Sabah güneşinin o keskin ışığıyla uyandım. Evde, Kenan’ın o tekinsiz sessizliği yoktu, ama havada fırtına öncesi o ağır, nemli hava vardı. Mutfaktan gelen sesler, dayım ve yengemin o telaşlı, fısıltılı konuşmalarına aitti. Yatağımdan kalkıp üzerimi düzelttim. Aynadaki yansımama baktım; artık o korkak kız gitmiş, yerine kendi savaşını vermeye hazır biri gelmişti.
Mutfağa girdiğimde, dayım bir köşede sinmiş, yengem ise ellerini birbirine dolamıştı. "Kenan gelecek," dedi dayım, sesi titriyordu. "Lütfen Ece, bir delilik yapma."
Ona bakmadım bile. "Ona söyleyin, istediği her şey hazır," dedim soğuk bir tonla. Dayımın suratındaki o şaşkın ifadeyi arkamda bırakıp pencerenin kenarına geçtim. Bir süre sonra, o tanıdık siyah arabanın sesi evin önünde yankılandı.
Kenan içeri girdiğinde mutfağa değil, doğrudan gözlerimin içine baktı. Üzerinde her zamanki gibi koyu renkli, jilet gibi bir takım elbise vardı. Az konuşan, ama her kelimesiyle ağırlık koyan biriydi. Sadece başıyla hafifçe selam verdi.
"Avukatımla görüşecektim," dedim, sesimi kontrollü bir tonda tutarak.
Kenan hafifçe gülümsedi; o gülüşünde ne bir neşe vardı, ne de samimiyet. Masaya doğru yürüdü, ceketinin önünü ilikledi. "Gerek yok." dedi, sesi odaya yayılırken. "Avukatı ben getirdim. Şartlarını kabul ettim, Ece. Üç şartın vardı, üçü de yerine getirildi. Bu ilki."
Gözleri avukatını işaret etti. O an, Kenan ile bakışlarımız birbirine kilitlendi. Birkaç saniye boyunca mutfaktaki diğer herkes yokmuş gibi sadece bakıştık. O bakışlarda bir tehdit mi, yoksa bir tür garip çekim mi vardı, ayırt edemedim.
Sandalyeyi çekip oturdum, sesimdeki güveni en üst seviyeye çıkardım. "Şartlarımı kabul etmiş olabilirsin Kenan, ama bu dosyayı imzalamayacağım."
Kenan kaşlarını hafifçe kaldırıp bekledi.
"Çünkü o dosyayı çoktan yırtıp attım," dedim, yan taraftaki çöp kovasını işaret ederek. İçinde, dünkü tartışmadan kalma paramparça olmuş kağıt yığınları duruyordu. "Bu ev zaten bana ait. Dayımın borçları veya başka bir şey... Hiçbirinin bu ev üzerinde yasal bir hükmü yok. Miras hukukuna göre burası benim. Dayım, üzerinde herhangi bir hak talep edemez."
Mutfağa tam bir sessizlik çöktü. Kenan tek kelime etmedi, sadece avukatına baktı.
Avukat, gözlüklerini yavaşça düzeltip önüne bir dosya açtı. "Yanılıyorsunuz Ece Hanım," dedi, sesi buz gibiydi. "Dayınızın borçları, anneannenizin sağlığında attığı bir imza ile 'intifa hakkı' kapsamına alınmış. Yani, mülkiyet sizin olsa bile, o borçlar ödenmediği sürece ev üzerinde tasarruf hakkınız hukuken askıya alınmış durumda. Yani; imzayı atmazsanız, ev bugün icra yoluyla boşaltılır."
Kenan, arkasına yaslanıp ellerini birleştirdi. Tek bir kelimeyle, tüm blöfümü başıma yıkmıştı.
Kenan, avukatının o buz gibi cümlesinden sonra hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini üzerimden ayırmadı. O sessizlik, mutfaktaki diğer sesleri bile yutmuştu. Hacer yenge korkudan nefes almayı unutmuş, dayım ise masanın köşesine çökmüştü. Kenan’ın o az ama öz konuşan tavrı, tüm odayı bir mengene gibi sıkıyordu.
Dosyaya baktım; "İntifa hakkı" şerhi, anneannemin hatırasına atılmış bir leke gibi duruyordu. Kenan, bu açığı bulmak için ne kadar uğraşmıştı kimbilir? Bir an için her şeyin bittiğini, o imzayı atmaya mahkûm olduğumu hissettim. Ama sonra, Kenan’ın o derin ve karanlık bakışlarında bir şey fark ettim: Sadece beni değil, bu savaşı kazanıp kazanmayacağımı da tartıyordu.
"Askıya alınmış olması," dedim, sesimi olabildiğince soğuk tutarak, "o evin senin eline geçeceği anlamına gelmez."
Kenan sandalyeden yavaşça kalktı. Üzerime doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki, odayı saran o keskin tıraş losyonu ve sigara kokusunu alabiliyordum. Hiçbir şey demeden, eğilip masadaki o yırtılmış kağıt yığınlarını işaret etti.
"Yırtılmış olması," dedi, sesi o kadar alçak ve tok bir tonda çıktı ki sadece ben duyabildim, "gerçeği değiştirmez. Ece, sen bu evden bir şekilde gideceksin. Benimle, kendi şartlarınla mı, yoksa icra memurlarıyla mı?"
Avukatı araya girdi: "Sözleşmeyi imzalamanız durumunda borçlar yapılandırılacak ve intifa hakkı şerhi kaldırılacaktır. Aksi takdirde, öğleden sonra mühürleme işlemleri başlar."
Kenan’ın gözlerine baktım. Bir oyun oynuyordu ve belli ki bu oyunun her karesini, her ihtimalini hesaplamıştı. "Bana biraz zaman ver," dedim, yüzümdeki ifadeyi bozmadan. "Bu şartlar altında imzalamak... Biraz düşünmem gerek."
Kenan gülümsedi. Bu kez gülüşünde bir küçümseme değil, bir onay vardı. "Zamanın var," dedi, saatine bile bakmadan. "Ama öğlene kadar."
Kenan arkasını dönüp mutfaktan çıkarken, dayım ve yengem birbirine bakıp rahat bir nefes aldı. Onlar için olay kapanmıştı, imzalayacağımdan eminlerdi. Ama ben, Kenan’ın mutfaktan çıkarken attığı o son bakışta başka bir şey gördüm. Sanki, o intifa hakkı meselesini bile benim tepkimi ölçmek için kullanıyordu.
Evin içinde baş başa kaldığımızda, derin bir sessizlik çöktü. Şimdi ne yapacaktım? O imzayı atmak, Kenan’ın dünyasına girmekti. Atmamak ise evi tamamen kaybetmek.
Yengemin o sinsi fısıltısını duydum: "Hadi Ece, artık akıllı ol. Kenan gibi bir adamı elinden kaçırma, kurtar bizi bu dertten."
Ona dönüp, hayatımda hiç olmadığı kadar sert bir şekilde, "Siz susun," dedim. "Bu evden gitmem gerekiyorsa, bunu sizin borçlarınız için değil, kendi şartlarımla yapacağım."
Mutfağın havası, Kenan’ın gidişiyle bir anda değişmişti. Hacer yenge, sanki büyük bir felaketin kıyısından dönmüş gibi tezgaha yaslanmış, derin bir nefes alıyordu. Ahmet dayım ise, biraz önce titreyen elleriyle tuttuğu bardağı masaya bırakıp, kendini sandalyeye öyle bir bıraktı ki, sanki üzerindeki tüm ağırlık gitmişti.
"Gördün mü?" dedi yengem, gözlerinde o sinsi ışıltıyla. "Kenan gibi bir adam bile Ece'nin karşısında geri adım attı. Bu çocuk bu işi çözecek, biliyorum. Bugün o imzayı atar, biz de bu evden kurtulup huzura ereriz."
Dayım başını salladı, yüzünde aptalca bir gülümseme vardı. "Evet, evet... Ece akıllı kızdır, ne yapacağını bilir. Kenan da boşuna zaman tanımadı ya, belli ki gönlü var kıza. Kurtuluyoruz hanım, kurtuluyoruz!"
Mutfaktaki o "yalancı bahar" midemi bulandırıyordu. Onların tek derdi, kendi borçlarını benim hayatımla ödemekti. Odama doğru yürüdüm, arkamdan gelen o boş ve sahte hayalleri duymamaya çalışarak.
Tam o sırada, Beyza bahçe kapısından içeri girdi. Omuzunda çantası, üzerinde o her zamanki havalı tavrıyla sokağın başından doğru geliyordu. Sokağın başında duran, o görkemli siyah arabayı fark etmesi uzun sürmedi. Adımları yavaşladı. Arabanın yanında, elinde telefonuyla, sanki bir heykeli andıran o soğuk duruşlu adamı gördü.
Kenan.
Beyza’nın adımları neredeyse durdu. Gözlerini arabanın yanındaki o karizmatik silüetten ayıramıyordu. Kenan’ın yüzündeki o sert ifade, üzerine tam oturan takım elbisesi ve o kendinden emin duruşu, Beyza'nın ilgisini anında çekmişti. Önce şaşkınlıkla, sonra hayranlıkla karışık bir beğeniyle bakmaya başladı. Kenan, sanki birinin onu izlediğini hissetmiş gibi başını hafifçe o yöne çevirdi. Beyza, donup kalmıştı. Bir an için aralarındaki o mesafede hava ağırlaştı, Beyza'nın gözlerinde ilk kez o "farklı" parıltıyı gördüm.
Kenan sadece bir saniye baktı ve sonra bakışlarını tekrar önüne çevirdi. Beyza ise sanki büyülü bir şeye çarpmış gibi, biraz önce kapıdan girdiği o hırçın tavrından eser kalmadan, yavaşça evin kapısına doğru ilerledi.
Evin içine girdiğinde, bakışlarında o Kenan’ı görmenin getirdiği tuhaf bir şaşkınlık vardı. Mutfaktaki yengem ve dayımın sahte mutluluğunun arasına girdi.
"Dışarıdaki adam..." dedi Beyza, sesi her zamankinden daha yumuşak ve bir o kadar da hayran doluydu. "O kim? Kenan mı?"
Yengem hemen atıldı, yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi: "Evet kızım, o Kenan! Ece'nin taliplisi, evimizin kurtarıcısı."
Beyza’nın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi; ama bu gülümseme, yengemin beklediği gibi "kurtuluyoruz" gülümsemesi değildi. Bu, o adama karşı duyduğu o ani ve tehlikeli ilginin gülümsemesiydi.
Tam o anda, kapı çalınmadan açıldı. Kenan içeri girdi. Adımları evin içinde yankılandı. Bakışları mutfaktaki herkesin üzerinden bir dalga gibi geçip, direkt benim gözlerime kilitlendi.
"Vaktin doldu, Ece," dedi, sesi bir jilet kadar keskin ve soğuktu.
Masaya doğru yürüdü, ellerini üzerine koyup hafifçe eğildi. "İmzayı atacak mısın, yoksa dayının sonunu kendi gözlerinle mi izleyeceksin?"
Sakinliğimi korudum. Cebimdeki, kimsenin varlığından haberdar olmadığı o eski zarfın ağırlığını hissettim. Anneannemin bana vasiyetle birlikte bıraktığı, Kenan’ın tüm oyununu tek bir hamlede bozacak o belgenin varlığı, içimdeki korkuyu bir cesarete dönüştürüyordu. Kenan henüz bilmiyordu ama, az sonra masaya koyacağım o küçük kağıt parçası, bu evin tapusundan bile daha ağır bir hükme sahipti.
"İmzayı atacağım," dedim, yüzümde beliren o sahte gülümsemeyle. "Ama şartlarım biraz değişti, Kenan."
Kenan’ın gözleri kısıldı. Hiç beklemediği bir şeyle karşılaşmanın getirdiği o anlık duraksamayı yakaladım.
Devam edecek