İçeriğe geç

EBYAZ

Bölüm 5 · 11 dk okuma

EBYAZ

Bölüm 5

Takım

Kapüşonunu kafasından indiren Aras, ince ince yağan yağmurun sıcak tenine karışmasına izin verirken kıstı gözlerini. Fakülte hemen karşısında duruyordu, ama içeriye girebilecek cesaretini kaybetmişti. İlk kez tattığı bu duygu, onu garip bir şekilde heyecanlandırsa da diğer yandan geriyordu da. Kendisine bir görev olarak belirlediği bu birlikteliğin yeniden sağlanması için bunu yapmak zorundaydı.

"Basit düşün," dedi kendi kendine. Meleğin yaşadığını ona söylemelisin. Bunu öğrenmeli. Adım atacağı sırada yeniden durdu. "Ne yapacaksın? Uriel yaşıyor, bana inan. Onu bulalım mı diyeceksin?" Dişlerini sıkıp sessiz bir küfür savurdu kendine. "Çok da inanacak ya... Kendi kibrim için, onu çektiğim tuzaktan sonra artık inanır mı sanıyorsun? Hiçbir söylediğine inanmaz artık, Aras." Düşünceleri içten içe onu yiyip bitirirken yumruğunu sıktı. Çehresine eklenen alayı tebessüm, bu kez kendisineydi. "Gülünecek haldesin. Ne ara, bu kadar korkak oldun sen?" İç dünyasına ardı ardına eklediği düşünceler, onu iyice sinirlendirmeye başlıyordu artık. Derin bir nefes aldığı sırada hızla ilerlediği merdivenlere saniyeler içinde tırmanıp, giriş kapısını hızla ittirdi. İçerideki hava her ne kadar dışarıya göre daha sıcak da olsa bedenine çarpanlar üşütüyordu onu. İçinde bir yerlerde haraket eden bir şey onu fazlasıyla yoruyordu. İnsani faliyetler ilk kez böylesine ele almıştı onu. Öyle ki avuç içlerinde oluşan ter, boynuna kadar taşınmış gibiydi.

Bal rengi gözleri iyice kısılırken etrafı taradı. Herhangi bir şey hissedemiyordu, fakat yakınlardaki yoğun bir enerji, oldukça etkiliyordu. "Sen misin Açelya?"

Harakete geçip merdivenlere doğru ilerlediği sırada duyduğu konuşma sesleriyle durdurdu kendini. Herhangi bir faliyet göstermeden önce duyduklarına yoğunlaştı. Bir süre bekledikten sonra kalabalığın arasından ayırt edebildiği sesler tatlı bir telaşa sürüklerken, tam harekete geçeceği saniye yeniden durdu. Ciddi ve suratsız olmamalıydı. Her zamanki gibi hiperaktif ve eğlenceli bir tip olarak gözükmeli, herhangi bir negatifliği belli etmemeliydi.

Çenesini birkaç kez haraket ettirip yüz kaslarını oynattıktan sonra artık hazır olduğuna emin bir şekilde ilerledi. Kantinin yakınlarındaki masalara doğru aldığı rotasını Özge ve Oğuzhan'ı gördüğü anda değiştirip, yanlarına yürüdü. Özge, uzun zaman sonra gördüğü ve Açelya'nın gelmeyecek dediği Aras'ı gördüğünde ilk başta şaşırsa da daha sonra sevinçle dürttü arkadaşını.

Aras, kızın yüzündeki ifadeyi yakalarken sahip olduğu kırıklara bir yara bandı yapıştırdı adeta. Onu, hatta onlarla olmayı gerçekten özlediğini kendisine itiraf edemeden yapamadı. "Gençler!" diye atıldığında masalarına hafifçe vurdu.

Özge, bir an bile beklemeden ayağa kalkıp havaya kaldırdığı kollarını Aras'a sardığında, aldığı sıcak sarılışla daha da mutlu oldu. Hemen ardından ayağa kalkan Oğuzhan'la da tokalaştıktan sonra boş koltuklarda yerlerini edindiler.

"Hani gelmeyecektin sen?" dedi Özge.

İblis, bir an için afallasa da belli etmek istemeyerek arttırdı gülüşünü. Belliydi ki bu konuyu Açelya ile konuşmuşlardı. "Hoş buldum, canım. Ben de sizi özledim." Bakışlarını Oğuzhan'a çevirirken hissettiği yoğun enerjinin kaynağını daha iyi anlıyordu artık. Açelya'nın yanına çok kez gitmeye çalışmıştı, fakat olaydan sonra Oğuzhan'la ilk karşılaşmalarıydı bu. Hissettiği enerjinin aynısını onun da hissettiğine emindi. Ve bu düşüncelerini doğrulayan en belirgin kanıtsa, genç adamın alnındaki ter damlalarıydı. Ne kadar eğitimli olduğunu bilmese de Aras'ın insan olmadığını anlayabilecek kadar bilgili olduğundan emindi.

"Hoş geldin tabii, hoş geldin de... Ne bileyim Açelya öyle söyleyince..." Toparlamak istercesine söylendiği mırıltılar, bir kez daha tebessümle güldürdü Aras'ı. Çok sevdiği masum ve şaşkın hali hâlâ daha üzerindeydi.

"Aslında gelmeyecektim," diye söze girerken yeniden baktı Oğuzhan'a. İzleyerek anlamaya çalışacaktı. "Ona da sürpriz olacak."

"Ne güzel!" diyerek sesini duyuran Oğuzhan, Aras'ın bakışlarını ciddiyetle karşılık verdikten hemen sonra gülümsedi. "Güzel sürpriz olacak..."

"Aynen..." mırıldandı. "Eee, nerede bizim Kızıl Güzeli?"

"Gitti," dedi Özge.

"Nereye?"

"Halası aradı, sanırım bir süre onunla kalacak."

"Hadi ya..." Dudağını hafifçe ısırırken bir süre düşündü. Nerede olduklarını hemen anlamıştı, fakat oraya gidemezdi. "Şehirden çıktıysa kafa dağıtmak isteyecektir..." diye geçirdi içinden. Her ne kadar bir şeyler için çabalasa da, kendisine inanması imkansız olan bu konuyu şu an için inatla ona söylemek, aptallık olurdu. Her şeye rağmen hissettiği kırıklık sıkı sıkıya yakasına yapışırken kaçırdı bakışlarını. Uriel'i tek başına bulamazdı ve onunla bağı olan tek kişi de Emanet Kızı'ydı.

"Size ne oldu?" sesini bir kez daha duyuran Özge, profesyonel bir şekilde havadaki bulutları dağıttığında öne doğru eğilip, gözlerini hafifçe kısarsak odaklandı.

İblis, onlara yeniden dönerken yanağında oluşan gamzesiyle beraber gülümsedi. "Ne olmuş bize?"

"Sakallar..." Eliyle kendi yüzünde gösterip gülümsedi. "Gitmiş?"

"Sıfırdan bir başlangıç diyelim." Derin bir nefes alıp, düz hizaya getirdi dudaklarını.

"Bizim kız gibi... Sizin aranızda bir şey oldu, ama hadi hayırlısı. Belli ki zor olacak öğrenmek." Kız, kaşlarını hafifçe kaldırarak bitirdiği konuşmasından sonra gülümseyip arkadaşına döndü. "Sence de öyle değil mi?"

"Bilmem? Belki de gerçekten sıfırdan bir başlangıç istiyorlardır?" Gülümsedi. Aras'a döndüğü sırada gözlerindeki durgunluğu bir kenara bırakıp yeniden girdi söze. "Sıfırdan başlangıçlar, doğru rotada gittiğin sürece güzeldir."

Yeniden büyük bir nefes alan Aras, duyduğu sözlerin etkisiyle boşlukta süzülürcesine yenlik hissetti bedenini. Oğuzhan, onu ilk zaman gerse de gerek enerji yoğunluğu gerekse bakışları ilk dakikaya oranla garip bir şekilde değişmişti. Dolunay'ı silinen bir fâni için, fazlaca kontrollüydü. Kendisini tanımış olmasına bile hâlâ şaşkınken, onun yararına olabilecek şekilde kurduğu cümleler daha da cesaretlendirdi şeytanı.

"Aynen öyle," diye karşılık verdi. Önünde duran bardağı kavradığında içindekini saniyeler içinde içip yerine bırakırken, Özge'nin şaşkın ve sinirli bakışlarına kurban gitmesiyle genişçe gülümsedi.

"Bir insan hiç mi değişmez? Daha kaç kez benim üzerimden kendini besleyeceksin?"

Aras, gülüşünü bozmadan ayağa kalktıktan sonra kıza yönlendirdiği eliyle saçlarını sevdi usulca. "Üzülme. Ağabeyin sana daha güzellerini alacak."

"Bak ya!" Aynı şekilde ayaklandığında koluna hızlıca attığı çimdikle devam etti. "Sen kendine al, emin ol daha çok mutlu olacağım."

Kısa bir kahkaha atıp doğan söz hakkını kullandı. "Abartma be Özge. Zaten üçüncü bardağındı. Bilmiyorum sanki."

Kız, afallayıp Oğuzhan'a doğru döndüğü sırada fırsattan istifade birkaç adım geriye çekildi şeytan. "Sen mi söyledin?"

Genç, kaşlarını havalandırıp olumsuz yanıt verirken gülmemek için, dudaklarını sıktı. Yaşanılan bu olayı çocukça bulsa dahi hoşuna da gitmiş, eğlenmişti. Kız, önünü yeniden döndüğü sırada Aras'ın elvedası için kaldırdığı eliyle karşılaştığında ciddiyetini bırakıp güldü. "Ben sana başka zaman gösteririm..."

Şeytan topladığı yoğun heyecan ve sevinçle okul kapısından çıkarken, dışarıya adım attığı ilk an yavaşça soldurdu ifadesini. Hissettiği duyguları ilk başta adlandırmıyordu, fakat şimdi bir unvan bulan bu hissi bu kez de kabullenemiyordu. Tanıdığı bu üç fâni, epey uzun zaman sonra tattırmıştı bu hissi ona.

"Saçmalama Aras..." güldü. "Onlar sana aile olamaz ki." Merdivenlerden indiği anda sıktığını fark ettiği yumruklarını ilk başta serbest bırakacak gibi olsa da yeniden sıktı. "Onlar ölümlü. Onlar da bir gün ölecek... Olamazlar."

Hızlı adımları, fakültenin dışına kadar taşıdı bedenini. Yağan yağmura aldırmadan yürüyen birçok insan vardı. Hiçbirinin olmadığı bir yer bulmalı ve kısa yoldan uzaklaşmalıydı hemen. Açelya'ya ulaşamasa da bir yerlerden başlamalıydı artık. Duyduğu kalp ritimlerinin sahibini bulmalıydı.

Yağmur hızını kesmeye başlasa da gökyüzü daha da kararıyordu. Sanki akan tüm damlalar, daha güçlü gelmek için bir adım geri çekilmişti. Bu çekilme bulutlarda toplanmış ve onları iştahla daha da kabartmıştı. Gökyüzünün karartısı Aras'a bir çukur olmuş, düşünceleriyle beraber ayağına taktığı çelmeyle onu bu çukura düşürmüştü resmen. Durgun yüz ifadesine en uzak bir şekilde, iç dünyası tamamen bir harp yeriydi. Uriel'e ulaşmak istiyordu. Bir kez olsun onunla konuşmak ve pişmanlığını dile getirmek istiyordu.

Başını yerden kaldırdığı sırada aniden değişen manzarası kaşlarını çattırırken etrafını inceledi. "İnsanların içinde mi yer değiştirdim?" şaşkınca söylendi. Ne zaman ya da nasıl geldiğini anlayamadığı yer, tüm şehri ayakları altına alan yüksek bir binanın çatısız, en üst katıydı. Gök, buradan daha yakındı. Bulutlardan gelen gürültü daha netti. Her şeyi bir kenara bırakıp kenara doğru yaklaştıktan sonra önündeki mermere dayadı avuçlarını. "Daha kendimi bile kontrol edemiyorum meleği mi bulacağım?" alayla konuştu. Kalbi acıyordu. Hem de hiç olmayacak kadar... Soğuk havayı ciğerlerine yollarken boş gözlerle izledi şehri. "Uriel olmadan ne de boşmuşsun..."

"Anlamana sevindim."

Hemen arkasından gelen tanıdık sesle ellerini yasladığı yerden ayrılıp dik konuma geçti. Ensesinden bedenine giren bir rüzgâr, kemiklerine kadar işlerken anlamsız gelişinin sebebini daha iyi anlayarak sesin sahibine döndü. Erelim, birkaç metre uzağında dimdik bir şekilde dururken doğruca kendisine bakıyordu. Gözlerindeki öfke öylesine yoğundu ki, biraz önce kemiklerine işleyen rüzgâr şimdi, işlediği her yeri toz duman ediyordu sanki. Kontrolsüz, fakat oldukça da haklı şekilde korkuyordu. Cihanın korktuğu bu melekten korkmama gibi bir lüksü olamazdı zaten.

"Geç geldin," diye sesini duyururken bugünün geleceğini zaten biliyordu. Her şeye hazırlıklı bir şekilde birkaç adım atıp ellerini kenara açtı. "Her şeyi hak ediyorum. İstediğini yapabilirsin."

Melek, yüreğini şişirip hızlı adımlarla yaklaştı. Aras'ın tam karşısına dikildiğinde doğruca gözlerine baktı. Öylesine keskindi ki bakışları... Sinirini zor zapt ettiği her zerresinde açık bir defter gibi okunuyordu resmen. İblisin karın boşluğuna vurduğu ani darbeyle iki büklüm oldurduğu an, çene köküne kenetlediği güçlü parmaklarıyla yeniden dikleştirdi onu. Derin ve hızlı nefesleri, Aras'ın tenine çarpıyordu. "Senin yüzünden," sessizce söylendi. Fakat bu fısıltı, türlerinden en uzak şekilde adeta bir kükreyiş gibiydi.

"Biliyorum," dedi şeytan. Titrek gözleri, meleğinkilerle buluştuğunda, içlerinde bir an için durgun bir şaşkınlık hissetti.

"Pişman olduğunu söylemeyecek misin?"

"Söylersem, beni dövemezsin."

Durdu melek. Sabitlediği elleri gevşeyecek gibi olurken yeniden sıkıp hızla ittirdi onu. Görüş açısını bozmak için hazırda bekleyen yaşlarını, dişlerini daha da sıkarak bastırırken yanına vardığı iblisin karın boşluğuna bir darbe daha geçirdi. Aras, sol tarafına doğru acıyla dönerken bulutlara dikti gözlerini. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen gece gibi kararmıştı her yer. Görüş alanı melekle kapanırken yakalarına yapışan el, soğuk ve ıslak zeminden yarım yamalak şekilde kaldırdı onu.

"Uriel, seni korumak için Akatriel'e bile baş kaldırdı!" bağırdı. Ardından, çenesine sert bir yumruk indirdi. Tam o sırada yağmur bir kez daha süzüldü gökyüzünden. "Sen de mutlu ol diye, Naime'yle defalarca konuştu." Bir yumruk daha indirdi. "Sen, yeniden bir ceza alma diye, Açelya'nın yanındayken yaptığın tüm pisliklerin üzerini kapattı!" Yeniden indirdiği yumruğun ardından üzerinden çekilip kenarda oturarak parmağını ona uzattı. "Hiçbir şeyden haberim yok sanıyordu..." sessiz tınısı, Aras'ı derince yutkundurdu. Çünkü, Erelim'i gerçekten tanıyorsa eğer, vücudunda biriken siniri kontrol altına almak için hep bu yola başvururdu. "Vardı!" Tam da düşüncelerin üzerine hiddetle bağırdı melek. Sımsıkı yaptığı yumruğunu zemine sertçe indirdiğinde kırılan parçalar, betonu çatlatma derecesindeydi. "Onun da kaçırdığı bir nokta vardı. O noktayı da, sırf ona bir şey olmasın diye ben kapattım!" Sinirle güldü. Ayağa kalktığı sırada birkaç derin nefes alarak elinden kaçırmak üzere olduğu kontrolünün iplerini yeniden sıktı. "Sırf senin için... Hayır. Sizin için neredeyse kendinden vazgeçen bir meleği yaktınız!" Birkaç adım geriye giderken yağmurun, gözlerine doğru indirdiği siyah saçlarını geriye yatırdı. Geniş omuzları öfke ve hayal kırıklığıyla bocalanan nefesiyle inip kalktı. "Neden?" Kollarını iki yana açarken küçük bir kahkaha attı. "Çünkü o, Uriel! Çünkü onun görevi haykırışları kahkahaya çevirmek! Değil mi?" Sinirle kıkırdadı. Yaşanılan tüm olaylar zihnindeki perdeye bir sinem olduğunda sızlayan kalbini yedek plana alarak şeytana döndü. "Değil! Her melek, her canlının iyiliğini ister Sekhmet! Ama sen..." Ellerini iki yana indirdiği sırada tutamadığı birkaç damlanın yanaklarından süzülmesine izin verdi. Cesaret Meleği, hissettiği yıpranışla göz yaşı döküyordu. "Uriel'in bunu sadece sizin için yaptığını bile bile, her şeyi bildiğin halde, ulaşamadığın gerçek suçludan değil, ulaşabildiğin Uriel'den almak istedin tüm intikamını... O yüzden dilinle söylediğin yalanlara, kendini bile inandırmak için zorladın!" bağırışı arasında, aradaki mesafeyi kapatıp bir tekme daha savurdu.

Aras, sızlayan bedenine aldırmadan ona haykırılan gerçeklere dört kulak kesilip, asıl acıyı dinlemek istedi. Bedenine gelen darbelerden çok, duyduğu şeyler yakıyordu canını. Vücudu elbet iyileşecekti, ama başka bir dilden işittiği gerçekler zihninin en keskin noktasına kanaya kanaya yazılacak, her saniyeyi ona vicdan azabı kılacaktı.

"Uriel'in Naime'yle senin için konuştuğunu biliyordun. Ama fayda etti mi? Bu yüzden, tüm riskleri göze alıp kendi kanadının tüyünü Emanet Kızı'na verdi. Bu yüzden daha çok titredi üzerine."

"Biliyoru-" Aldığı darbe, yarım kalan sözünü küçük bir iniltiye devretti.

"Kapat çeneni!" Hızlı nefeslerle kendini kontrol altına almaya çalışarak uzaklaştı şeytandan. "Neden yaptın? Neden Uriel gibi bir meleği yok etmek istedin?"

Aras, bedenini yarım yamalak şekilde yerden kaldırdıktan sonra Erelim'e döndü. Kendisine bile söyleyemediği gerçekleri, cihan meleğine söylemek için araladı dudaklarını. "Çünkü kıskandım. Kabul etmek istemedim."

"Yaşadıklarını bir başkasına yıkamazsın Sekhmet," sözlerinden sonra bir süre durup cevap bekledi. Ama beklediği olmayınca, daha sakin bir tınıda devam etti konuşmasına. "Çocukken yaşadıklarını biliyorum. Başınıza gelenleri biliyorum. Yakın davranlara neden güvenmediğini biliyorum..."

Eğdiği başını yavaşça kaldırırken yüreğinde açılan boşlukla meleğe baktı. Erelim, tüm sinirini bir kenara bırakırken belki de ilk kez merhametli bakışlarını bir şeytana gösterdi. "Nered... Nasıl biliyorsun?"

"İlgilendiğim tek kişiler melekler ya da faniler değil, iblis. Hiçbir meleğinki sadece bu ikisi değil. Bunu hiçbir zaman anlayamadın mı?" Birkaç adım yaklaşıp doğruca gözlerine baktı. "Aradığın kişiler nasıl oldu da birden bire yok oldu sanıyorsun?"

Aras, harekete geçip dizlerinin üzerine verdi ağırlığını. Gözleri yeniden titreyişe geçerken ağlamak istedi. Yaptığı tüm o kötülükleri göz önüne aldığında, gerçek anlamda tiksindi kendinden. "Neden bana vermedin o zaman?"

Alayla gülümserken göz devirdi melek. "Sana versem, başarabilir miydin? Seni saniyeler içinde yok ederdi."

"Peki neden bunu yaptın?"

Erelim, kollarını hafifçe kaldırıp güldü. "Hâlâ anlamıyorsun değil mi? İster şeytan ol ister melek... Masumsan kollanırsın, suçluysan cezalandırılırsın." Aras'ın yanına hızla ilerledikten sonra yakasına yapışıp sarstı. "Zekice bir yolla Uriel'in yargısından kendini çektin. Ama bu kişisel yoldan ödeyemeyeceğin kadar zeki değildi." Yakasını daha sıkı tutarken doğruca gözlerine baktı. "Pişman olduğunu söyle!"

"Hayır."

Çenesini sıkıp derin bir nefes aldıktan sonra sözlerini, üstüne basa basa tekrar etti."Pişman. Olduğunu. Söyle!"

"Hayır!"

İkinci kez red edildiğinde sinirlerini güç bela kontrol altına alan melek, uyarı için Aras'ın çenesine yumruk indirdi. "Pişman olduğunu söyle dedim sana! Yoksa, inan ki seni perişan ederim!"

"Tamam!" Gözlerini kısıp bağırdı şeytan. "Pişmanım! Deli gibi hem de! Özür dilerim. Tüm cihandan, tüm meleklerden, en çok da Uriel'den özür dilerim. Pişmanım!"

Erelim, sert bakışlarını yavaşça yumuşatırken yavaşça çekti ellerini. Birkaç geri adım attığı sırada elleri üzerine ağırlığını veren Aras, ona doğru kaldırdı başını. Az önceki bağırışı garip bir şekilde rahatlatmıştı onu. Belki de bunun nedeni kendi zincirlerini kırıp tüm cihana karşı ilk kez doğruları, en yalın haliyle haykırmaktı. Artık, Uriel'i bulmaktan başka hiçbir amacı yoktu. Bir şekilde Açelya'yı da ikna edip birlikte aramaları gerekiyordu. Fakat ondan önce, aklına gelen fikirle ona arkasını dönen meleğe seslenmek için ayağa kalktı.

"Uriel yaşıyor."

Melek, başını sağa doğru eğdikten bir süre sonra yarım bir şekilde ona döndü. Faka bir sinir, şaşkınlık ya da üzüntü yoktu çehresinde. Beklediğinin aksine dudağını yana kıvırmış, gülümseyen bir ifadesi vardı. "Biliyorum," dedi melek. "O yüzden buradayım."

Aras, alev alev hem sızlayan hem de yanan bedenine rağmen soğuk bir ürpertiyle titredi. "Nasıl yani..? Ne zamandır?"

"Uzun zamandır. Yerini biliyorum. Her yolu denedim, ama tek başıma onu oradan kurtaramam. Bu yüzden buradayım. Uriel için bir takım olmak zorundayız."

Bölüm sonu

6 yorum