az Kâşif kadar sayar, onu da hocası bilirdi. Zira bildiklerinin yarısı Kâşif'ten ise yarısı ondandı.
"Kusura bakma," diye bir özür dileyip doğrudan konuya girdi. "Sana bir şey anlatmam lazım. Şu Tüzarbak ile ilgili."
Ondan sürekli heyula, kanatlı ya da yaratık diye bahsetmekten ya da telaffuz edemeyecekleri gerçek adını söylemeye çalışmaktansa ona bağlamsal bir isim vermeyi uygun görmüşlerdi. Belenbaz merak ve endişeyle dinlemeye koyuldu.
"İlkin anlayamamıştım. Çünkü doğrudan kelimeler olarak konuşmamış, daha çok dolaylı çıkarımlar yapılabilecek görüntü, his ve sesler yollamıştı kafama. Hâlâ bazı seslerin ne anlama geldiğini anlamakta zorlanıyorum ama bir tanesini anladım sanırım. İçimde doğru anladığıma dair kuvvetli bir inanç var."
"Evet?"
"Sanırım onun gerçek amacını anlıyorum," diye kestirip attı bir anda ve gözlerindeki endişeyi saklamakta zorlanarak uzaklara daldı
"Yolhan, önce sakin ol tamam mı?" Kolunu delikanlının omzuna atıp onu sakin tutmaya çalıştı ancak kendisi de ani bir sıcaklık dalgasının göğsünden çıkıp bütün vücudunu sardığını hissediyordu. Ne var ki üstlendiği olgunluk gereği bu işi metanetle çözmeliydi. "Ne anladığını doğruca anlat. Hiç eveleyip gevelemeden. Tamam?"