Elimdeki bisküvi, sütün içinde kırılıp parçalanırken kaldırmadan izlemeye devam ettim. Üzerindeki çikolata taneleri rengini beyazlığa verirken yavaşça dibe çöktü. Parmaklarım arasında kalan son parçayı kenara koymak yerine diğerlerinin yanına, sütün içine bıraktım.
İki gün geçmişti. Halam, diğer günler olduğu gibi iş yerine gitmişti, fakat gelmesine dakikalar vardı. Muhtemelen dışarıya çıkmamız için, yeniden ısrar edecekti. Benimle konuşmak için hâlâ ısrarcı olmamıştı fakat, gözlerindeki ima sabrının azaldığını söylüyordu. Buraya gelip onun canını böylesine sıkmak istemiyordum. Hatta yeni bir başlangıç en istikrarlı hedefimdi, fakat büyükannemin mektubu beni dibe sürüklemişti. Güvenini boşa çıkarmıştım. Önce Uriel'i sonra da onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Ve şimdi ikisi de hayatta değildi...
Kenardaki paketten yeni bir bisküvi alıp süte bandırırken kısık bir nefes verdim dışarıya. Gözlerim hâlâ acıyordu. Geceler bir kez daha dert ortağım olurken, benimle beraber kararıp benimle beraber sabahın ilk ışıklarına kurban oluyorlardı. Bisküvinin kırılmasına izin vermeden sütten çekip ağzıma götürdüm. Yavaş çiğneyişlerim evi kaplayan kapı ziliyle hızlandığında elimdekini bırakıp hemen ayağa kalktım.
Gelen halamdı. Anahtarı olmasına rağmen her seferinde zili kullanıyordu. Kapının yanına gitmeden önce hızla herhangi bir aynanın karşısına geçip kendime çeki düzen verdim. Karışık duran saçlarımı parmaklarımla tarayıp gülümsedikten sonra hızla dış kapıya ilerledim.
"Halacığım. Hoş geldin." Gülümseyip boğazına sarıldığım an elindeki poşetlerle birlikte bana karşılık verdi.
"Canım... Hoş buldum," yanıtını verdiğinde benden ayrılıp garip bir ifadeyle yüzüme baktı. Görünen oydu ki beklediğinden daha canlı bir şekilde onu karşılayışım, fazlasıyla memnun kılmıştı onu. Kenara çekilip geçişine izin verdiğimde elindekileri bana uzatıp ayakkabılarını çıkarmaya koyuldu. Hemen yanda duran pofuduk terliklerini ayaklarına geçirildikten sonra aynı yüz ifadesiyle bana döndü.
"Ne oldu?"
"Asıl ben sorayım kızım, ne oldu?"
Omuz silkip saniyelik olarak dudak büzdüm. "Bir şey yok hala, neden sordun ki?" Bilmemezliğe vurarak konuyu bastırmayı diledim.
"Ne bileyim. Yani sen... Aman neyse!" Ellerini iki yana kaldırıp başının yanında salladı. "Soruyorum işte, boşver." Oldukça yorgun gözüküyordu ve buna ek puanı, yere sürten terlikleri verdi.
İlerlemeye devam ederken ona ayak uydurdum. Somurtkan suratımla omun canını daha fazla sıkmak istemiyordum. "İşin nasıl geçti?"
"Güzel... Yaşlı teyzeler, amcalar geldi. Evrak işleriyle uğraştım. Patronun anlamsız görevleri, falan filan." Koltuğa oturup ayaklarını gerdirircesine uzattı. Parmaklarını avucuna birkaç kez bastırıp el egzersizi yaptığı sırada bendeydi bakışları. "Senin nasıl geçti? Daha iyi misin?"
"Ben iyiyim hala. Bakma ağlak olduğuma. Ben her zaman böyleyim, biliyorsun."
"Bilmiyorum." Yüzündeki tebessüm anlık olarak kırılınca bakışlarını indirdi, söz sırasında etrafta gezdirdiğim gözlerim ondan gelen yanıtla onu buldu yeniden. "Biliyorsun ki bizimkiler, sizin oralara fazla gelmezdi. En küçükleri de ben olunca bir başıma iş yapamazdım. O kadar pişmanım ki seninle daha önce doyasıya vakit geçiremediğime..."
Yüzündeki kırgınlık, kalbindeki burukluğu resmetti tuvaline. Yerimden kalkıp yanına oturduğumda biraz önce kucağına gizlenen ellerini tutup kendi ellerim arasına aldım. "Hala. Lütfen bunları düşünüp kendini üzme. Bak şimdi beraberiz, hiçbir şey için geç değil."
Bir elini avucumdan kurtardıktan sonra saçlarıma götürüp okşamaya başladı. Gözlerindeki burukluk, şefkate gebe kalırken genişçe tebessüm etti bu kez. "Biliyorum, benim deniz gözlüm." Diğer elini de çektiğinde yanaklarıma yerleşen parmakları, usulca okşadı tenimi. "Ben bir halayım. Sen, benim canımdan bir parçasın. Üzüldüğünü görünce ben de üzülüyorum. Elimden bir şey gelmeyince de daha çok üzülüyorum kızım. Ne oldu sana? Hadi söyle bana, heh?"
Yanağımdaki parmakları okşamayı bırakıp sabit kaldığı sırada yeniden tuttum ellerini. Avuç içine bir öpücük kondururken başımı göğsüne gömüp kollarımı etrafına sardım. "Ben çok büyük bir hata yaptım hala. Bana çok fazla güvenen birisini çok fazla kırdım. Onu yarı yolda bıraktım. Artık yanımda değil. Benden çok uzakta..."
Bir kolu beni sararken diğer kolu sırtımı usulca sıvazlıyordu. Kalp atışı kulağıma hafiften gelirken nefes alışıyla beraber şişen göğsü garip bir buruk huzuru bahşediyordu bana. "Her insan hata yapar. Hatasız insan mı olurmuş? Ama asıl önemli olan, bu hatayı fark edip bir şeyleri telafi edebilmektir. Eğer her şeyin farkında olup yine de olduğun yerde sayıyorsan, bu kez asıl affedilmezliğe mahkum kalırsın." Omuzlarımdan tutup beni kendinden uzaklaştırdıktan sonra gözlerime baktı. "İlk işin arkadaşından mert bir özür dilemek olsun kızım. Üzülürsün, evet. Ama sadece ağlayarak bir şeyleri geri alamazsın. Ne yaşadınız aranızda bilmiyorum, ama yarı yolda bırakma hakkında konuştun. O yolu, o seninle olmasa bile tamamlamaya çalış. Eminim ki arkadaşın bu çabanı görüp sana yeni bir şans verecektir."
Gözlerimi kapatıp yutkundum. Fazlasıyla haklıydı. Onu geriye getiremezdim belki ama hem büyükannemin hem de onun başarmamı istediği şeyi yapabilirdim. Belki Erelim bile bu çabamı görüp bana yardım edebilirdi... Fakat bu, diğer olasılıklardan bile imkansız durumdu. Onu evden yollamadan önce gözlerime bakıp söylediği sözler, dün söylemiş gibi çınlıyordu kulaklarımda. Bir Cesaret Meleği'ni bile ne hale sokmuştum. Yüksek Konsey'den benim için gelen belki de en güçlü meleği... Sırf, hiçbir zaman bulamadığım o huzuru, mutluluğu ve özgürlüğü bir ibliste bulduğum için her şeyi karşıma almıştım. Kalbim fazlaca dağınık haldeydi. Ve her şeye rağmen, Aras'ın son gülüşü hâlâ daha yakıyordu canımı. Gerçekten iyi olduğunu düşünmüştüm. Tabiatın tüm kurallarını ayaklar altına alıp, bir şeytanın iyi olabileceğini düşünmüştüm. Büyükannemin de söylediği, kalbindeki o beyaz noktayı görmüştüm fakat, o küçük zerreyle tüm siyahlığı yok saymıştım... Fazlasıyla hataydı. Meleğin insani ismini yok denecek kadar az kendime söylerken, Sekhmet'inkini her zaman kullanıyordum. Bu hareketim bile beni etkilemiş, şu anda bu halde olmamda büyük rol oynamıştı.
"Seren Hala?" Mırıltıyla cevap verdiğinde devam ettim. "Büyükannemi bana anlatır mısın?"
Sorduğum soru, odaya sis gibi inerken, alınan derin nefesle beraber şişen göğüs, onu eskilerde bir tura götürdüğüne işaretti. Vücuduma kondurduğu elleri hareketi keserken derin bir nefes daha aldı.
"Büyükannen, çok başka kadındı. Hem fazlasıyla olgun hem de çocuk gibiydi. Bu iki hali, o kadar uygun yerde, o kadar mükemmel sergiliyordu ki ikisinin aynı insan olmasına imkan dahi veremiyordu kimse... Dedeni kaybettikten sonra içine çok daha döndü. Ne zaman bir araya gelsek, buruk yanına bir perde çeker, tüm dişleriyle gülümserdi bize," sözleri arasında sırtımdaki eli usulca haraketlendi. "Sürekli resim çizerdi. Fotoğraf çekmeye aşıktı ama hepsini silerdi. Sanki aradığı bir şey varmışcasına her fotoğrafı inceler, 'Hayır,' der ve silerdi. O denli de tuhaf bir kadındı." Kıkırdadı. Nefes alışverişleri sırasında birbir sıralarını kollamadan ard arda çıkmak isteyen iki nefes, bedenini sallandırdı. Yutmaya çalıştığı göz yaşları bu sallantıda içine daha çok akarken ben de onun gibi hissettim kendimi. Genzim acımıştı hemen. Doladığım kollarımı daha da sıkarken varlığımı hatırlatıp, yanında olduğumu hissetmesini istedim. Amacımı anlamış olacak ki, aynı benim gibi yapıp kollarını sıktıktan sonra bir buse kondurdu saç diplerime.
"Keşke onunla daha fazla zaman geçirebilseydim..."
"Eminim bunu büyükannen de çok isterdi Açelya'm." Merhametli olsa da burukluğu hissedilen sesini duyurduktan hemen sonra, elini yanağıma koyarken ona bakmamı sağladı. Gözlerindeki titrek haraket yüzümde dolaşırken dudaklarını sıkıp huzur ve hüznün harmanlandığı bir duyguda portre çizdi kendine. "Ona benziyorsun... Ona çok benziyorsun..."
"Gerçekten mi?"
"Gerçek ya... Onun gibi gözlerin, burnun, bakışların... Babandan tamamen farklısın, annene de benziyorsun fakat en çok büyükannene benziyorsun." Sözlerini tamamladığında kısa bir kahkaha atıp heyecanla parladı çevresi. "Biliyor musun? O da, sen gibi uzaya meraklıydı. Doğa üstü varlıklara o kadar inanırdı ki! Öyle ki küçüklüğümde bir ara onlarla arkadaş olduğunu düşünürdüm." Yeniden güldü. "Bendeki de delilik. İşte o derece uzay ve bilim aşığı bir büyükannen vardı."
Seren Hala'mın gülüşlerine onunki kadar olmasa da gülerek eşlik ederken, beynimin arkasında anlattığı şeylerin senaryosunu kurmuştum bile. Böyle düşündüğüne göre muhakkak bir olaya kazara tanık olmuştu. Ve artık o düşüncelerde olmadığından, büyükannem bir şekilde öyle bir şey olmadığına omu inandırmış olmalıydı. Halamdan ayrılıp koltukta dik konuma geçtikten sonra sözleri devralıp, meltem rüzgarı tadındaki sohbeti devam ettirmek istedim. "İsmimi de o koymuştu, değil mi?"
"Ah, evet birtanem... Annem tüm çiçekleri çok sevse de Açelya Çiçeği'ne aşıktı. Arkadaşları ona sürekli olarak Açelya Çiçeği alırdı."
"Peki, neden onu o kadar seviyordu, bir sebebi var mı?" diye sordum daha fazlasını öğrenmek isteyerek. Her şeyin bir sebep ve hikayesi olduğunu savunurdum. Bu durumda da bir sebep ya da bir olay olduğuna emindim. İsmimi koymaya kadar itilen bu çiçek, basit bir sevgiden doğamazdı. Mutlaka ayrı bir anlamı olmalıydı. Ya da büyükannemde bir hikaye barındırmalıydı.
"Olmaz mı?" Derin bir ah çekip eğdi bakışlarını. Zamanda yolculuk yapıyor ve anılar arasından en canlılarını seçiyormuşçasına, odaklandığı noktanın her zerresini ezberlemeye çalışır göz nurlarını oynaştırıyordu. Fakat bunu yaparken bile öylesine yumuşak bakıyordu ki. Tanıdığım halam gitmiş yerine bambaşka birisi gelmişti sanki. "Açelya Çiçeği'nin bir hikayesi bile vardır. Fakat özetle, sevgiliye duyulan özlemi ve kavuşmanın imkansızlığı ifadesini taşır." Düz hizaya getirdiği dudaklarını iyice sıkarken kafasını usulca sallayıp bana döndü. "Açelya Çiçekleri'nin kokusu bile olmaz biliyor musun?"
Söylediği son söz, tuhaf bir şekilde inanılmaz derece etkisi altında bıraktı beni. Kokusu olmayan bir çiçeğin, böylesine anlam taşıması onu apayrı bir makama yerleştirmeme vesile olmuş ve belki de ismimi ilk kez bu kadar sevmiş, bu kadar sıkı sıkıya sarılmıştım. Buruk bir ayrılığın hikayesiydi adeta. Onunla bir bütün olduğumu hissederken yeniden on ay öncesine döndüm. Evde bulduğum Açelya Çiçeği, diğerlerinin aksineydi. Ve belki de bir çiçeğin taşıyabileceği en acı ve ağır koku ondaydı. Yanık kokusu... Bu çiçeğin bilmediğim, hüzün dolu hikayesine bir yenisini eklemiş, tarihine kanlı bir kırbaç geçirmiştim. Şimdi de tam anlamını gerçekten taşıyıp kavuşmanın imkansızlığını yaşıyordum.
"Neden kokusu olmaz ki?" Tüm düşüncelerimi, ölü derimin kurak topraklarına gömerken çatlayan ruhum, göz yaşlarımla ıslanmadan önce söze girip, kendimi sürüklediğim cellat baltasından kurtarmaya çalıştım.
"Bilmiyorum. Ama annem hep derdi ki, Açelya Çiçekleri'ne kendi kokunuzu verip, onları duygularınızla besleyin. Onların sevgilisi olursanız eğer, kavuşmuş olursunuz. Kendi kokunuzu yapraklarına doldurun ve hikayesini baştan yazın."
"Sanırım süslü cümleleri çok seviyordu, heh?" Dudak kıvırdım. Anıları bile bana Uriel'i hatırlatıyordu.
"Sorma!" Aniden canlanırken yakındı. "Bazen söylediği sözü anlayabilmek için, defalarca kendi kendime tekrar ederdim. Sözleri, sözler arasında öylesine saklıyordu ki! Aslında çok basit anlamları vardı. Ve bu basitliği de anlıyordun fakat kurduğu kelimeler sanki bambaşka bir şeyi söylemek istiyormuş gibiydi."
"Aynı onun gibi..."
"Heh?"
Şaşkın tınısı, kulak zarıma bir uyarı bırakırken hemen toparladım kendimi. "Bir şey yok halacığım. Kendi kendime düşünüyorum öyle."
Bir süre yüzüme baktıktan bir süre sonra boşvererek ellerini dizlerine çarpıp ayağa kaldırdı kendini. "Hadi bir şeyler hazırlayalım da karnımızı doyuralım."
Odanın çıkışına ilerlediği sırada ona seslenişimle durup bana döndü. "Hala?"
"Hım?"
Ayağa kalkıp yanına vardıktan sonra hafifçe gülümsedim. "Bugün, dışarıda yiyelim mi?"
Gözleri, ilk baştaki duraksamasını süratle geçerken hızla büyüdü. "Ciddi misin? Dışarıda? Çıkmak istiyorsun?"
"Evet hala. Hem sen de istemiyor muydun? Bu kez senin dediğin olsun." Omuz silkip mırıltı tonun yavaşça inerken gülümsedim yeniden.
"İstiyorum. Tabii ki istiyorum ama sen istemiyordun ki hiç?"
"Çıkıyoruz yani?"
Elini omzuma yerleştirip az bir kuvvette sıkarken vücut diliyle onaylayıp sesli işleve döndü. "Hadi o zaman, ben hızlı bir duş alayım, sen de hazırlan da çıkıp bir dolaşalım."
Herhangi bir şey söylemeden bakışlarla son noktayı koyduğumuzda, tam yeniden harakete geçecekti ki her zaman olduğu gibi ani düşüncelerden birisi yeniden düştü aklıma. "Hala?"
"Hıh?"
Gitmeden önce büyükannemin evine beş dakika gidelim mi?"
"Olur... Olur halacığım. Gideriz tabi."
Ve yeniden bakışlarımız imla olurken her ikimiz de haraketlendik. Odaya vardığımda Seren Hala'mın benim için aldığı birkaç parça kıyafetleri karıştırıp gözüme kestirdiğimi kenara bırakırken, üzerimdeki kıyafetlerden kurtulmaya başladım. Tenimden kayan kumaşlar serin havaya izin verirken, hoşuma giden soğukluk bir kez daha canlı hissetmemi sağladı. Soğuğun işlediği her zerreme kadar canlıydım. Canlı olduğum müddetçe her zaman bir imkanla el eleydim.
Yeni kıyafetleri üzerime giydikten sonra ceketi koluma asıp odadan çıktım. İçerideyken duyulan su sesi kesilmişti. Büyük ihtimalle de birazdan hazır vaziyette karşıma gelecek olan halam, teyzemin çocuksu ruhunu aratmayacak şekilde hazır olduğunu ve hemen çıkmamız gerektiğini söyleyecekti.
Salona geçip masanın yanına ilerlediğimde süt solu bardağı ve açık paketi alıp mutfağa ilerledim. Boşalttığım bardağı incecik akmasına izin verdiğim sudan geçirip makinaya koyarken, düşüncelerim gideceğimiz evde, kulağım halamdan gelecek herhangi bir sesteydi. Bisküvilerin ağzını sıkı sıkıya kapatıp ait olduğu rafa kaldırdıktan sonra bir bardak su içip mutfaktan ayrıldım. Heyecanlıydım. Çocukken birçok kez gittiğim eve yıllar sonra yeniden gelmiş ve birazdan bu ziyareti tazeleyecektim. Mektupta yazılan o tablonun olduğu yeri az buçuk hatırlasam da herhangi bir görseli hayali olarak bile göz önüne alamıyordum.
Bir zamanlar, mutluluğumu zirveye çıkaran kişinin şu anda en dibe batışımın sebebi olması, tüm organlarımı demirli telle parçalamışçasına canımı acıtıyordu. Beni görev için kullandığını düşündüğüm kişinin, aslında mutluluğum için acılar içinde sustuğunu bilmek o demir teline cehennem sıcaklığını vermiş ve her yanımı kavuruyordu.
Düşündükçe çok daha iyi anladığım olaylar her saniye artmaktan vazgeçmedi hiç. Büyükannemi böylesine seven ve sahiplenen melek, hiçbir şeyi bilmediğim zamanlarda içine gömdüğü hüznünü belli etmemek için, canının yanacağını bile bile kahve içip ayrılmıştı bir zaman yanımızdan... Ve şeytan onun bu haraketini bile bana koz oynamıştı. Naime Altay isminin geçtiği her yerde böylesine durgun oluşu bile çektiği ve içinde tutmaya çalıştığı acının gözlerinden feryat ettiği haliydi.
Her ikisinin de ölümüne sebep olan şeytandı... Büyükannem için bile ona kin kusmak istiyordum. Ama Uriel'in ona gösterdiği merhamet sinir bozucu şekilde durduruyordu beni. Onu böylesine seven melek, ölümüne sebep olan şeytanı affediyorsa, henüz bir araya gelmemiş yapboz parçaları var demekti. O ölüm basit bir kaza olamazdı.
"Ben hazırım!" Kapının yanından yükselen sesle uzun süredir buluşmayan kirpiklerin birkaç kez hızla buluşurken ayağa kalktım. Halam heyecanla bana bakarken, hayalindeki hala-yeğen gezisini gerçekleştirecek olmanın verdiği mutluluğu, çehresinde tablo yapmıştı.
"Ben de hazırım," derken hızlı adımlarla yanına vardım. "Hadi gidelim."
"Hadi!" Heyecanı her yerinde açık bir kitap gibi okunuyordu. Kendimi farklı hissediyordum. Ve bu durum biraz da kötü gelmeye başlıyordu. O bu kadar mutluyken, anlamadan yapacağım bir haraketin ya da sözün onu üzmesinden çekiniyordum.
Evden çıkıp araca yerleşirken, halam yemek sonrası planlarını anlatmaya ve karar için bana sorular sormaya başladı. Dudaklarımdan çıkacak her sözü kırk kez tartıp, dilime öyle sürüyordum.
Büyükannemin evi kendini belli ettiğinde kalp ritmim yoğun mesaiye kaldı. Kararmaya başlayan havanın da etkisiyle çok daha esrarengiz ve etkileyici gözüken ev, tam olarak onları yansıttı bana. Bir kez daha sinir bozucu bir özlem kapımı tıklatırken, Aras'ın karşısına geçip haykırmak istedim. Onu evden kovduktan sonra birkaç kez geri gelmek için benimle konuşmaya çalışmıştı. Fakat o zaman bile Sekhmet'liğinden ödün vermemiş gibiydi. Hiçbir zaman affetmeyecektim. Nasıl yapardım ki?
Araç, evin bahçesine girdiğinde, betona desen olan tahtalı ev daha da ihtişamla bize hazırlamıştı kendini. Bir yandan hızlanan kalbim, diğer yandan da damarlarımdaki akışı yavaşlatmıştı. Biriken kan, bir anda patlak verip etime dolacak gibiydi. Derimin altı alev gibiydi.
Araçtan çıkıp evin kapısına vardığımızda çantamdaki anahtarı alıp kapıyı araladım. Birkaç adım atmıştım ki gölgenin indiği duvarlar aniden aydınlandı. Seren Hala'm gittiği noktadan yanıma doğru gelirken masumca gülümsedi. "Ben, benim odama çıkıyorum. Biraz da anılarıma merhaba diyeyim."
Başımı sallayarak onu onaylarken yutkundum. Kendimi bir an için onun yerine koyduğumda çok daha ayrı şekilde acıdı kalbim. Anne yoktu. Baba yoktu. Ağabey yoktu. Abla ayrı bir diyardaydı ve bu tarafla hiç ilgilenmiyordu bile. Bir zamanın mutlu aile tablosu, şimdi bir yıkılışın ta kendisiydi. Tamamen yapayalnızdı... Halamın, bana gösterdiği ilgiyi şimdi daha iyi anlayabiliyordum.
Filizlenen burukluğuma bir perde çekip salona doğru ilerlediğim sırada o duvarı aradı gözlerim. Geniş odanın girişine geldiğimde elimi duvara götürüp avucuma değen mandalı indirdim. Elmas görünümlü süslerden oluşan avize tüm odaya ustaca ışık verirken, hemen karşıdaki duvarda asılan koca tablo bana göz kırptı. İki balığın birbirine sarılışından oluşan tablo, yanına vardığımda daha da belirginleşmişti. Balıklar Yin Yang'ı oluşturuyordu. Başlarının üzerindeki noktalar sembolu tamamlarken, vurulan fırça darbeleri çok ayrı bir hava katmıştı. Düşündüğümden çok daha büyük bir tabloydu. Çok fazla etkileyiciydi...
Kolumu kaldırıp parmaklarımı değdirdiğimde tozlanmaya başlayan cam, temizlik zamanının yeniden geldiğini hissettiriyordu. Avucuma çekiştirdiğim kazağın koluyla dikkatli bir şekilde silmeye başladım. Fazla birikmemiş tozlar camdan ayrılırken iyice parlayan tabloda karanlık kalan tek kısım üst yerlerdi. Parmak uçlarımın üzerinde yükselip yetişebildiğim her yere uzandım. Basit de olsa bunu yapmak beni çok mutlu etmişti.
Temizlenen tabloya yeniden baktığım sırada siyah balığın olduğu kısımda gözüme ilişen bir yansıma ilk başta normal gelse de daha dikkatli baktığımda almış olduğum nefese engel olup boğazımda tuttuldu. Yansımada kendini belli eden simanın halama ait olduğunu düşünmüştüm ama kesinlikle yanılıyordum. Tamamen bambaşka birisiydi.
Hışımla arkamı dönüp kendinden emin bir şekilde bana bakan kadına baktım. "Sen kimsin?" Biraz yüksek biraz da tedbirle söylendim.
"Seninle böyle tanışmak istemezdim Açelya," derken dudağının ucunu yukarıya hafifçe kıvırdı. İsmimin benden önce söylenmiş olması, bizden biri olmadığına işaretti. Heyecan bulutu oksijenimi kısıp kendi havasını ciğerlerimle buluştururken konuşmaya devam etti. "Benim adım Esme. Çok uzun bir süredir bu evin korumasını yapıyorum. Dün geldiğinizde de buradaydım. Seni izledim. Ve düşündüm ki, bence artık tanışmalıyız."


