Bir kez daha ben söylemeden çağırılan ismim, bu kez küçük bir toz zerresi kadar şaşırtmamış ya da heyecanlandırmamıştı beni. Korkmamıştım da. Ki zaten korkacak olmam, yapacağım en aptalca şeylerden biri olurdu. Işığın vurduğu bakır renk saçları arasından gelen beyazlık, yüzünü daha da ortaya çıkardı. Yeşil gözleri, yüzündeki çillerle sıkı bir uyuma geçmişti. Kısa süreli de olsa, onu incelediğimi fark ettiğinde bir kaşını eğip ifadesine ima yükledi.
"Artık böyle şeylere şaşırmıyorum," dedim. Sıkı bir nefes alırken ellerimi iki yana hafifçe kaldırdım. "Artık hiçbir şey bana sihirli gelmiyor."
"Gelmesin zaten," diye söylendi. "Artık bu şeyleri bir kenara koyup yoluna bakmalısın." Sözleri arasında yanıma kadar gelip tam karşımda dikildi. "Diğerlerinin aksine sana çok fazla zaman tanındı. Farkında değilsin Açelya."
"Ne demek istiyorsun?" diye sorduktan sonra halamın, odasına doğru yol aldığı kapıya baktım. Eminim ki geldiğinde Esme adındaki meleği göremeyecek ve beni deli sanan bir başka isim olacaktı.
Melek, elini yanağıma değdirirken, sanki parmak uçlarından bir şey enjekte etmişti bana. Öylesine nazik dokunuşu vardı ki... Biraz daha devam etse yağmurlu bir günde anne koynunda huzurla uykuya düşen çocuklar gibi hissedecektim neredeyse. "Basit olmadığını biliyorum. Ama sen de çok ağırdan gidiyorsun. Artık bir şeyler yapmalısın. Artık hareket etmelisin."
"Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum..." Konuşmamın yarısındayken boğazımda bir şey hissettim. İnsanların adına çaresizlik dediği bu yumruya ben parlayan gözlerle bakıyordum artık. Eğer onu oradan atabilirsem, beni durduran her şeyden kurtulacaktım. Harekete hazır olduğumu hissetsem de aradığım bir destek eli vardı. On ay önce kendi ellerimle yok ettiğim bu duyguya, şimdi neredeyse oksijenden bile daha fazla muhtaçtım. "Nereden başlamalıyım?"
Elini çekip, tablonun yanına birkaç adım ilerledikten sonra durdu. Aynı şekil ben de oraya gittim. Yin Yang'ı izleyen gözlerine pür dikkat kesilmiş bakarken, dudak ucunu yukarıya kaldırdı. "Karanlığın içinde aydınlık... Aydınlığın içinde karanlık... Bu simgeyi asla ama asla unutma." Bakışlarıma karşılık vererek bana döndü. "Eve gitmelisin. O duvarlardan daha fazla kaçamazsın."
"Oradan geçemem... Sanki... Sank-"
"Sanki mezarın." Diğer tarafa yatırdı başını. "Sence sen, aydınlığın içindeki karanlık mısın yoksa karanlığın içindeki aydınlık mı?"
"Ne?"
"Siyah mısın, beyaz mı?" Sorusu oldukça farklı gelse bile hoşuma da gitmişti. Kararlı gözükse bile sesindeki şefkat beni huzura çekiyordu. Vücudumda karıncaların gezdiğini hisseder gibi oluyordum.
"Hangi açıdan?"
Sorum karşısında yüzündeki ifadesini silip, oldukça memnun ve kararlı bir şekilde daha da yaklaştı. "İşte sorman gereken soru da buydu."
"Cevabı?"
"Sen Yin Yang'ın kendisisin. Tüm insanlar Yin Yang'ın kendisidir. Hangi tarafı kendine kıyafet olarak seçersen seç, ya bir beyazın ya da siyahın olur."
"Bunun görevimle ne alakası var?" Kontrolsüzce yakınan sesim onu güldürürken yanımdan uzaklaşıp koltuklardan birine oturdu.
"İlk zamanlar beyazdın. Ama siyaha gebeydin. Daha sonra o nokta büyüdü, beyazı hapsetti. Yaktı. Ve yandı. Yeniden doğdu." Bir süre kapattığı gözlerini usulca açarken, bakışlarını karşısındaki koltuktan ayırmadı. "Buraya gelene kadar, evi korumak zorundayım. Daha sonra sana yardım etmek için yine burada olacağım. Tüm bunların olması için gitmek zorundasın. Daha fazla kaçamazsın Açelya." Bana döndü. "Savaş kapıya geldi..."
"Sakinleşmem lazımdı... Neden giderek geriliyorum?" Sözlerim arasında sıkışan ciğerlerim sesimi yer yer kısmıştı. Halamın gelişini kontrol etmeyi ihmal etmeyerek konuşmaya devam ettim. "Yaşananları biliyorsun değil mi? Ne gibi halt yediğimi? Kime inanıp, kimi öldürdü-"
"Açelya." Kesin bir duruş sergiledi. Yeşillerini, gözlerime dikip ciddi konuma geçti. "Ne yaşandığını biliyorum. Her şeyi senden daha iyi biliyorum. Sana git diyorsam bir şey biliyorum demektir. Bir zamanlar inandığın üzere, biz meleklerin ilgilendiği tek şey görev değil. Görev desek bile bu görev yine sizin iyiliğiniz için." Sesi her ne kadar kırgın olsa da hızlıca konuşuyordu. Sanki beni sakinliğiyle cezalandırıyor ve çabasızlığıma ayna oluyordu. "Karanlık varlıklar perdeyi yıktığında gökyüzüne yine çıkamayacaklar. Biz yine engelleyeceğiz. Ama siz insanların alemi ile onlarınki birleşecek. O perde yok olursa eğer, anlattığımda dehşete düşeceğin görünümleri bir sabah uyandığında kapının dibinden sana bakarken görebileceksin. Hatta baş ucunda. Biliyorum Uriel'e görev yüzünden kızıp durdun. Biliyorum, tüm yıllarının yorgunluğu geçmeden yeni bir göreve başlamaktan korktun ve bu yüzden en rahat hissettiğin koyuna bıraktın kendini." Durup tabloya döndü. Dudaklarını kapatıp başını eğdikten sonra başını yavaşça salladı. "Uriel'in görevini biliyorsun değil mi? Gökyüzüne yapılan haykırışları kahkahaya çevirmek. En derin sıkıntılarına çare olmak..."
"Evet..." dedim sessizce. Bunu ilk gün bana söylemişti. Onu kendime en yakın hissettiğim ilk zaman. Hem öğrendiğim hem de unuttuğum ilk şey...
"Yanındayken de siz insanlar için çabaladı. Gittiğinde de siz insanlar için çabaladı. Kusura bakma Açelya ama sen çok bencildin. Sadece kendi huzur ve mutluluğunu düşündün. O yüzden herhangi bir şeye başlayamadın." Eğdiğim başımı kaldırmaya cesaretim yoktu. Tınısı her ne kadar yumuşak da olsa, en az Erelim kadar cesur konuşup tüm hatalarımı en farklı ve doğru yoldan söylemişti. Görevi sadece kendim için göz önüne almıştım. Diğer insanların perdesi aklıma dahi gelmemişti. Büyükannemin gittiği yolu tamamen farklı bir yöne çekip, benden istediği bir yıl erken başlangıcı başarısızlıkla tamamlamıştım. Koltuktan gelen kıpırtının ardından birkaç adım sesinden sonra koluma yerleşen parmaklarla dikkatimi toparladım. "Seni üzmek istemiyorum. Ama her şeyi öğrenmen ve fark etmen gerekiyor. Yüzlerce Nabiz var. Sen hepsine önderlik yapacaksın. Hepiniz bölge bölge birleşeceksiniz. Savaş nasıl ya da ne zaman gelecek bilinmez ama çok yakın..." Hafifçe sarstığında ona baktım yeniden. "Eve git. Gitmek zorundasın." Titreyen gözleri her şeye rağmen huzuru tattırıyordu. Tebessümü sözlerine ek takviye yapıp cesaret verirken bir kez daha araladı dudaklarını. "Beyaza git. Ona inan."
"Tamam." Yutkunup, göğsümü şişiren havayı topladım.
Konuşma boyunca yüzüne ekleyebileceği en güzel tebessümü, çilleri altına eklemiş, huzuru hissettirilecesine gülümsemişti. Birkaç adım geri giderken iki yanına düşen kollarından birini hafifçe kaldırıp parmaklarını oynattı. Vücudundan geçen bir perde, eve ilk geldiğimde beni karşılayanki ile aynıydı. Gülümsedim. Bunu yapanın o olduğu şimdi daha iyi anlamıştım. Tebessümüm ona baktıkça biraz daha genişlerken beynimin hemen arkasından yükselen sesi, Esme'nin mimikleri tamamladı. Dudaklarını kımıldatmasa dahi sesini bana duyurmuştu. "Seren geliyor. Bir şeyle ilgilen."
Etrafıma hızla bakınırken oyalanacak şey aradım. Mantıklı olabilecek herhangi hiçbir şey aklıma gelmezken Esme yeniden yardımıma koşmuş, bir kez daha zihnime konuşmuştu. "Yin Yang." Hemen arkamı dönüp oraya ilerledim. Kazağımın kol ağzında biriken tozların, yerlerini kollamasını fırsat bilip yeniden temizleme moduna geçtim. "Aferin kızıma," diye bir kez daha duyuldu sesi.
Birkaç saniye boyunca duyulacak herhangi bir çağrıya kulak kabartıp silmeye devam ederken, nihayetinde beklenilen odada yankılanmış ama bu kez de ben bilerek cevap vermemiştim. Dalgın gözükmeliydim. İlk çağrıda cevap verirsem, elbette herhangi bir şeyi açığa sermezdim ama her zamanki halime zıt olacağım için tuhaf algılayacaktı.
"Açelya?" Yaklaşan topuk seslerinden sonra ikinci kez ismimi dilinde yuvarladığında, duran hareketimin ardından sakince ona döndüm.
"Efendim hala?"
"Kızım, biliyorum çok olmadı ama fazla da gecikmeyelim, heh?" Kendilerini hafifçe belli eden göz torbalarındaki kızarıklık, gözündeki canlılığa rağmen kızaran burnuyla beraber ağladığını fısıldıyordu.
"Tamam, gidelim halacığım." Gülümseyip elimi sırtına götürdüm. Aynı şekil bana karşılık verirken adımlamaya durduğunda ona ayak uydurmaya koyuldum. Salondan ayrılmadan önce arkama çevirdiğim bakışlarım Esme ile buluştuğunda başını hafifçe eğip tüm konuşmamızın kısaca özetini masaya sererken, söz almak istediğini hissettim. Aynı şekilde eğdim başımı. Gülümseyip elini kaldırdığında samimice el salladı.
Yeniden önüme dönüp ilerlerken bir kıpırtı hissettim içimde. Çok uzun zaman sonra ilk kez bir şeyler yolunda gidiyordu. Heyecanlıydım ve girmeye çekindiğim eve gitmek için can atıyordum bu kez. Karşıma bir melek çıkmıştı. Oldukça da şefkatle yaklaşmıştı. Bunun anlamı, Yüksek Konsey tarafından hâlâ daha takipte olduğumdu. Bir şeyler için, geç değildi. Zamanım her ne kadar az da olsa, geç değildi. Eğer başarırsam, ipleri elime alırsam yeniden bir ümit olabilirdim. Uriel ve büyükannemin ilerlettiği bu yola temiz bir nokta olup anahtar olabilirdim.
Evden çıktığımızda araçta yerlerimizi alıp haraketlendik. Şehir merkezine zaten yakın olan konumumuz, varmak istenilen yere daha da hızlı taşımıştı bizi. Sakin bir mekana geçtiğimiz yerde isteğim doğrultusunda pencere kenarına yerleştik. Yanımıza gelen çalışan, kısa bir seçimden sonra elindeki kağıda bir şeyler karalayıp önümüze bıraktıktan sonra ayrıldı. Halam, önünde birleştirdiği parmak uçlarına çenesini değdiği sırada tıpkı küçük bir çocuğun kalbindeki heyecanı taşır gibi etrafa bakınıyordu. Teyzemden sonra halamın da yaşlarına zıt olarak sergiledikleri duruş beni hem mutlu ediyor hem de tuhaf hissetmeme neden oluyordu. Benden daha da canlı ve hareketliydiler. Yaşamda ne zaman, nerede zevk alıp, ne zaman durgun ve oturaklı olunacağını çok iyi biliyorlardı. İkisi de otuzunu geçmişti. Ve hayattan ders alabilmek adına güzel ve uzun bir tecrübe sürecini tamamlamışlardı.
"Seninle ilk yemeğimiz," dediğim sırada masaya yatırdığım kollarıma ağırlık verdim.
Halam bakışlarını toplayıp bana dönerken dudakları altından dişlerini göstererek gülümsedi. "Evet. Bugün özel gün."
"Evet... Hem de çok özel." Yutkunup, huzuru hissetmek için gülümsedim.
"Hadi, bu anı ölümsüzleştirelim!" sözlerinden hemen sonra telefonuna sarılıp bir şeyler ayarlamaya başladı. Birkaç saniye sonra yarım şekilde arkasını dönüp telefonu önünde kaldırdı. Ekranda beliren simalarımızdan sonra genişçe gülümseyip poz verirken, ben de elimi çeneme yaslayıp gülümsedim. Birkaç fotoğrafın arından hızla indirdiği telefonunu karıştırmaya koyulduğu sırada mimikleri hamur gibi yüzünde yoğuruldu. Şekilden şekile giren ifadelerinin hiçbiri kötü hissettirmiyor, aksine güldürüyordu. "Çok güzeller... Çok güzel çıkmışız." Bana döndüğünde elindekini uzatıp bakmamı istediğini belli etti.
İsteğini yapıp cihazı elime aldıktan sonra karşıma çıkan ilk fotoğrafı kısaca inceleyip bir diğerine geçtim. Hoş bir açı ve hoş pozlar olmuştu. Yeni fotoğrafı incelemek için ekranı kaydırdığımda karşıma çıkan görüntü, yüzümdeki ifadeyi hızla kırarken halama döndüm hemen. Garsonu bekleyen bakışlarını fırsat bilircesine yüzümü toparlayıp telefona yeniden döndüm. Fotoğrafta, arkadan geçen iki şerit halinde mor ve sarı iki çizgi bulunuyordu. İlk zaman bunun ışık kırılması olduğunu düşünsem de, çizgilerin aldığı eğik beden şekli durumun masumluğuna azılı bir katil oluyordu. Fotoğrafı daha da yakınlaştırıp iki çizginin olduğu yeri daha da inceledim. Manzara açısından zar zor ayırt edilen silinik yapıdaki farklı şekiller, bir noktadan sonra renklerle birleşiyor ve ortaya iki ayrı beden çıkıyordu. Ve olayın en can alısı noktasıysa, oluşan eğik bedenlerin boyunlardan yukarısında, kafaları ters yöndeydi. Derince yutkundum. Gördüğüm her neyse, hâlâ daha burada olma ihtimalleri her şeyden daha fazlaydı. Fakat en önemli nokta benim, onları gördüğümü bilip bilmemeleriydi. Önümdeki fotoğrafta yönleri ve bakışları bizden ayrı şekilde olmaları, gizli saydığım kimliğime sıkı bir çelik yelek giydirirken, gelecek her mermiye karşı kedimi tedbir halinde hissettim.
"İşte geliyor." Halamın sesi bulunduğumuz küçük ortama hakim olurken, önümdeki görseli hemen silip benzer ya da aynı başka bir fotoğraf olup olmadığını inceledikten sonra telefonu ona uzattım. Bu sırada, garson yanımıza vardığında ellerindekileri masaya dizmeye başladı.
Yemek boyunca eksik soruların her birine cevap verip, birkaç soru da ben yöneltirken halamı güldürmeyi hedefledim. Amacımı da tatlı bir şekilde ele almış ve onun istediği doğrultuda sonlandırmıştım akşamı. Çoğu zaman kontrol ettiğim mekanda hiçbir durum yokken, aniden kalkıp giden bir adamdan başka herhangi ilginç bir olay yaşanmamıştı. Gerçi o an bile, yaşandığı saniyeler içinde beni oldukça tedirgin etmişti.
Hesabı ödeyip mekandan ayrıldıktan sonra birkaç yere daha uğrayıp ev yolunu tuttuğumuzda bir değişiklik yapıp şoför koltuğunu devraldım. Halam, yorgun düşen bedenini geriye yatırdığı koltuğa iyice yayarken, hayalle gerçek arası yolculuğa eşlik etmişti. Hatırlayamadığım yolları ona sorduğumda uyumuyormuş gibi davrandığı halleri neredeyse, kahkahamı serbest bıraktıracak kadar komik oluyordu.
Eve vardığımızda küçük bir iyi geceler vedasından sonra doğruca yatağına giden halamın ardından bir nevi evde yalnız kalmıştım. Yarın sabah evime dönecektim. Hem heyecanlı hem de buruk hissediyordum fakat alışık olmadığım cesaret hormonlarım şaha kalkmış ve vücuduma güç katmış gibiydi. Kısa süreli duşun ardından mutfağa ilerleyip çekmeceleri ve dolapları karıştırdım. Karşıma çıkan kahveleri iyice aradıktan sonra istediğim fındık paketine ulaşamayınca, sade aromalıyı tezgaha bırakıp ısınması üzerine suyu ayarladım.
Pencerenin yanına ilerleyip beyaz perdeyi aralarken yıldızlarla süslenmiş semayı taradı gözlerim. Kim bilir şu anda kaç kişiyle göz göze gelmiş, kaç kişi de gözlerimden kaçmıştı? Tanıdığım meleklerden en başta Erelim olmak üzere, diğerlerinin ne yaptığını inanılmaz şekilde merak ediyordum. Her ne kadar, cesaretin kanımdan daha çok olduğu hissetsem bile konu Erelim olunca, yavru bir kedi gibi kenara çekiliyordum. Adı üstünde, o bir Cesaret Meleği'ydi. Bana cesaret vermek için yanıma gelmişti fakat bundan önce doğru yönde taşıyıp taşımayacağımı denetlemişti. Uriel'den önce yüz üstü bıraktığım kişiydi o. Son güne kadar az da olsa Uriel'e karşı inancım vardı ama o zaman bambaşka bir ben doğmuştu. Kontrol edemediğim düşüncelerim ve ruh halimle adeta bir kukla gibiydim. Meleğin, sıkı tutmamı istediği kumandayı şeytana verip, onun istediği kanalları izlemiştim.
Kulağıma gelen küçük bir tınıdan sonra arkamı dönüp hazırladığım malzemelerin yanına vardım. Parmaklarım arasına yerleşen paket açılmadan, dolaptaki yerini yeniden aldı. Birkaç dakika önce içmek için can attığım şeyi şu anda geri çeviriyordum. Uyumalıydım. Zaman rutin de olsa, hızlı geçtiğini hissetmek için, yorganın altında yerimi almalıydım. Isıtıcının fişini çekip, her şeyi yerli yerine koyduktan sonra odaya ilerleyip düş diyarında açmak üzere dünyaya gözlerimi kapadım.
Ertesi gün olduğunda, işe geç gideceğini bildiren halam, yolcu araçlarına bırakmadan doğruca şehrin yolunu tutmuştu. Zahmet etmemesi doğrultusunda her ne kadar ısrarcı da olsam, o sözünden dönmüyordu.
"Çok yorulacaksın, benim yüzümden..." bir kez daha yakınırcasına söylendim.
"Bak ya..." Hafif kabarttığı sesini gülerek tamamladı. "Belki ben kendim için yapıyorum? Belki, seni bahane edip işten kaytarıyorum?"
Kısa bir kahkaha atıp önüme döndüm. "Çok seversin ya kaytarmayı. İşkolik olduğun nefes alış verişinden bile belli olur."
"Aman... Birkaç yıl sonra emekli oluyorum zaten." Kırmızı ışıkta duran araçların hemen arkasında durduğunda omuz silkip ellerini ovdu. "O zaman da yıllarımın hayalini gerçekleştirip, ilk önce Türkiye'yi sonra dünyayı gezeceğim."
"Her insanın edinebileceği mutlak ama en güzel hayal..." sözlerimi tamamlarken sıcaklığını hissettirmeyen güneş ışınları camda kırılıp, doğruca gözlerime battığında elimle engel olmaya çalıştım.
"Sakin yerleri gezmek istiyorum. İlk önce doğa harikalarını..." dudaklarından dökülen kelimelerim sonuna doğru yükselen korna sesleriyle durup gülümsedi. "Anlaşılan sarı ışık yanmış. Hazır hale geçelim hemen," gülerek söylendi. Ona eşlik ederken, çapraz aynasından, sırada dizili araçları inceledim.
Zaman iyice ilerlerken manzaramı çok daha iyi tanıdığım görüntüler ele aldı. Birkaç dakika sonra yavaşlayan araç bakış açımı değiştirip diğer yöne dönmeme vesile oldu. Tabelalarla birlikte fakülte yolu önümüze serilmişti.
"Okul mu?"
"Yok hala, yarın giderim. Eve gideyim, birkaç işim de var..."
"Tamam canım," mırıldanıp yeniden harekete geçtiği sırada tüm düşüncelerim, beni yeniden ele almadan önce radyoya uzanıp bir şarkı açtım. Yükselen müzik arka planını duyurduğunda, başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. Hâlâ daha yüzüme çarpan ışınlar, bu kez çok daha güzel hissettiriyordu.
Başka bir biten şarkının ardından yaşadığım semte giriş yapmış ve saniyeler içinde de evin önünde durmuştuk. Araçtan inip arka kapıları açtığımızda karşımızdaki birkaç poşeti almak için, halamdan önce davranıp hepsini avcumda topladım. İmalı bakışlarına tebessüm yerleştirirken kapıyı kapatıp, ön yolda bir araya gelmek üzere hareketlendik.
"Eve geçelim hala, o kadar yol geldin bir kahve ya da herhangi istediğin bir şey yapayım?" Poşetleri kenara bırakıp vücut dilini sözlerime kattım. Ayrılacak olmamızın verdiği burukluk içime yavaşça kök salarken, halamın duygusal yüz ifadesi bu yeni ekilen tohuma yağmur oluyordu.
"Belki başka zaman Açelya'm," dedi gülümseyerek. " Söylediğim saatten geç gitmem sorun oluşturur. Belki başka bir zamana ayarlayıp sürpriz yaparım."
"Özleyeceğim seni..." Sarıldım. Omzuna yerleştirdiğim çenemi, canını acıtmamak için daha ileriye taşırken sarılışıma karşılık verip, kollarını sırtımda kavuşturdu.
"Ben de öyle, canım." Şakaklarıma kondurduğu öpücüğün ardından beni kendinden yavaşça ayırıp gözlerime baktı. "Ne kadar hızlı veda, o kadar iyi. Ne duygu cümbüşüne maruz kalacağız ne de patrondan gelecek azara." Kısık bir kahkahayla tamamladı.
Gülümseyip onu onayladığım sırada birkaç adım geri gidip aracına döndü. Koltuğuna geçip motoru çalıştırana kadar onu izlerken, aracın rahat haraket sağlaması için poşetleri alıp geriye çekildim. Halam bulduğu boşluğu esas alıp daha fazla ileriye gitmeden, olduğu konumda usta bir şoför gibi u dönüşü yaptıktan sonra, korna sesiyle son vedasını yapıp uzaklaşmaya başladı.
Birkaç saniye ardından baktım. Buruk bir yalnızlık duygusu ruhumu ele geçirdi yeniden. Derin nefesimi yavaşça alırken etrafta gezdirdim gözlerimi. Şaşırtmayacak şekilde durgun olan sokakta açık bir yem gibi hissettiğim bedenimi, evin içine doğru taşımaya koyuldum. Elimi kilit yerine yönlendirdiğimde duyulan gök gürültüsü, ev adına bir hoş geldin sesini kulaklarıma ulaştırdı. Güldüm. Bundan öncekilerde hissettiğim o rahatsız edici duygular, bir operasyonla bünyemden çekilmişti gibiydi adeta. Herhangi negatif bir duygu, damarlarımdaki kana karışmamıştı. Beyin odacıklarımda huzuru bozacak bir komşu yoktu. Derin bir nefes alıp kapıyı ittikten sonra poşetlerle birlikte kendimi içeriye taşıdım. Topuğumla kapıyı ittireceğim sırada yoğun bir şekilde aniden hissettiğim enerjiyle olduğum yerde kaldım. Bedenimi dik bir çubuk gibi hizaya koyarken, en sessiz olan nefesi bile tüm zerresine kadar duyuyordum şu anda.
Onun geldiğini hissediyordum. Daha önce yanılmadığım gibi, yanılmama imkan yoktu. Elimdekileri kenara bırakırken oldukça ciddi şekilde kapıya doğru döndüm. Aras da aynı şekil, dik duruşundan ödün vermese de bedenine zıt bir şekilde oldukça kırılgan ifadesiyle öylece karşımda dikiliyordu. Hiçbir şey dahi söylemeden kaldırdığım elimle kapıyı itmek için hareketlendim. Dinlememekte geç kaldığım sözlerine esir olmak istemiyordum.
"Açelya, dur," diye konuşurken yarım bir adım attı. Durgun ifadem giderek buza dönerken gözlerine baktım yeniden. "Sana çok önemli bir şey söyleyeceğim."
"Daha hangi yalanına inanayım? Hepsini kullandığını sanıyordum."
Kendisini ifade etmek için, kaldırdığı ellerini yeniden indirirken söyleyeceği sözleri yutar gibi aralık yaptığı çenesini kapattı. "Bu kez yalan yok, yemin edebilirim..."
"Daha önce de ettin?"
"Açely-"
"Sekhmet. Adına ulaştın işte. Daha benim gibi ölü birisinden ne istiyorsun? Ben, sana daha fazla ne kazandırabilirim? Her zerreme işleyerek kullanmadın mı zaten?"
Isırdığı alt dudağını serbest bırakıp başını eğdi. Görüntüsü oldukça durgun ve üzgün gözükse de bir kez daha bu oyununa kanamazdım. Beni çok kez bu halleriyle yenmişti ama final kozunu oynarken, oynadığı tüm taşlarını da kaybetmişti.
"Açelya..."
"Cehennemine git, iblis." Kapıyı haraket ettirip kapatmaya çalıştığım sırada aniden hareketlenip tek eliyle durdurarak, doğruca gözlerime baktı.
"Biliyorum. Her şeyi biliyorum. Zaten ben yapmadım mı? Ama gerçekten, yemin ederim deli gibi pişmanım Açelya," sözlerinden sonra durup, yeniden inceledi yüzümü. Kendisine kayacak hiçbir fırça darbesi bu kez tuvalimde yer edinmemişti. Buna emindim. Koskoca bir okyanusta şarkısını duyuramayan balina kadar yalnız, tek bir ifadem vardı. Duygusuzluk.
"Ben söylemeden ve izin vermeden evime girecek olursan, şu anda gördüğün tüm manzara şahit olsun ki, bu ölü kadın canlanır ve ilk önce senin peşine düşer," sözlerim arasında elini çektiği kapıyı yeniden tutup, tamamen kapatmaya hareketlendim. Fakat tam bu sırada dudaklarından döktüğü sözler istemsiz bir şekilde tüm vücudumu kas katı yaparken kapıyı kapatmamı da durdurdu.
"Bir emanet ölü, diğeri canlı. Sen ölüsün, o canlı."

