Kâşif, karşısındaki sahneyi anlamaya çalışırken Eflâtun, boz ayıyla olan kısa ve nazik sarılmasını tamamladı. Gerçi bu karşılıklı sarılmadan ziyade kara manyaklı kamın ayıya kolları ve omuzuyla dokunması gibiydi.
Bu beklenmedik tanışma, Kâşif'in zihnindeki soru işaretlerini daha da artırmıştı. Ayının enerjisi ve varlığının ağırlığı odada hissedilirken Eflâtun, 'ikizinin' sırtını okşayarak konuşmaya başladı.
"Bu, benim ikizim," dedi Eflâtun. "Onu görünce şaşırmış olabilirsin ama ikizim derken mecazi anlamda kullanmıyorum. Gerçekten benim ruhumun bir parçası bu bedende yaşıyor. O bir yer-su iyesi. Bunun ne demek olduğunu bildiğini var sayıyorum."
Kâşif yer-su iyelerinin ne olduğunu elbette biliyordu. Doğadaki her şeyin bir ruha sahip olduğunu, bu yeni dünyaya girdikten sonra öğrenmişti. Hatta bir kez, ruhunun bölgün yanını cehennemden kurtardıktan sonra girdiği melankoli halindeyken iç hesaplaşma, belki kendini tanıma amacıyla çıktığı yolculuk sırasında yolunun düştüğü Salda gölünde, gölün iyesiyle bile tanışmıştı. Salda gölü iyesi, bölgün ruhlu birinin illa ki kötülüğe bulanması gerekmediğine dair onu ikna eden ilk varlıktı. Şimdi hafızasına hücum eden bu anılar, onu Eşikardı'ndaki bu odadan birkaç saniyeliğine azat etmişti.
Kâşif, Salda gölü iyesiyle olan konuşmasını hatırlayınca odaya geri döndü. Gözlerini merak ve ilgiyle yönelttiği ayıyı incelerken bir yandan da Eflâtun'un devam eden konuşmasını dinliyordu. Bu açıklama, olayları biraz daha anlaşılır kılmaya başlamıştı.
"İkizimle aramızda güçlü bir telepatik bağ var," diye devam etti Eflâtun. "Bu bağ sayesinde yalanları, doğruları ve daha fazlasını test edebiliriz. Onunla çalışarak, telepatik yalan söyleme becerilerini geliştirebilirsin diye düşündüm. Gölge'nin ayı olması, onun zihinsel kapasitelerini azaltmıyor; aksine, sezgileri ve telepatik yetenekleri inanılmaz derecede güçlü. Hoş zaten o bir ayı da değil," diyerek bitirdi sözlerini.
Yer-su iyeleri dış görünüşlerini elbette istedikleri her an değiştirebilirdi. Ancak çoğu, ruhu olduğu varlığa benzeyen, en azından onu andıran görünümler tercih ediyordu. Örneğin bir ağaç iyesi çoğunlukla yaşlıca ve tıknaz bir insan gibi görünürdü ancak sakalları yosundan, derisi ağaç kabuğu gibi görünür, gözleri yemyeşil, parmakları dalları andıracak gibi görünürdü. Yahut nehir ve göl iyeleri çoğu zaman tamamıyla su gibi berrak ve mavi olur, şekli ise su gibi her an değişirdi.
Kâşif, ayının, daha doğrusu Gölge'nin gözlerine baktığında, derin bir zekâ ve anlayış gördü. İçindeki endişe ve şüpheler bir nebze de olsa azalmıştı. Eğer bu iye gerçekten Eflâtun'un dediği kadar yetenekliyse, ona güvenmeyi denemekten başka seçeneği yoktu. Her ne kadar ruhunun bir parçası cehennemde yüzlerce yıllık deneyim kazanmış olsa da Tamu'nun dışında, bilmediği binlerce şey vardı. Zihninden geçirdiği yalan bir ifadeyi doğruymuş gibi aksettirebilme becerisi de sahip olmadıkları arasında idi.
Eflâtun, Gölge'nin yanında diz çöktü ve Kâşif'e dönerek, "Şimdi, odaklanmanı istiyorum," dedi. "İkizim senin zihnine dokunacak. Ona karşı koymak ya da onu yönlendirmek yerine, düşüncelerini serbest bırak ve onun rehberliğini takip et. Bu süreçte, yalan söyleme sanatını öğreneceksin."
Gök pusatlı bölgün, derin bir nefes aldı ve zihnini mümkün olduğunca boşaltmaya çalıştı. İyenin gözleri onun gözleriyle buluştuğunda, sanki aralarında görünmez bir enerji bağı kurulmuş gibi hissetti. Ayının zihninden gelen düşünceler ve imgeler, kendi düşünceleriyle karışmaya başladı. İlk başta bu durum onu rahatsız etti, fakat kısa sürede bu yeni duygusal ve zihinsel etkileşime alışmıştı bile. Diğerleri gibi Kâşif de kamların zihinsel tecavüz olarak nitelendirdiği şeye maruz kalmıştı. Üstelik o ve Belenbaz, sadece dünyadaki, Eşikardı'ndaki ya da Tamu veya Ucmağ'daki varlıkların değil, evrenin en ücra, en karanlık köşelerinde filizlenen yaşamların telepatik saldırısına da maruz kalmıştı.
Eflâtun, Kâşif'in içsel mücadelesini ve yavaş yavaş ayıya teslim oluşunu izlerken, "Harika gidiyorsun," diyerek onu cesaretlendirdi. Birbirlerinden hoşlanmıyor olmaları iş birliği yaptıkları sırada da soğuk ya da düşmanca davranmalarını gerektirmiyordu. Aksine hem Kâşif hem Eflâtun, bu yalan söyleme dersi süresince birbirlerine gittikçe ısınıyordu. "Şimdi ona bir yalan söyle. Zihninde bu yalanı sözcük, imge ve düşünce kalıpları ile oluştur ve bunu olabildiğince inanarak yap. Kendi yalanına inanman işin en önemli noktası."
Sadece kelimelerle söylenen yalanlar kolaydı. Yüzüne birkaç inandırıcı ifade oturtursun, sesindeki gerekli duygu tonlamalarını ayarlarsın, gerisi karşındakine kalmıştır. Ancak bunu telepatik iletişimde yapmak, işte bu gerçek bir yetenek gerektirir.
Kâşif, zihninde basit bir yalan oluşturdu: "Eflâtun şu anda bu odada değil." Bu yalanı ayıya ilettiğinde, ayının gözlerindeki tepkiyi hissedebiliyordu. Gölge, böylesine bariz bir yalanı, inandırıcı olsa bile kabul etmezdi. Eflatun, daha inandırıcı bir yalan düşünmesi için araya girdiğinde yeni bir şeyler düşünmek için birkaç saniye durakladı. Yeni yalanını beyninde oluşturduğunda Gölge gerçeklikle yalan arasındaki farkı yine anlamıştı ancak bu defa az evvelki kadar bariz bir şekilde değil.
"Güzel denemeydi ama buna çocuklar bile inanmaz," diye müdahale etmeden duramayan Eflâtun, birkaç örnek yalan söyleyerek zihinsel yalanın inceliklerini anlatmaya başladı. Bu sadece Gölge'nin verebileceği bir ders değildi.
Saatlerce süren pratik ve zihinsel egzersizler sonunda, Kâşif telepatik yalan söyleme konusunda kayda değer bir ilerleme kaydetmişti. Bu sürecin sonunda Eflâtun, "Bence yeterince hazırlandın," dedi. "Son bir kez daha deneyelim. Bu defa Gölge'yi tam anlamıyla kandırmayı başarabilirsen ne âlâ."
"Öldürülmekten korkmuyorum," diye bir düşünce seli geçirdi aklından. Hemen ardından bu düşünceyi görselleştirerek yarattığı imgeleri gözlerinin önüne getirdi. Bu imgeler, cehennemin kara güneşi, adi cepkenli birkaç şaman, özellikle Yerbüker'in sert ve çakmak çakmak bakışları ve bölgün kısmını kurtaracağı sırada cehennemde işkence edilirken gördüğü, çarpıklaşıp ıstırap ile başkalaşmış olan kendi ruhuydu.
"Şimdi, Tüzarbak'ın dünyasına gitme sırası geldi," diyerek zihinsel yalan sınavını geçtiğini belirten Eflâtun, devam etti. "Orada, öğrendiklerini uygulamamıza gerek kalmayacağını umalım."
Kâşif, kendinden daha emin bir şekilde Eflâtun'a baktı ve başını salladı. İkisi, Eşikardı'ndan ayrılmak ve bu zorlu göreve başlamak için hazırlıkları tamamlarken, içlerinde bir umut belirmişti. Bu yolculuk, sadece Tüzarbak'ın dünyasının kaderini değil, kendi dünyalarının da kaderini belirleyecekti.
Doğruca Tüzarbak'ın dünyasına geçmediler elbette. Telepatik yalan söyleme dersi sürecin sadece ilk adımıydı. Bu, tehlikeye atılabilecek spontane savaşlara, değerli büyülü malzemesi için avlanacak bir cinin peşine düşmeye benzeyen görevlerden biri değildi.
Eşikardı'nda, Eflâtun'un mekânındaki iş bitince kara manyaklı şamanın ikizim dediği ayı donundaki yer-su iyesiyle olan ilişkisini gıptayla izledi Kâşif. Daha önce ne Belenbaz'dan ne şamanların dünyasına adım attığı ilk zamanlarda kendisine rehberlik eden manyaklı şaman Kabresığmaz'dan böyle bir şey işitmişti. Yine de merakına yenik düşerek sormak istedi:
"İsteyen herkesin," diye başladı sorusuna ancak devamını nasıl getireceğinden emin olamayarak aklına gelen ilk şekilde sormaya karar verdi. "Seninki gibi, Gölge gibi bir ikizi olabiliyor mu?" Bunu ta Eflâtun ruhunun bir parçasının Gölge'de yaşadığını söylediğinde merak etmiş, sormak için uygun zamanın gelmesini beklemişti.
Eflâtun ilkin bununla ilgili bir şaka yapmakta kararsız kaldı ancak aralarındaki ilişkinin böyle bir samimiyeti kaldırmayacağı açıktı. Daha geçen gece birbirlerine düşmanca sözler söylemişken...
"Hayır," diye kısaca anlatmanın daha doğru olacağına karar verdi. "Ben ve Gölge gibi sadece birkaç kişi var. Ölüme çok yakın olduğum bir gündü. Çok fazla kan kaybetmiştim ve tepemin üstünde cadı karının teki ölmemi bekliyordu," diye anlatmaya başladı hikâyesini. Cadı karı diye bahsettiği kişi ise gerçekten bir cadı idi.
"Her neyse. Ormanın içinden Gölge'nin gelip canımı almak üzere olan cadıyı savuşturduğunu gördüm. O sırada bedenimi terk etmek üzere olan ruhumu tekrar yerine koymuş ancak küçük bir parçam onun içinde kalmış. O zamandan beri de hem dost hem yoldaşız işte."
Hikâyeyi ilgiyle dinledi Kâşif. Onu, yanlışlıkla düştüğü gök eşiğin içinden kurtardığından beri biraz daha derinden tanıdıkça önyargıları kırılıyordu. Ancak daha fazla soru sorup zaman kaybetmek istemedi. Gerçi sorsa da Eflâtun'un yanıtlayacağından emin değildi.
Evin biraz ilerisindeki iki ağacın önüne birer eşik ateşi yaktı Eflatun. Dünyaya, eşiği töreye uygun şekilde açarak geçmek istemişti. On dakika sonra iki küçük alev çukurunun tam ortasında bağdaş kurmuş, çantasından çıkardığı bir buçuk karış kadar çapı olan davulu ağır bir ritimle çalarak eşik yakarısı söylüyordu. Ancak bu defa Belenbaz'ın tavsiyesine uyup daha ayrıntılı ve uzun bir niyet duası okumuştu.
Bir an sonra iki ağacın arasındaki hava yarılmaya başladı. Buğulu bir sis perdesi olarak açılmaya başlayan eşik, kısa süre sonra keskin bir bıçakla kesilmiş gibi netti. Bir adım ileride dünyanın geceye dönmüş göğü görünüyordu.
Tam eşiği geçmek üzerelerken zihninde Gölge'nin sesini işiten Eflâtun, durup dinlemeye koyuldu. İkizi, giriştikleri görevin ne olduğunun son derece farkındaydı. 'Size faydam dokunabilir,' demişti o tanıdık derin ve bilgece sesiyle. 'Bu savaşında senin yanında olmak niyetindeyim.' Eflatun, onu istese de caydıramayacağını biliyordu. Neticede o kendisinden belki on binlerce yıl daha yaşlı bir yer-su iyesi idi.
Acun'a, Etigün Ana'nın ikametgâhına, dünyaya bir adımda geçtiler. Eşikardı'ndaki garip sessizlik de aynı şekilde sonlanıvermiş, gecenin ıssızlığında yalnızca rüzgârın ve ağaçların dansından ortaya çıkan melodi işitilir olmuştu.
"Belenbaz, Fatih'in mekânında olacaktı," diye bildirdi Kâşif. "Onu tanıyor muydun?"
"Kargışlı Fatihi'ni kim bilmez ki?" Gerçekten de sözünü ettikleri kişi, yüz yılı aşkındır bir cin sülalesinin işgalinde olup insanların gözünden perdelenen Kargışlı adındaki köyü bu cin işgalinden kurtararak eşine az rastlanan bir şana kavuşan genç bir şamandı.
Vakit sabahı vurmak üzereyken Fatih'in ikametgâhına varmışlardı. Dünyadaki hayat yavaş yavaş canlanırken şamanlar ve yer-su iyesi Gölge, diğer yoldaşları ile planları üzerinde mütalaa etmeye başlamışlardı. Olaya Belenbaz'ın isteğiyle dahil edilen Kargışlı Fatihi'nin kendilerine büyük katkısı olacağına eminlerdi.
"Dünyaya adım attığı gün uzunca bir süre hiç hareket etmedi?" diyerek kendisine anlatılanların üzerinden bir kez daha geçmek istedi Fatih. Otuzlu yaşlarının ortasına gelmişken yine de hayli genç görünüyordu.
"Üstelik toprağa temas etmekten de kaçındı. Yolhan'ın hissettiğine göre bu dünyaya dokunmanın kendisi için zararlı olmayacağına emin olduktan sonra anca temas etti."
"Ve sizden tek isteği, dünyasındaki serâvaz cesedinden kurtulmanız?" Bunun cevabını da aldıktan sonra kendi çıkarımlarını anlatmaya koyuldu. "Sadece bunlara bakarak Tüzarbak dediğinizin habis bir amaç gütmediği söylenebilir. Ama elbette yine de sizin de karar vermiş olduğunuz gibi tedbirli davranmakta fayda var," diye bitirdi sözlerini. Daha sonra kardeşi gibi gördüğü Belenbaz'a hitaben konuştu.
"Benim yardımıma ne hacet aslan parçası. Harika bir ekiple kusursuz bir plan kurmuşsun zaten." Bu defa bakışlarını hâlâ ayı donunda olmasına rağmen hacmini küçülterek Eflâtun'un oturduğu koltuğun yanına çökmüş olan Gölge'ye ve ikizi manyaklı kama yöneltti. Eflâtun ile de daha önceden kısa bir tanışıklığı vardı.
"Onun dünyasında herkesten daha fazla vakit geçirmişsin. Oraya dair fiziksel ya da ruhani neler söyleyebilirsin? Söyleyebilirsiniz..." Eflâtun, Gölge'ye kısa bir bakış atarak cevaplamaya koyuldu.
"Göğünde bizim aydan en az üç kat daha büyük görünen pembemsi bir uydusu vardı. Bence en önemli olan nokta bu. Gökyüzü de bizimkinden hayli farklıydı. Bulutları da yemyeşil görünüyordu. Açıkçası renkleri gerçekten gördüğüm gibi miydi sadece bizim gözümüze mi öyle göründü bilmiyorum." Kâşif, gökyüzünde görünen pembe gezegenin uydu değil ana gezegen olduğunu, Tüzarbak'ın dolaştığı yerin ise o pembe gezegenin uydusu olduğunu belirtti. Ne önemi olduğunu bilmese de söylemek istemişti. Bu süreçte en ufak bir ayrıntı bile işlerine yarayabilirdi.
Herkes bu konu üzerine birkaç cümlelik fikir belirttikten sonra o dünyanın ekolojisinden dolayı öyle olması gerektiğine karar verdiler. Zaten şimdiye kadar yüze yakın diyar ve boyut gezen Belenbaz ve Kâşif de Tüzarbak'ın dünyasının, gördükleri diğer yerlere göre hayli sıradan kaldığını söylemişti.
"Her neyse işte, kızıl çimenlerden, göğü yarıp geçen kayalık tepelerden, yüzlerce metre derinliği olduğunu tahmin ettiğim uçurumlardan ve iç karartıcı atmosferinden başka ne söyleyebilirim bilmiyorum."
Eflâtun'un anlattıklarını dikkatle dinleyen Kargışlı Fatihi, derin bir nefes alarak bir süre sessiz kaldı. Gölge'nin bakışları Eflâtun'unkiyle buluştu ve ikisi arasında kısa bir telepatik konuşma geçti. Gölge, Eflâtun'un hatıralarını zihninde canlandırırken, Fatih'in dikkatini çeken bir detay olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
"O dünyanın ruhani ağırlığını Eflâtun'da hissettim. Tüzarbak dediğinizi bilmem. Lakin bu dünya pek habis olaylara şahit olmuş. Felaketler görüp geçirmiş. Milyonlarca ruhun dolaştığı bir ölüm vadisine dönüşmüş." Gölge'nin konuşması, söylediklerinden bağımsız olarak bu odadaki herkesi etkisi altına alabilecek kadar derindi.
"Peki şey," diye araya girmeye cesaret edebilen Yolhan, sadece Kargışlı Fatihi ile bile aynı ortamda olsa başka çırakların heyecandan konuşamayacağını tahmin ediyordu. Kendisi de hem Gölge'den hem Fatih'ten dolayı hayli gergindi zira. "Tüzarbak'ın da rahatça eşik açabilmesi başka bir tehdit değil mi? Sadece onunla anlaşma yoluna gitsek bile ileride tekrar dünyaya geçit açmayacağı ne malûm?"
"Haklı," diye onayladı Kâşif çırağını. "Bu arada," diye hem Eflâtun'a hem Gölge'ye hitaben devam etti: "O dünya Tüzarbak dışında sadece göçememiş ruhlarla mı doluydu yoksa başka canlılar da var mıydı? Zira o koca dünyada sadece Tüzarbak varsa işimiz kolay lakin intikam peşinde koşabilecek bir ardılı varsa ve o ya da onlar da eşik açabilecekse işimiz fena."