"Ne?" diye sordu, ona yeniden dönerken. Bakışlardan gelen ifade bir an bile değişmezken çektiği dikkatini herhangi bir noktaya yöneltip, bal rengi gözlerini iyice kıstı. Beynini içindeki tüm düşünceler bir selin peşine takılıp, kendilerinin cellatı olduğunda, perde arkasında kasetini saran anıları, Araf Bekçisi'nin sözlerini dinlettirdi kulaklarına. "Söylenenlere göre bu kişi, her iki tarafın da kanını taşıyor. Melek ve Şeytan..." Bakışları meleği yeniden bulduğunda solgunlaşan dudakları yavaşça yukarıya kıvrıldı. Kısa bir kahkaha sahne aldıktan hemen sonra yerini adımlara bıraktı. "Hani, nerede o?" dedi ihtimallere inanmayarak. "Melezin nerede?"
"Sen de kurallara uysaydın şeytan değil, melek olurdun." Derin bir nefes alan Erelim, sözlerine her zamankinden daha çok dikkat ederek devam etti. "Bunu sana söylediğim zamanı hatırlıyor musun?"
Göğsünü şişirmeden hemen önce çenesini kastı. Kendisine yönelen soruyu es geçerken, "Melezin nerede?"diye ısrar etti. Bir türlü inanamıyordu olduğu duruma. İnanmak da istemiyordu. Geçmişindeki her şeyi alt üst edecek bu kimlik değişikliği, onu bambaşka boyutlara iletebilirdi. İçten içe korkuyordu. "Melek..." diye söylendi sessizce.
"Burada," şeklinde yanıtladı onu, Erelim. "Her şeyi anladığı halde, hâlâ daha kendisini aramakla meşgul." Öylesine sakindi ki... Bu, onun için bile fazlaydı. Duruşunun altındaki tedirginliğin kokusunu alıyordu evren ve bu koku aynı dokularla Ebyaz'a da ulaşıyordu.
İki yanda hafifçe kaldırdığı ellerini indirirken yanağındaki gamzeye mektup çalarcasına alayla güldü. Adımları, onu daha da yaklaştırdığında kaldırdığı kaşlarını yavaşça indirip, soldurdu gülümsemesini. "Benimle dalga mı geçiyorsun?" diye konuştu. Çehresini kırıştırmadan hemen önce son bir gülüş sergilerken havada asılı kalan bulutlardan bile gelen sesin idamını gerçekleştirmek istedi. Bulunduğu şu anki durum kolay değildi ve beyninin içindeki her bir alaycı çocuğu, çığlıklar eşliğinde koşarken verdiler son nefeslerini. "Biz, seninle düşmandık melek. Daha birkaç ay öncesine kadar birbirimizin yüzünü bile görmek istemiyorduk. Sen neyden bahsediyorsun?"
Erelim, dikkatle dinlediği gencin sözlerinin bitmesini sabırla bekledikten sonra geniş omuzlarını harekete geçiren derin bir nefes aldı. "Doğru," diye başladı, ona geçen söz hakkını elinde tutarak. "Birkaç ay öncesine kadar, karanlık tarafını bile isteye seçen bir Sekhmet'tin. Gerçek kimliğini sana söyleyeceğim ilk dakika; bunu felaketler için, kullanabilecek bir ölüm makinasıydın. Ve beyazlığından ümidimi kesmeye başladığım melezimdin." Sözleri, Aras'ın çehresini gittikçe kasarken küçük bir baş döngüsü enjekte edildi sanki. Terleyen bedeni onu üşütüyordu. "Kendimi çok sıktım. Geri çektim ama bunun diğer sebeplerinden birisi de yoğurulmamış hamuruna sert bir yumruk atabilecek tüm yaratılmışlar içindi. Melezimin hikayesini bilenlerin sınırlı sayıda olmasına rağmen, gerçek kimliğini bilen kimse yoktu. Sen, Araf'tan döndüğünde çok daha farklı bir enerjiyle geldin yanıma. Murmur'a baskın yaptığımızda gözlerimin içine bakarak seni söylemesi bile dehşete düşürdü beni."
"Sen, Cesaret Meleği'sin," alayladı. Göz kapaklarını devirdiği sırada ruhu, bedenini boş bırakmışçasına süzdü onu. Ne hissedeceğini bilemedi; ne söyleyeceğini ve nasıl davranacağını bilemedi o an. "Dehşete kapılmazsın," diyerek devam ettiği sözlerinden sonra soluklaşan yüzünü ona çevirdi.
"Bir meleğin tek zaafı, değer verdiklerinin zarar görmesidir. Uriel'in kalp ritimlerini duyduğun o gün sana olan inancım, yağmurun damladığı kurumuş bir çiçek gibi yeniden canlanmaya başladı. Murmur, seni anlamıştı; Araf'ta yaşanan her şeyi bilip, duyduğu gibi seni de sezdi ve anladı, Ebyaz. Bana o baskında, "Melezini deşifre edeceğim," dediğinde yüzündeki o kini görmen lazımdı."
"Sence de şu anda duyduklarım, ilk an için fazla olmadı mı?" Alelacele, elini önünde kaldırdı. Hızlanan nefesine çizdiği rotayı izlemeye başlamadan önce tuttuğu nefesi iyice yedirdi ciğerlerine. "Bu, benim için bile fazla melek," diye başladı zaman sonra. "Lütfen, sonra konuşalım. Şu anda hiç güzel bir zamanda değiliz," devam ettiği sözleri sırasında etrafta gezdirdiği gözlerini kısıp, yapmak için can attığı şeyi bu kez bahane olarak kullandı. "Fâni kızın yanına gitmeliyim."
Erelim, Melez'inin omuzu üzerinden eve baktı bir süre. Usulca salladığı başıyla dikkat yönünü değiştirdiğinde, "Tamam, gidebilirsin," diye söylendi. "Ama gitmeden önce yapmanı istediğim bir şeyler var... Kendini bul. Elini uzat. Ve sarıl,"
Aras, teninin altındaki cehennemin okyanusla savaştığını hissederken boş bakmakla yetindi. Herhangi bir şey söylemeden öylece devam ettirdi izlenimini. Yalan payının hiç olmayacağı bir kişiyle yaptığı bu konuşmanın gerçek olmamasını, o kadar çok istiyordu ki... Bildiği tüm gerçekler, bir gizem duvarına güç katan sıva olacaktı. Ailesinin katloluşu altındaki soru işaretleri, sadece bu bilgiyle bile gün yüzüne çıkacak olsa da beraberinde daha büyük soru işaretlerini getirecekti. Annesinin bir Naamah Şeytanı olduğunu biliyordu ama babası hakkında bildiği tek şey, ona her anlatılışında ismine Ares denmesiydi. Hatta, fâni kimliğini Aras olarak seçmesinin nedeni de iki ismin birbirine olan benzerliğiydi. Hiç tanıyamadığı halde anlatılanlarla bile hayran olduğu babası gibi olmak istediği içindi. Ama şimdi, hayatı boyunca dinlediği bu masal bile değişecekti. Şeytan olanın annesi olduğunu biliyordu ama babasını bilmiyordu... Hafiften aralık dudaklarını birbirine mıhlarken yutkundu. Herhangi bir söz eklemeden döndü arkasını.
Evin kapısına gelene kadar izlendiğini hissetti. Arkasına yeniden dönüp, meleğin ifadesini kazıdığı zihnine son rötuşları kondurmak istese de yapamadı. Çaldığı kapı zilinden sonra gelen ayak sesleri, her bir yerde yankılandı. Büyükçe bir nefesi dünyadan koparıp, sıkışan ciğerlerine emanet ettiğinde yüzündeki tuvali yırtıp, yeni bir sayfa eklerken ilk fırçasını geniş bir gülümseme olarak resmetti. "Aras..." Sakin ses tonuna rağmen gülümser yüzüyle bakan Özge, az önce takındığı ifadesinin sadece kendisinde olmadığını anlatıyordu ona.
"Güzellik!" diyerek yüksek tona çıkan Aras, iki yana açtığı kollarını arkadaşına doladı. Her ne kadar birkaç saniye önce bir labirentin içinde hissetse de şu anda yapmak istediği tek şey, sarıldığı bu fâniyi mutlu etmekti. Onu, Aras yapan da buydu. İki farklı olay ya da dünyayı mükemmel bir çizgiyle birbirinden ayırabiliyordu. "Özlemişim seni."
Genç kız, minik bir kıkırtıdan sonra arkadaşının belindeki kollarını çözüp, yüzüne baktı. "Ben de özledim," diye konuştu gözlerinden daha az kırmızı dudakları. Ebyaz, onun bu halini gördükçe, cehennemi kalbinde konuk ediyormuşcasına canının yandığını hissediyordu. Uzun süreli olarak incelendiğini anlayan Özge, bu durumdan kaçmak istercesine gülümseyip, "Hadi, içeriye geçelim," diye, hareketlendiği sırada söylendi. Herhangi bir şey demeden onu takip eden Aras, Açeya ve Uriel'in yanına vardığında bir an bile düşünmeden meleğin yanındaki boş yere oturdu. "Ben, bir şeyler hazırlayalım," diyerek mutfağa ilerleyen Özge'nin hemen ardından harekete geçen Açelya'dan sonra salonda bir başlarına kaldılar.
"Biliyor muydun?" Konuya aniden giriş yaptı Aras. Bedenindeki kan öylesine iştahla akıyordu ki, boynunda barınan şah damarı derisinin altında kusursuzca belli ediyordu kendisini.
"Neyi?"
"Erelim'in Melezi'nin ben olduğumu."
"Evet," dedi melek, sakin tınıda. Aras'a yönlendirdiği bakışlarının o ana kadar almadığı karşılığı, cevaptan sonra belirsiz bir imayla üzerinde hissetti.
Ebyaz, bir bacağını koltuğa çekip, üzerine otururken meleğe döndü tamamen. "Neden, benim hakkımdaki bu bilgiyi, ben daha yeni öğreniyorum? Kaç sene geçtiğinin farkında mısınız siz?" İyice gerilen çehresine rağmen herhangi yanlış bir söz söylememek için, yavaşça kurduğu sözcüklerini söylemeden önce bile iyice tarttı.
"Pek ya sen, emanetimin Açelya olduğunu bilmene rağmen, neden söylemedin?" diye sordu melek. Yana kıvrılan dudağını düzeltmeden önce onda oluşan mimikleri zevkle inceledi.
"Çünkü o, senin emanetin. Beni ilgilendirmez."
Melek, kaşlarını hafif şekilde kaldırırken istediği cevabı içinde saklayan Aras'a imayla baktı. "Ve?"
"Ve..." Dudak büzdü. "Zamansız olarak, benden duymuş olması, Açelya'da farklı etki olurdu."
Güldü Uriel. "Bana o kadar karşı olmana rağmen bunu düşünmüşsün ve şimdi de gelmiş, bana Erelim'in Melezi olduğunu neden söylemediğimi mi soruyorsun?" Sözleri sırasında geriye yaslanırken havaya kaldırdığı elini koltuğun tepesine bıraktı.
Aras, gözlerini melekten bir an bile ayırmazken kıstı. Bir söz söylemeden önce cevaplarıyla kendine cevap verdirten meleğe hak verse de kalbinin üzerine konan ağırlıktan kurtulma dileğini gerçekleştiremiyordu. "Böyle zekice sözleri benim üzerimde kullanıp, başımı döndürme melek," dedi önüne dönerken.
"Ah, teşekkür ederim..." Sessiz tınısındaki eğlencesi havaya karışıp, Ebyaz'a kadar ulaştırdığında onu da ister istemez güldürmüştü. Öne eğildiği sırada dizlerine yasladığı dirseklerini gereğinden fazla bastırıp, kaburgasını gerdirdi; birkaç zamandır hissetmediği ağrısının tamamen geçip, geçmediğini test etmek istediğinde, aniden koparak gelen bir sızı kürek kemiklerine yapıştı. Kontrol edemediği refleksi, dudaklarından minik bir iniltiyi serbest bıraktığında eğdiği başını kaldırdı yavaşça. Yanlış yerde, yanlış zamanda yaptığını kendisine uyarı olarak sunduktan hemen sonra içten içe sert bir küfrü de yedirdi. "Aras?" diyerek devreye girdi melek. En ufak sesleri bile duyan olarak hemen yanı başında yükselen bu iniltiyi anlamamak, kaçınılmazdı.
"Bir şey yok," diye konuştu hemen. "İyiyim."
"İnandırabileceğini düşünmüyorsun, sanırım?"
"Gerçekten, ben iyiyim me-" sözlerini dudaklarından döktüğü saniyelerde, salona geldiklerini hissettiği iki kızı hissedince durdu. "Ne olacak şimdi?" Konuyu değiştirdi. "Sen yiyebiliyorsun, ben yiyemiyorum. İkimiz de bu durumda yine acı çekeceğiz."
"Sen," diye başladı sözlerine Uriel. "Sen, çok daha önce kaybettin bu gücünü. Nasıl dayandın?"
Aras, o ana kadar hiç düşünmediği bu soruyu, iyice dinlettirdi beynine. Epey uzun zamandır herhangi bir şey yemediğini kendisine hatırlattığında çatık kaşlarıyla meleğe döndü. "Ben, hiçbir şey yemedim. İhtiyaç da duymadım." Sözleri arasında aklına yerleşen onlarca düşünce olsa da aralarından herhangi birine bile yoğunlaşmak istemeyerek dostundan gelecek tepkiyi bekledi.
Havada asılı kalan sözleri büyük bir özenle toplayıp, bilgi dosyasında sıraladı melek. Birkaç saniye içinde çok sayıda düşünceyi ekleyip, sildiği beyninde en mantıklısını bulup, diline sürdü. "Aras," dedi heyecanla. Dilinden henüz dökmediği sözleri her geçen salise daha da heyecanlanmasına yol açtı. "Sanırım, Akatriel'e karşı ilk puanımızı kazandık."
"Ne?" Buruşturduğu yüzünü toparlayıp, gülümsediği sırada kıstı sesini. "Nasıl yani?"
"Bunu, sonra konuşacağız." Söylevi sırasında salona giriş yapan kızlar, meleğin sesini kıstı. Koltuğa geri yaslanırken yüzündeki ifadesi silip, normal mimiklerini çehresine resmetti.
Açelya, elindeki atıştırmalıkları önündeki masaya bırakırken Akatriel'in sözleriyle cebelleşme halindeydi. Daha önce de aynı durumu yaşamış olmasına rağmen şu anki olay çok farklıydı onun için. Bir yanda, daha fazla acı çekmesini istemediği meleği; diğer tarafta içten içe, ikinci bir şansı verdiği Aras vardı. Gözlerini kısa bir süreliğine yumduktan sonra karşısındaki iki bedene yöneltti. Gergin bakışlarına karşılık aldığında, bir çöl fırtınasında bulduğu ilk sığınağa saklanır gibi huzurla dolduğunu hissetti. Bu duyguyu yaşamayı fazlasıyla özlemişti ama şu anda, bunu Ebyaz'ın gözlerinde yaşaması huzur sığınağına geri sayım ekleyen bir endişeyi beraberinde getirdi. İkinci bir şansı verse de okyanusunun en hırçın olduğu bir zamanda demirleri indirmek, alaboradan başka bir şeyi getirmezdi. Hızla çektiği bakışlarına rağmen teni altında harekete geçen kan akışı, bir türlü sakinleşmiyordu.
"Hadi gelin," diye devreye giren Özge, tüm olaylar arasında en masum kişiliğiyle birlikte, alçak masanın bir tarafına geçip bağdaş kurdu.
"Aras," diyerek güldü Uriel. "Hadi, yarışalım." Çerezliklerden birine uzanıp, avucuna aldıklarını ona yöneltti. "En çok yakalayabilen kazansın."
Aras, belli belirsiz mimiklerini değiştirmeden öylece izledi onu. Aralık dudaklarına yavaşça yerleşen ifadeden sonra dışa dökülen gülüşü, rollerin değiştiğini anlattı kulaklara. Meleğin neyi ifade ettiğini çok geçmeden yakalamıştı. Aynı sözleri, Açelya'nın evindeyken ona bir şeyler yedirebilmek için, Melis'in yanında söylemişti. "Sen istersin de yarışmaz mıyız?" Uzanan eldeki çerezleri kendi avucuna aldığında, hızlı hareketlerle yukarıya attığı minik, beyaz topu dişleriyle yakalayıp, çiğnedi. "Ama beni geçemezsin, onu söylemiş olayım."
Gülümseyerek dostlarını izleyen Özge, bardaklara doldurduğu soğuk içeceği kavrarken, "Sizin, bu haraketlerinizi çok seviyorum," diye konuştu.
"Siz, bu işin gırgırına bakıyorsunuz resmen," diye homurdandı Açelya. Eğlendiklerini bilse de zarar görecek olmaları üzüyordu onu.
"Eğer canını sıkan bir durum varsa, ikinci sıkan el, kendin olmamalısın, Kızıl Güzeli," dedi Aras. "Bırak, hayatına kaldığın yerden devam et. Düştüysen kahkaha at mesela. Yeter ki mutlu ol." Omuz silkip, Uriel'e döndüğü sırada, yanağını şişiren lokmayı ağız boşluğuna alıp, çiğnemeye koyuldu.
"Haklı," dedi melek. "Siyah noktalar hiçbir zaman tükenmez ama beyazı oluşturacak kalem, her zaman senin elindedir." Manidar sözleri, bir kez daha genel anlama dağılırken Ebyaz'ın hareketlerini tekrarlayıp, bir şeyleri çiğnemeye koyuldu.
Anlık için sessizleşen salonu dolduran bir ses, Özge'nin parmakları arasından kayıp düşen bardaktan gelirken tüm gözler genç kıza döndü. Hızlanan nefesiyle birlikte titreyen elleri, meleğin dikkati hemen çekerken yörüngesini değiştirip, evin diğer taraflarına bakındı. "Açelya," diye konuştu Özge. Kenarda duran peçeteliğe hışımla uzanıp, gereğinden fazla koparttığı yapraklarla ıslak halıya baskı uygularken, "Dışarıya çıkalım mı?" diye sordu. Ses tonundaki gerginlik, her ne kadar gizlenmeye çalışsa da apaçık haliyle oradaydı.
Genç kız, arkadaşını cevaplamadan hemen önce meleğe çevirdi bakışlarını. Uriel'in oldukça ciddi yüz ifadesiyle verdiği onaydan hemen sonra, "Tamam, çok uzun zaman olmuştu zaten, değil mi?" diye konuştu en yumuşak tınıda.
"Benimle, odama kadar gelir misin?" diye sordu, genç kız. Halıdan çektiği bakışlarını ona yönelttiğinde, gözlerinin koyu rengine rağmen titreyen nurunu görülebiliyordu.
"Tabii ki." Gittikçe tuhaflaşan tavırları, yolunda gitmeyen bazı şeylerin olduğunu açıkça belli ediyordu. Oturdukları yerden kalktıklarında harekete geçen Özge'den sonra, beden diliyle neler olduğunu sordu. Uriel, sıkıntıyla çektiği nefesi yavaşça bırakırken iki parmağıyla kendi gözlerini gösterdi. Bu hareketi bile, genç kızı dehşete kaptırabilecek kadar yeterliydi. Daha fazla beklemeden hızla ilerledi arkadaşının arkasından, şu andan itibaren onu yalnız bırakmak, yapacağı son şeydi.
"Bu neydi şimdi?" Bir hışımla ayaklandı Aras. "Özge, ne alaka?" Öylesine sıkmıştı ki çehresini; çene kemiği, derisinin altından yırtılıp, çıkacak gibiydi.
"Durmuyorlar Aras," dedi melek. Aynı şekilde o da öylesine öfkeliydi ki, her defasında gözlerine inen gölge, yine yerleşmişti tahtına. Terleyen alnından akan boncuk terler, kabaran damarını süpürerek geçtiği sırada, kazağına inmesini beklemeden koluyla sildi. "Perde zayıflıyor. Mührü her nereye kondurdularsa düzenli şekilde tazeleyip, daha da yarıyorlar perdeyi."
"Mührü tazeleyebiliyorlarsa onlara hizmet eden fâniler hâlâ daha var demektir."
"Elbette var. Ve her geçen saniye, onlar da artıyor." Yükselttiğini fark ettiği sesini saniyesinde düzelttikten sonra dışarıyı izleyen ilk pencereye taşıdı kendisini. "Özge, yalnız başına kalamaz," diye konuştu, izlenim yaparken.
"Ailesi?"
"Ailesi burada değil." Omuzları yavaşça kalkıp, inerken gökyüzüne kaldırdı başını. Sıralı kirpikleri gözlerini perdelerken bir müddet sessizce bekledi.
Semanın koyu renk bulutları, garip bir enerjiyle sarsıldığında yutkundu Ebyaz. Damarlarında akan tedirginliği, öfkesiyle yok eden bir lav, ince yolları sessizce aşıp, zihnine kadar ulaştığında, "Beyazı bulmuş da olsam içimdeki cehennem hâlâ çok aç. Gölgemin değdiği herhangi birine zarar verenin, en acı verici ölümü olurum," diye komut verdi yeni doğan tüm kurnaz çocuklarına. Kafasının içi yeniden, çığlıklara gebe bir karındı. Her ağızdan çıkan öfkeyi avucunda toplayıp, teni altındaki hırçın lavların yardığı topraklara gömdü. "Melek," dedi daha fazla dayanamayıp. "Ben, bu saatten sonra, karşıma çıkacak olan her Gölge'yi öldürürüm. Haberiniz olsun."
Melek, pencereye yerleştirdiği kolu altından Ebyaz'a baktığı sırada, biten sözlerinden hemen sonra dik konuma geçip, gülümsedi. "Sen, önü alınamazsın zaten Aras. Yapma desem, öldürmekten vaz geçecek misin sanki?" Cevap, gencin yüzünde oluşan ifadeyi zevkle kıvırırken bal renkleri iştahla parladı.
"Biz hazırız." Salonu dolduran ses, hem meleğin hem de Melez'in yüzündeki ifadeyi aynı hızla silerken kızlara doğru döndüler.
Çehresine yerleşen mimikleriyle birlikte Özge'nin yanına ilerleyen Aras, "Güzel fâni," diye başladığı sözlerine daha sessiz bir şekilde devam etti. "Bu yolculukta bana ve size açılan koluma, eşlik eder misiniz?" Dirseğini kırıp, bedeninden uzaklaştırırken eğdiği kaşlarıyla ona baktı.
Özge, tebessümünü arttırdığı sırada, "Sanırım, en yakın arkadaşımı bu dirsek ve sahibi için satacağım," diye cevapladı gelen teklifi.
Açelya, dostunun mutluluğunu büyük bir zevkle izledi. Her daim gülümseyen portresinin, aylardır tarihi yıkık bir köşk gibi korumaya almasının ardından böylesine tebessüm ediyor oluşunu, fazlasıyla hak ettiğini düşündü. Ve Aras, her zamanki gibi profesyonelce üstleniyordu bu görevi. "Aman, Bay Mükemmel yine yaptı yapacağını..." diye atıfta bulundu, gülüşünü soldurmadan.
Arkalarından yaklaşan Uriel, Açelya'nın hemen yanına vardığında durdu. Kapının yanına kadar giden Aras ve Özge, ayakkabılarını giymeye koyulduklarında birbir aralarında konuşmaya başlamışlardı bile. "Belki de en iyisi böyledir," dedi melek. Genç kız, bizzat olarak onun için söylenen sözü kavada kaparken meleğine döndü hemen. "Bağımızın güçlenmesi için, güzel bir fırsat olabilir Açelya," diye eklediği sırada sağa doğru hafifçe eğdi kafasını.
Ses tonundan dökülen ilk bahar esintisi, muhtaç duyduğu o güzel meltemiyle kırılgan ruhunu okşarken duyguyla gülümsedi. Herhangi bir şey söylemek istedi ama öylesine hızlanmıştı ki kalbi, Uriel'in yüz tuvalinde oluşan ani bir tebessüm, bu ritmin ona ulaştığını bir frekans gibi kazıdı genç kızın ruhuna. İçinde uyuttuğu çocuk, sevinç göz yaşlarıyla ocak ayı ortasında ağaçtan dökülen çiçeklerle oynamaya koyuldu sanki.
Dakikalar sonra evden ayrıldıklarında Aras'ın fikrine heyecanla katılan Özge'nin de desteğiyle lunaparka doğru yol aldılar. Dönme dolabın boylu boyunca gözüktüğü alana yaklaştıklarında kendini belli edercesine cama parmağıyla yapışan Özge'den hemen sonra Açelya'ya baktı, melek. Şoför koltuğunda kendisi vardı ve hemen yanında, ön koltukta oturmayı sevmeyen Emanet Kızı duruyordu. Dikiz aynasından izlediği gözleri öylesine güzel parlıyordu ki, genç kızın çocukluğuna kadar indi bir an için. Dudağı kıvrıldı. Canını her ne kadar yaksa ve tonlarca şey söylemeyi arzulasa da yapabileceğinin en fazlası buydu. Ona her baktıkça, yirmi iki yaşında genç bir kızdan çok, ilk adımını atmayı başarabilen küçük Açelya'yı görüyordu. Büyükannesinin koynunda minicik kalan kollarıyla, sahip olduğu tek oyuncağa sıkıca sarılışını hatırlıyordu... "Çok hızlı büyüdün Emanet Kızı'm..." dedi içten içe. "Çok güzel büyüdün."
"Gerçekten çok güzel bir yapısın, sen..." Özge'nin hayran dolu bakışları gittikçe büyürken, aracı müsait bir yere park eden Umut'u sabırla bekledi. Emniyet kilidi açıldığı ilk an araçtan hızla inen genç kız, Aras'ı da harekete geçirdiğinde bir kez daha baş başa kalmıştı melek ve Emanet Kızı. Araçtan sakin tavırlarla indiklerinde bedenlerime çarpan kış rüzgarı, titretmeden geçmemişti.
"Açelya," dedi Uriel. Kız, kendisine her çağırışında nefesini tutma noktasına geldiği meleğe döndü hemen. "Çay içmek ister misin?"
"Çay mı?"
"Evet," diyerek cevapladıktan sonra aralarındaki mesafeyi kapatıp, yanına geldi. "Bana, "Seninle karşılıklı çay içmek isterdim," demiştin. Hatırladın mı?"
Soru, sert havayı aşıp, kıza ulaştığında yüzündeki mimikleri kesen bir bıçak olduğunda, yavaşça araladı dudaklarını. Hatırlıyordu. Demlikte kendi kendine oluşan çayı bardağa doldururken bu istekle zelzelenmişti her bir yanı. "Belki bir gün olur..." diye tekrar etti meleğin o günkü cevabını.
"O günü, bugün yapalım o zaman."
"Ama senin için zararlı." Burukça döküldü kelimeler dudaklarından. Her ne kadar istese de acı çekmemesi en büyük önceliğiydi artık.
"Hadi," dediği sırada yolu gösterdi. Tuvaline kondurduğu ifade, izleyenlerin huzura kapılacağı nadir çizgilerden olurken, "Üstesinden gelemeyeceğim bir durum olmasaydı, zaten söylemezdim," diye eklediği sözleriyle beraber, her zaman yaptığı gibi, kızın bir adım arkasından yürümeye başladı.
Gökyüzündeki bulutlar, şahit oldukları bu konuşma hatrına gözlerini kapadıkları güneşi serbest bıraktılar. Işınlar, yeryüzüne cilveyle inerken soğuk tenleri ısıtan en güzel kaynak olmaya, bir taht kurdu. Göç eden tüm hemcinslerine inat sahiplendiği hiçbir şeyi bırakmayan minik kuşlar, güneşin sessiz şarkısına ahenkle eşlik ettiklerinde, mekanı huzur dolu bir melodi kapladı.
"Neden onca şey arasında bunu seçtin?" diye sordu Aras. İkili koltuklara dikkatlice yerleştiklerinde görevlilerin emniyetlerini kapatıp, son kontrolleri yapmalarının ardından küçük bir ses eşliğinde yavaşça dönmeye başladılar.
Kız, büzdüğü dudaklarını geri toplarken, "Seviyorum," şeklinde cevaplasa da sessiz kalmışcasına yanıtsız bırakmıştı onu. Gerçek cevabın bu olmadığını biliyordu. Aras, omuzlarına değen zincire doladığı parmaklarını çözdüğü sırada, "Tutun! Bırakma!" diyerek, aniden hiddetlendi Özge. "Sakın..."
"Özge," çağırdı sakince. "Sadece zinciri bıraktım. Emniyetimiz var, bak." Merhamet dolu tınısı, kızın kulağını okşarken titrek gözlerine baktı. Dönen salıncak giderek hızlanırken uçuşan saçları yüzüne dağıldığında serbestçe salınan eliyle, siyah telleri kulağı arkasına verdi Aras. "İyi misin?" diye sordu naif sesiyle.
"İyiyim." Boğazını temizleyip, devam etti. "Saçlarım gözüme girdi ve rüzgar da gözüme çarpıyor, ondan yaşardılar."
Aras, ona bir an bile bakmayan arkadaşından ayırmadı gözlerini. Yalan söylediği oldukça belli olsa da en ufak bir söz söyleyip, canını daha da sıkmak istemedi. Salıncak gittikçe hızlandı. Adeta, gökyüzünde çapraz bir şekilde uçuyorlardı. Rüzgar arttıkça daha da çoğaldı kızın yaşları. Sanki, her dönüşleri bir kasetti ve her kasette başka bir anısını izliyordu. Hiç kırpmadığı gözlerini bir an bile değiştirmiyordu rotasından. Bal renklerinde tuzlu bir su hissetti Aras. Özge için zinciri yeniden tutan parmakları, bir kez daha ayrıldığında, bu kez genç kızın elinin üzerine kondu. İşte tam o anda kapattı kız gözlerini. Beceriksizce saklamaya çalıştığı yaşlar, boncuk boncuk aktı gözlerinden.
"Bağır!" diyerek bağırdı Aras. "Acını haykır Özge! Tutma içinde, bağır!"
"Oğuzan!" Bağırdı. "Oğuzhan! Oğuzhan!" defalarca tekrar etti ismi. Minik yüzünü ıslatmakta zorluk yaşamayan yaşlar, rüzgarın hiddetine rağmen çenesine kadar inmişti. "Şimdi, daha yakın mıyız? Bak, ben de gökyüzündeyim." Havaya kaldırdığı başını yavaşça eğerken, "Seni çok özledim..." diye ekledi sessizce.
Aras, sessizce izlediği her saniyeyi beynine iyice kazırken titrek bir nefesi doldurdu bedenine. İşte o zaman anlamıştı, kızın bunu neden tercih ettiğini. Önüne döndüğü sırada eğdi kafasını. "Bana inandığın için, teşekkür ederim..." diye mırıldandı. "Seni gerçekten çok özledim, Oğuzhan." Tenine değen göz yaşını rüzgardan önce kurutan teni, kalbine indikçe daha da yanıyordu sanki. Öylesine büyük bir acıyla harmanlanmıştı ki... Ruhu izin verse yıllarca ağlayacaktı bedeni.
Saniyeler, dakikalara kurban olurken yavaşlayan salıncak, güvenli bir şekilde durdu. Belini kaplayan güvenlikten hemencecik kurtulan Aras, Özge'nin de dikkatli bir şekilde inmesine yardım etti. Bilet sıralarını bekleyen insanlara yer verip, inenler için ayrılan yola yönelip, uzaklaştılar dev salıncaktan. Gözlerindeki yaşı iyice silen Özge, Aras'ın yanında gösterdiği yaşlarını, diğer arkadaşlarından gizlemek istercesine tebessüm ekledi yüzüne.
O gün, hava soğuk bir rüzgara esir olana kadar kararırken zaman geçirdiler dışarıda. Aras, Özge'yi bir an bile yalnız bırakmazken nedenini gayet iyi anlayan Açelya, derin bir minnet duydu ona. Günün son saatlerinde birbirlerinden ayrılmadan önce dostunun yüzünde açan çiçek bahçesini, ona borçluydu. Her zamanki şakalarını, takılmalarını ve eşyaların yer değiştirmesini sihirbazlık gibi göstermesini, bir kez daha ustaca yapmıştı. Ve en önemli şey ise, aylarca yapılan devamsızlık ardından fakültelerinde başlayan final haftasına gitmeye ikna etmişlerdi. Yarın, Oğuzhan'sız geçirecekleri ilk gün olacaktı ve bu eksikliği olabildiğince az yaşatmalıydılar genç kıza.
Özge, havada salladığı eliyle, tatlı bir veda yolladı dostlarına. Evine girip, kapısını kapatmasına rağmen hâlâ daha yerlerinde sabit kalan üçlü, yüzlerinde gerçek mutluluğu yaşıyorlardı.
"Ya bir daha görürse?" diye sordu Açelya. "Sana anlattım Uriel, beni odasına çağırdığında o geçişleri defalarca gördüğünü söyledi. Ya, bir daha görürse?"
Melek, paltosunun ceplerinden çıkardığı ellerini önünde bağlarken, "Endişelenme, biz daha lunaparktayken evinin güvencesini aldılar," diyerek cevapladığı kız, duygularına güç katan mutluluk ve hayranlıkla yavaş olduğu kadar derin bir nefes aldı. "Ama yine de bir ev arkadaşına ihtiyacı var."
"Kim olabilir ki?" diye sordu Ebyaz. "Yabancı birisine, haklı bir şekilde körü körüme güvenmez. Ve ev arkadaşı kim olacaksa kimliği, bizim adımıza da önemli..."
Uriel, elmacık kemiklerinini ortaya çıkaran bir tebessüm eşliğinde kaldırdı kaşlarını. Söyleyeceği bir şeylerin olduğunu oldukça belli olsa da sessiz kalmayı tercih etti. Aniden hareketlenirken kapısını açtığı şoför koltuğuna bıraktı bedenini. Onu takip eden Aras, arka koltuğun kapısına ilerlediği sırada, "Aras..." diyerek durdurdu onu, genç kız.
Elini kapıdan ayırmadan, olduğu konumda doğrulup, ona döndü. İstemsizce heyecanlanmıştı. "Efendim?"
"Özge'nin gülümsemesi, tamamen senin sayendeydi..." şeklinde başladı sözlerine. Dudağının içini ısırdığı sırada, doğruca ona bakan bal renkli gözlere odaklandı. "Teşekkür ederim."
Ebyaz, yanıtını gizlediği bir süre, tebessüm ekledi çehresine. "Teşekkür için yapmadım, Kızıl Güzeli. Sen ister inan, ister inanma, yaptığım her şeyi değer verdiklerimin iyiliği için yapıyorum artık."
Gülümsedi kız. Kalbini mest eden cevap, belki de ilk kez böylesine memnun etmişti onu. Diğer yandan, gün içinde ikinci kez söylenen lakabını, ondan duymayı özlediğini de fark etti. Herhangi bir şey söylemeye gerek kalmadan araca yerleşen Aras'ı takip eden gözleri meleğe döndü. Eski haline dönmeye başlayan yaşantıları, eskisinden de çok mutlu ediyordu onu.
Yıldızlar geceyi süslerken yarım bir ay yerleşti, tünün koynuna. Yalnız olmasına rağmen en güçlü ışık olmayı üstleniyordu. Aynı zamanda da yıldızlar olmadan bir hiç olacak kadar çelimsizce titriyordu. Karanlığı aydınlatan bu ışıklar, birbirlerini tamamlayan en güzel şeydirler, karanlık perdenin koynunda.
Ertesi gün Özge'yi de alıp, fakülteye gittiklerinde, belirlenmiş sınıfa çıktılar hemen. Özge'nin, bir şey bilmemesinden kaynaklı yakarışına, ona tam not aldıracağını söyleyen Aras, her şeyin şaka olduğunu sanan genç kızı yeniden güldürmüştü.
Sınıftan ayrılan Uriel'i takip etmek için, harekete geçen Açelya, dikkatini çeken simaya attığı kaçamak bakıştan sonra tamamen döndü o yöne. "Esme?"
Melek, elindeki kalemi iki parmağı arasında sallarken genişçe sırıttı. "Beni özledin mi?" diye sordu şakayla.
"Bir dakika... Evi neden bıraktın? Orayı neden bıraktın?"
"Ahh..." Şakacı tavrına devam ederken omuz silkti melek. "Özlendiğimi sanmıştım."
Genç kız, şaşkınlığını üzerinden atıp, yutkunduğu sırada ismini çağıran Özge'ye döndü hemen. Yanına geldiği arkadaşının kulağına yönelirken sessiz olduğunu sanarak, "Bu kız kim?" diye sordu.
Esme, yüzündeki tebessümü arttırırken Açelya'ya fırsat vermeden öne uzattı elini hemen. "Ben, Sümay Tusel." Sevecen ses tonu, esmer kızı utandırırken mahçupça gülümsetti.
"Özge," dedi, ona karşılık vererek elini sıktığında. "Kusuruma bakma, seni hiç görmemiştim. Açelya ile konuştuğunu görünce merak ettim."
"Ben, sizin sınıftayım." Göz ucuyla Açelya'ya baktı. Çenesini çıkarak saklamaya çalıştığı şaşkınlığı dikkatinden kaçmamıştı. "Çok gelmiyordum, ki geldiğimde de onca kalabalığın arasında fark edilmem de biraz zor olurdu."
"Öyle mi? Çok memnun oldum!" Özge, öylesine mutlu şekilde gülümsüyordu ki, daha ilk dakikadan sahiplenmişti Esme'yi.
Açelya, geçtikleri akşam Uriel'in yüzündeki ifadeyi anca o zaman anlamıştı. Nasıl olacağını merakla beklerken Özge'nin ev arkadaşını, ondan önce bilmenin verdiği huzurla gülümsedi çehresi. Kendisine göz kırpıp, sınıfa adımlayan Esme'yi takip ederken derin nefesi buluşturduğu ciğerlerindeki tüm güçle teşekkür etmek istedi cihana. Tanıdığı meleklerin bir arada oluşu, onları daha güçlü yapacağına inanıyordu. Ve her şeyi ince ayrıntısına kadar düşünen bu meleklerin, büyükannesinin evi için de bir şeyler ayarladıklarına adı kadar emindi. Huzurluydu, fazlasıyla huzurluydu. Gün geçtikçe yaşanan tatsız olaylardan sonra, şimdi sıra başarıdaydı. Oğuzhan'ın koruduğu taş parçasından sonra diğer ikisini de bulduklarında, işleri çok daha kolay olacaktı artık. Ve belki de, şu ana kadar beraber geçirdikleri sonbahar ve kış aylarından sonra yaşayacakları ilk yaz gününe, kazanacaklarına inandığı savaşı bitirerek gireceklerdi...


