Soğuk bir sessizlik, kraliyetini kurduğu ortama inatla hükmetti. Polis ekipleri cinayetin yaşandığı evde son teşhislerini aldıktan sonra ellerindeki dosyaya karaladıkları birkaç yazıyla beraber, acılı insanları odanın bir köşesine çekilerek yalnız bıraktılar. Yüzlerindeki ifadeden de belli olacak ki, ölümlerle iç içe olan hayatları, duygularını da öldürmüştü. Ya da ifadelerini gizlemeyi herkesten daha iyi öğrenmişlerdi. Evdeki herkesin bağrı yanıktı. Oğuzhan'ın ailesi, apar topar şekilde işlerini bırakarak gelmiş, inanmak istemeyerek defalarca görmek istemişlerdi evlatlarının cansız bedenini. Her seferinde benzetme ihtimalini dile getirip, bir kez daha onlara gösterilen soluk beyaz tene boyanan oğullarıyla cihanı yardı haykırışları.
Olduğu yerde mum gibi oturan Açelya, ifadesi alındığından bu yana tek bir söz dahi söylemeden öylece bakıyordu boş duvara. Gözlerinden usulca süzülen yaşlar, kalbindeki feryadı dile getiren en sessiz haykırışlardı. İnanmak istemiyordu hâlâ... Meleğini gördüğü ilk gün, hoşlandığı adamı kaybetmişti. Bir acıdan kurtulurken diğer acıya bulanmıştı. Hatıraları bir türlü gitmek bilmiyordu gözlerinin önünden. Avucu içinden kayan elinin yere temas etmesiyle birlikte kapalı gözlerinden akan son yaş damlası, pembe hatıralara siyahı çalan son perde oluyordu her seferinde.
Salona aniden giriş yapan Özge; sessizliği, sessizliğiyle yararken ona çevrildi buruk bakışlar. Genç kız, şişik gözlerine rağmen herhangi bir ümit aramak için, diğer gözlere baktı. Duyduğu dakikadan itibaren hiçbir şey söylememişti kendisine. Ve en yakın dostunu görene kadar da bir şey söylemek istemiyordu. Oğuzhan'ın sessizce yanına kadar gelip, kulağının hemen yanında "Özge," diye fısıldayışını, her zaman yaptığı gibi yapacağını biliyordu. "Oğuzhan nerede?" dedi inancını zorlayarak. "Yine mi gizlendi, heh? Nerede o?" Her bedende gezdirdi gözlerini. Bakışları uzun zaman sonra ilk kez gördüğü meleğe kaydığında derin bir nefes alıp, hemen yanına gitti. "Umut, sen biliyorsundur. Nerede Oğuzhan? Sen gelmişken o nereye gitti?" Bir medet bekledi meleğin derin bakan gözlerinde. "Umut, nerede o?"
Melek, sessizce yutkunurken salona giriş yapan Ebyaz'a yöneltti bakışlarını. "Özge," dedi sakince. Söyleyeceği sözleri defalarca düşünse de söz konusu konuşmak olduğunda dili tutuluyordu adeta.
"Tibet Hoca, Açelya ile ikisinin bir iş için eve kadar gideceğini söylemişti bana. Döneceklerdi hemen," diye konuştu acı dolu gülümsemesiyle. Gözleri giderek yansa da hâlâ daha ümit fidanlarını ayırmıyordu yanan bağrının topraklarından. "Açelya..." diye tekrar etti, bir müddet sessiz kaldıktan sonra. Sırtını meleğe dönerken arkadaşını aradı gözleri. Genç kız, görüş açısını mavilerini ortaya çıkaran kızarık gözleriyle çıktığında yutkundu. Adımları kıza doğru ilerlediği sırada kolunu tutan el, kendisine çevirdi onu.
"Özge," dedi Ebyaz, şefkatle. Genç kız, hızlanan nefesini dudaklarını kapatarak susturmaya çalıştı. Aras, bir açıklamaya muhtaç hissetse de ona her zaman neşeyle bakan gözlerin, bu kez bin bir parçaya ayrılmış duygularla resmedildiğini görünce beyaz bayrak çıkardı sözleri. Aralık dudaklarını mıhlarken gözlerini bir an olsun ayırmadı kızdan.
"Hayır," dedi Özge. Bileğini tutan Aras'tan kurtulmaya çalışırken birkaç kez daha tekrar etti. "Olmaz, ölmüş olamaz..." Saniyelerce süren çırpınmasını bırakıp, pes etti artık; bedenindeki güç kesilmiş gibiydi. Genç adamın ailesi, kıza doğru ani bir şaşkınlıkla bakarken yaşadığı çaresiz yıkıma şahit olduklarında daha çok akıttılar yaşlarını. Aras, kızın bileğini bıraktığında ellerini sırtına yerleştirdikten hemen sonra kendine çekip, sıkıca sarıldı. Özge'nin ağlayışı arttıkça göğsünde hissettiği yaşlarla daha da parçalandı içi. "Oğuzhan..." Boğuk ses ortamdaki herkesi daha da kanattı. Aras, yaşaran gözlerini sıkıca yumup, açtığında kızın minik bedenine sardığı kollarını daha da sıkıladı. "Aras..." dedi kız, çatallaşmış ses tonuyla. Ebyaz, küçük bir kıpırtıyla onu dinlediğini belli ettiğinde devam etti. "Nasıl oldu?" Göz yaşlarını içine akıtırken çenesini sıktı genç kız. Saniyeler içinde yaşadığı ruh değişimi, bir şokun göbeğinde olduğunu belgeleriyle kanıtlıyordu adeta. "Birkaç saat önce beraberdik. Daha bu sabah, beni koruyacağını söylemişti..." Islak kirpikleri bir ok gibi batarken ikinci bir yaş seli, beyazların kırmızıya mahkum olduğu gözlerine vurgun yaptı. İki yanına düşük kollarını çelimsizce kaldırdığında ona sarılan Aras'a sıkıca karşılık verdi. Başını göğsünden kaldırıp, sıcak tenine temas edercesine omzuna koydu. Tuzlu damlalar, yanaklarından akıp, Ebyaz'ın tenine karışırken avuçlarını, sarıldığı bedenin üzerindeki kazakla doldurup, sıktı. Artık, herkes tamamen kabullenmişti olayı. Binlere ayrılan her bir parça, cehennemden özenle seçilen kor ateşle harmanlanmışçasına yakıyordu her canı.
Gökyüzünün ağlak bulutları, yerlerini sessiz ve karanlık olanlara bıraktığında birkaç yıldız, hemen göbeğinde göz kırptı. Her zaman olduklarından daha parlak oluşları, o geceyi tamamen ayrı kılıyordu. Sanki, Oğuzan'ın bedeninden ayrılan ruhu, yıldızlara karışmış ve masum gülüşüyle birlikte oradan izliyordu olan biteni. Şafaklar söküldü. Defalarca doğan güneş, ışınlarını dokundurduğu her yeri üşüttü. Günler sayılarını çoğaltsa da değişen tek şey yirmi dört saatlik dilimlerin birbirini tekrar eden isimleriydi. Salı... Çarşamba... Perşembe...
İki ay geçti aradan. Yeni yıl serüvenini eksik parçalarıyla atlattılar. Oğuzhan'ın cenazesi iki ay önce omuzlarda taşınıp, toprağın derin bağrına teslim edilmişti. O günden bu yana her şey ciddiyetle devam ediyordu. Labezerin'in gülümser yüzü, buruk bir ciddiyet fırçasıyla darbelenmişti. İki aylık o zaman diliminde bir kez olsun gülümsememişti. Oğuzhan'ın ölümü, hiç tahmin edilmeyecek şekilde en çok onu etkilemişti. Erelim, eskisinden daha az uğruyordu yanlarına fakat her gelişinde de garip bir şekilde Uriel ve Ebyaz'la gizli konular hakkında konuşuyordu. Açelya'yı okula zorla götüren Özge, kaldığı evden bile ayrılmıyordu artık. Açelya, ele aldığı tüm ipucuları üzerine o kadar çok odaklanıyordu ki, gün içerisinde kendisine ayırdığı zaman zarfı yok denilecek kadar azdı. Uriel hâlâ sessizdi. Genç kızla aralarında bir konuşma olmasa da Oğuzhan'ın ölümünden sonra daha da az mesafeliydi. Ebyaz'ın bakışları her ne kadar Kızıl Güzeli'nin üzerinde olsa da onu rahatsız edebileceği her şeyden kaçınıyordu. Değiştiğini ve beyazı bulduğunu gerçek anlamıyla kanıtlamak için, gözünü karartmıştı adeta. Şimdi ise önüne gelen bir fırsat vardı.
Epey uzun yılları aşkın yaşantılarında sürekli olarak şüphede kaldığı ama diline dökemediği her şey, Erelim'in dikkat ve izlenimiyle ortaya serildiğinde işin bir ucunda yer alacağını öğrenmesi, ele alabileceği en iyi değerdi. Son zamanlarda çoğalan, Gölge'lerle birlikte Agimod'lar, insan alemine karışmak için, uğraşan en azgın ırktı. Bununla birlikte yeryüzündeki korumalar da çoğalmış, melekler meydanın asla boş kalmayacağını açık ifadeyle duyuruyordu.
"Bunların hepsi çok karışık," dedi genç kız, elindeki kalemi karaladığı sayfanın üzerine bıraktığında. Labezerin, elindeki taşları kenara bırakırken Açelya'nın baş ucuna kadar gelip, masaya yasladı avucunu. "İbranice sözlük de var, bunun yanı sıra siz de her dili zaten biliyorsunuz ama neden bir şeyleri hâlâ daha yerine oturtamadık?"
"Eğer bizim bilgimiz bu şeyleri çözebilseydi, perdeleri zarar görmüş siz fânileri işe karıştırır mıydık?" dedi melek. Kolunun hemen yanında ona bakan kıza eğdi gözlerini.
"Biliyorum, söylemek istediğim bu değildi." Mahçupça eğdi gözlerini. "Büyükannem, çok başka bir zihinde bir kadın. O çok özel..." Derin bir nefes alıp, karaladığı yazıya çevirirken derin bir nefesi sessizce kopardı havadan. "Ben, onun gibi değilim," diye devam etti sözlerine. İçine dolan yumruyu yutkunarak gidermeye çalışsa da başarısız kaldı. "Hikayemi benden iyi biliyorsunuz. Bir türlü, bir şeyleri başaramayan birisiyim. Erelim'in söylediği sözler, o kadar doğru ki..." Bakışlarını birkaç metre ötelerinde derinlemesine konuşan üçlüye çevirdi. "Ya başaramazsam?"
Labezerin, masadaki elini çekip, kenardaki sandalyeyi çektikten sonra kızın hemen yanına oturdu. "Açelya," diye başladığı sözleriyle dikkati kazandığına emin olduğunda devam etti. "Etrafına bir bak. Üç melek ve Ebyaz'lığını bulan birisiyle aynı ortamdasın. Bunu yoldan geçen herhangi birine anlatsan gülmekten başka bir şey yapmaz. Yaşadıklarına şahit olsalar, psikolojilerini tamamen yitirecek düzeye gelirler. Bu perde, neye göre etki altına aldı sizleri bilmiyorum ama eğer sen de o kişilerden biriysen diğer milyonlarca insandan daha farklı bir yanın vardır ki, seçilen sen olmuşsundur." Derin nefes alıp, solgun yüzüne samimiliğini gösteren bir tebessüm yerleştirdi. Bu gülümseme, her ne kadar gerçek olmasa da Oğuzhan'dan sonra göstermiş olduğu ilk tebessümüydü, meleğin. "Sadece, ciddiyetin asıl anlamıyla farkına varıp, içinde bir yerlerde gizlenen o farkındalığı tahta çıkarman lazım. Ebyaz gibi."
"Ebyaz..." diyerek tekrarladı onu, kız. Bir türlü kabullenemediği kişiye dönüp, baktığında yüzündeki ifadeyi inceledi. Hem hâlâ daha kendisiydi hem de kendisinden çok uzakta bir yabancıydı. Yaptığı şeyleri tam olarak öğrenmemiş olsa da Uriel için Araf'a girdiğini ve Oğuzhan'ın intikamı için, bir Gölge'yi öldürdüğünü biliyordu. Eski umursamaz Aras değildi.
"Uriel'in Araf'a çekilişinden sonra Sekhmet kimliğinde açılma oldu. Hayatında kimsesi yoktu ve o an için, sadece Uriel vardı ama bu zamana kadar yaşadığı eşitsizlikler onu bu intikama kadar sürükledi. Sonuç olarak ise; kendi mezarını kendisi kazdı, Sekhmet'liğini oraya gömdü ve Ebyaz yanına yeni bir doğum tarihi ekledi."
"Beyaz yanı, her zaman içinde bir yerlerdeydi. Siyahın içindeki beyaz oldu."
"Aynen öyle. Onu da yaşadığı bir yıkılıştan sonra ortaya çıkarabildi. Yani bir felaket, beraberinde ona kazanç getirdi."
"Yani diyorsun ki, içimde bir yerlerde gizlenen o gücü arayıp, ortaya çıkarabilirim." Durup, düşünürken zihnindeki her makaleyi belirli başlıklar altında topladı. Dosyasını tamamladığı her hipotez kanıtlanıp, rafa kaldırılsa da anlam veremediği bir şey vardı. "Uriel'in yok oluşu neden benim de güçlü yanımı ortaya çıkarmadı?" Hafifçe çattı kaşlarını. "Söyleyeceklerim, siz meleklere ya da bu olaydan haberdar olan herhangi birine ne kadar saçma gelecek olsa da evde bulduğum o yanık çiçekle birlikte başlayan yangınım, her gün kendisini körükleyip, tazeledi. Ama neden o yanımı bulamadım?" Şeytanın beyazlığa boyanışında etkili olabildiyse kendisinde neden işe yaramadığını düşündü defalarca.
"O ikisi arasındaki bağ, senin onlardan herhangi birisiyle kurduğun bağdan çok daha güçlü, Açelya. Onlar çok önce zamandan bu yana tanışıyor. Uriel, Aras bir şeytan bile olsa ona defalarca merhamet gösterdi. Sekhmet, Uriel'i ne kadar kıskansa ve gitmesini istese de içinde bir yerde, onunla geçirdiği her zamana minnet duydu. Şimdi o minnet duygusu, yaptığı hataya esir düşünce ayaklandı. Ve kalbindeki o beyazı canlandırdı." Bakışlarını üçlüye çevirdiği sırada sözlerine nokta atışı olan manzarayı izlemeye koyulan Labezerin, bir kez daha tebessüm etti. Aras, Uriel'in uzağında kalmaya çalışsa da her defasında özlemle bakıyordu ona. Erelim'e dönerken ciddileşse de Uriel'e bakarken bal rengi gözlerinde rüzgar esiyordu. Bakışlarını çekip, Açelya'ya verdiğinde uzamaya başlamış saçlarında gezdirdi gözlerini. Kızın da kolay şeyler atlatmadığını bilmesinden öteye delicesine hissediyordu. "Ama senin Oğuzhan'la olan bağın da diğerlerinin Oğuzhan'la olan bağından da daha güçlü," diye konuştu, gözleri hafif belirgin çillerine baktığında. "Benimkinden bile..." Açelya, kuruyan boğazını yutkunarak ıslattıktan sonra herhangi bir söz söylemek için, zorlasa da kendini yapamadı. Sevdiği adamın yokluğu, ilk günkü acısıyla hatta daha da fazla bir şekilde yakıyordu kalbini. Gözlerinde hissettiği yangın beraberinde bir hatırayı sürüklerken Oğuzhan'ın ona söylediği son sözü tekrar etti kendi kendine. "Ağlama..."
Melek, kızın yüzündeki ifadeyi saniyesinde yakaladığında masanın üzerindeki kağıtlara döndü. Defalarca yazılıp, üstü karalanan yazıları düzenli bir sıraya koyduktan sonra en üste boş bir yaprak çekti. Siyah tükenmez kalemi ince parmaklarına yerleştirdiğinde sayfada çizdiği şekilleri sessizlikte devam ettirdi. Saniyeler içinde biten çiziminden sonra, "Bu ne?" diye sordu sakin bir tınıda.
"Bilmiyorum..."
"Biliyorsun," dedi kaşlarını kaldırırken. "Sadece ilk bakışınla kaldın. İncelemedin." Derin bir nefes alırken şefkatini hissettirdi kıza. "Dikkatli bak Açelya, bu ne?"
Kız, kağıttaki çizime iyice baktı. Bir müddet sonra, anlam veremediği çizgiler görsel bir birlik oluştursa da ayrı ayrı incelendiğinde bambaşka ortamlarda olduklarını fark etti. "Bir dakika..." dedi yakaladığı ilk ipucunda. Parmağını kağıdın hemen ortasından geçen çizgiye değdirdikten sonra yavaşça kaydırdı. "Burası dünya..." Dikkati çizim üzerinde daha da arttığında tüm çakralarını harekete geçirircesine derince düşündü. "Gökyüzü denilen yer, normal bulutlar değil," dedi sessizce. "Ama uzay da değil. Aslında yukarıda bir yerde ama..." Parmaklarını iki çizgi arasında dolaştırdıktan sonra nihayetinde ortada durdu yeniden. "Bu perde. Alemleri birbirinden ayıran duvar." Tam bu sırada Labezerin, hareketlerini mutlu bir şekilde izlerken geriye yaslandı. "Ama bu, bu ne?" diye sordu kız.
"Orası Oğuzhan'ın ve Naime'nin bulunduğu kısım," dedi ileriye atılırken. Kağıdı kızın karşısından çekip, kaldırdığında, "İşte burası da genel evren. Dünya sadece konaklama yeri, Açelya. Bedenini burada bırakanlar, asıl evrene geçiş yapar. Ölüm, senin onları bu dünyada bir göremeyişindir sadece ama onlar hâlâ daha varlar. Alemler arası gibi düşün."
"Bu perde, sadece bizim değil, değil mi?" diye sordu yaşarmış gözlerine rağmen gülümseyen ifadesiyle. "Bu perde, iki cihanı birbirine görünmez kılan bir şey. Biz buradayız ama onlar orada..."
"Aynen öyle."
Açelya, hızlanan nefesine aldırmadan sevinçle bakmaya devam etti. Zaten bildiği bu olayı, böyle görselle ve bir melek eşliğinde yeniden tazelemek, bambaşka olmuştu. Ölüm denilen o acıyı bir köşeye çekerken adına sadece özlem dedi. Onlar hâlâ vardı. Ve günün birinde yeniden buluşacaklardı. Gözyaşları, kuru tenine yağmur olduğunda bir an afallasa da daha da güldü. Labezerin, kızın hislerindeki berraklığı her bir yanında hissederken aynı özlemle yandı kalbi. Ayağa kalktıktan hemen sonra genç kızı ayağa kaldırıp, sıkıca sarıldı. "Başaracağını biliyorum. Biliyoruz. Yalnız değilsin. Hiç olmadın ve olmayacaksın, Açelya Altay."
Kız, sarılışa karşılık verirken yüreğinde filizlenen umutlarını, mutluluk göz yaşlarıyla daha da suladı. Önünü alamadığı huzur, her bir yanındaki sonbaharına yazı getirmiş gibiydi. "Teşekkür ederim," dedi, titrek dudaklarıyla gülümserken.
Melek, hiçbir söz söylemeden bir müddet daha sarıldıktan sonra yavaş ayırdı kızı kendinden. "Dikkatli düşün ve incele."
"Labezerin?" Salonun diğer tarafından gelen ses, her ikisinin de dikkatini çektiğinde devam etti. "Görmeyi özlediğimiz bir tablo, doğrusu," dedi Erelim.
"Biraz sen de dene," derken gülümsedi Tibet. "Çok ciddisin son zamanlarda, bize de anlatmıyorsun."
Uriel, gülümsemesini soldurmadan, "Biz de tam o konu hakkında konuşuyorduk," diye katıldı aralarına.
Tibet, genç kıza döndükten sonra yanlarına gitmeleri konusunda küçük bir işaret yollamasıyla harekete geçtiklerinde, onlar gibi yer değiştiren üçlüyle birlikte sonunda salonun hemen ortasında buluştular. Erelim, yüzündeki tebessümü yavaşça sildiğinde, eğdiği gözleriyle anlatacağı olayı son kez değerlendirip, yanlış bir şey söylemekten temizledi düşüncelerini. "Akatriel," dedi daha fazla beklemeden.
"Ne olmuş Akatriel'e?"
Melek, oturduğu koltukta ileriye eğilirken doğruca Labezerin'in gözlerine baktı. "Akatriel normal değil, yani beyaz değil. O, beyazdaki siyah nokta. Çok uzun zamandır izliyorum onu ve neredeyse hiçbir hareketi temiz değil," diye konuştu. Koyu renkteki gözlerini Açelya'ya yönelttiğinde, kızın yabancı hissetmesini engellemek istedi. Üstün güçlerin arasındaki tek fâni olarak çekinik kalıp, başarısız hissetmesini engellemeyi arzuladı. "Yüksek Konsey'in baş meleği. Cezalandırıcı olmasının yanı sıra, bazı hareketleri masum değil. Ve bu hareketleri de gizliden yapmaya çalışması, beni asıl tetikte tutan şey."
"Yin Yang," diye konuştu Açelya. "Beyaz olan noktadan sonra siyah nokta da sesini çıkarmaya başladı." Gözlerini melekten ayırmazken, "Yargılarını kendi zevkine göre yapıyor öyleyse?" diye sordu.
Erelim, "Evet," diyip, onayladıktan sonra Aras'ı gösterdi. "Naime'nin ölümünden bu yana, gözünü bürüyen cezalandırma sevdası, iyice kararttı içini. Başta oluşu, kanatları altında sayılabilecek neredeyse her Melek Nabiz'ini de etkiliyor.
"Büyükannemin ölümünde Aras'ın bir katkısı yok mu demek istiyorsun?" diye sordu. Ebyaz'a yönelttiği bakışlarının yakaladığı durgun bir sevinç, zar zor sakin kalıyordu bedeninde. Sorduğu soruya gelecek bir olumlu yanıtla, Aras'ın bu güne kadar herhangi bir masumu öldürmediği de kanıtlanmış olacaktı.
"Ebyaz'ın yargısında konuşan tek konsey meleği, Akatriel'di," diyerek başladığı sözlerini, "Ölüm cezasını verirken herhangi biz söz hakkı tanımadı. Eğer Uriel karşı gelmeseydi bize de o ana kadar söz hakkı doğmamış olacaktı," şeklinde bitirdiğinde geriye yaslanıp, bir süre bekledi. Yaşadıkları olayın tüm karmaşasını en durgun haliyle aktarabilmek için bir süre bekleyip düşündü. "Aras suçsuz," dedi en sonunda. "Ama tamamen de değil, tek hatası Naime'yi itmesiydi."
Kız, duyduğu sözlerin suçsuzluk yanına mutlu olsa da büyükannesinin itilmesi kısmı, onu sinirlendirmemiş de değildi. "Neden itti?" diye sordu meleğe.
"Açelya... Büyükannen her ne kadar zeki ve önemli olsa da hataları da vardı. Onun beyaz yanını gördüğü halde sustu. Şeytanların intikam hırsının ne kadar kuvvetli olduğunu bildiği halde, Aras'ın bu yanını körüklemekten başka bir şey yapmadı." Kıstı sesini. Naime'nin bilinmeyen özelliğini dışa vuruyor olması onu üzse de dağılan parçaların bir bütün oluşturabilmesi için, bunu yapmak zorundaydı. "Evine astığı o tabloyu gördün, değil mi?"
"Evet."
"Hasta birisinin karşısına ona iyi gelebilecek ilacı koyduğunu ama uzanmasına izin vermediğini düşün... O hastayı daha da kötüleştirmekten başka bir şey yapmaz."
Ebyaz, eğdiği bakışları bir kez olsun kaldırmazken zihnine doluşan tüm anıları defetmek istedi. Artık düşünmek istemiyordu. Kendini anın akışına bırakırken nihayetinde ortaya çıkan masumluğuna sıkı sıkı sarılmak istedi. Uriel, Cesaret Meleği'nden aldığı bakışları Ebyaz'a yönlendirdiğinde onun için, üzüldüğünü hissetti. Naime'yi her ne kadar çok sevse de yaptığı yanlışı göz ardı edemiyordu.
"Pekala..." diyerek söze girdi, Aras. Eskilere bu denli gidilmesi onları konudan uzaklaştıracağı gibi, dikkatin asıl verilmesi gereken konuda da akıl karışıklığı yapabilirdi. "Akatirel hakkında konuşuyordun," dedi meleğe dönüp. "O konu daha önemli."
Erelim, sessizlikle gelen enerjilerin tenine temas edişini hissederken olayın asıl farkına varıp, söze girdi yeniden. "Akatriel, tek bir hüküm kurmak isteyebilecek tehlikesi her geçen zaman diliminde artan birisi. Aras'a vermek istediği ceza, tamamen kendi açlığı içindi. Cezalandırdığı kişilerin acısıyla beslenmeyi hedeflemeye başladı ve uzun zamandır da kendini bununla güçlendiriyor."
"Böyle bir şey olabilir mi?" Labezerin sinirlerini yatıştırmaya çalışırken fısıltıyla kükredi adeta. "Neden diğer melekler buna dur demiyor. Neden sadece sen, bunun farkındasın?"
"Yüksek Konsey'de tek bir Cesaret Meleği var," diyerek cevap verdi, Uriel. Konsey'in Baş Meleği'ni takip edebilecek kadar cesur olan sadece Erelim var. Tüm olumsuzlukları göze alıp, cehennemi incelemeye aldığı gibi Akatriel için de her türlü şeyi göze aldı."
"Ahh..." Gür bir nefesi dışarıya attıktan sonra, "Bir kez daha hayran kaldım sana," dedi Labezerin. "Peki ya, onu indirebilmek için ne yapacağız?"
"Burası da bize düşüyor," dedi Aras. "Uzun zamandır gizliden konuşmamızın tek sebebi buydu ve şim-"
"Dur." Erelim'den yükselen kesin komut, Aras'la birlikte herkesi aniden durdurdu. Melek, gözlerini kapatıp, hafifçe kıstı. Bir şeyi izlediği açıkça belli olurken ortamın gerginliği her saniye daha da arttı. "İzi bulacağız," diye konuştu gözlerini hızla açtığında. "Naime'nin bıraktığı her şeyi toplamamız gerek."
"Ne?"
"Açelya." Tuhaf bir ifadeyle kıza bakarken mimiklerinin anlatmak istediği şeyden uzak bir kelime kurdu. Dili ve çehresi bambaşka konuştu. "Naime'nin evinde ihtiyacınız olabilecek çoğu şeyi bulabilirsiniz."
Kız, meleğin ifadelerini yakalarken aniden ayaklanıp, çizdiği kağıtların yanına ilerledi. "Evet. Evet, orada çok daha ipucu vardır," dedi konunun dağılımına yardım ederken. "Bu şifreyi çözdükten hemen sonra oraya gitmeliyiz."
"Hâlâ çözemediniz mi?" Salonun giriş kısmında yükselen tok bir ses tüm hakimliği üzerine alınca, gözle görülebilir bir gölge salonun her köşesine vurdu. Omuzlarda biten saçlarıyla birlikte orta yaşlarını yeni yeni geçen bir adam, giydiği düz beyaz bol kıyafetle, adeta kraliyet zamanları havasını katmıştı görünümüne.
"Sen kimsin?" dedi kız. Cevabını hissetse de enerjisinden doğan negatifliği iliklerine kadar hissettiği bu melekle arasına çizgi koymak istiyordu.
"Ne kadar da kabaca?" Tek kaşını kaldırıp, yürümeye koyulduğunda salonun ortasına gelince ayağa kalkan Uriel ve Labezerin, genç kızı daha da tetikledi. Melek olmayan Ebyaz'a bir komut geçiremeyecek olan Akatriel, Erelim hariç diğer iki meleği ayağa kaldırabildiğine göre, zorla yaptırdığı bir şeyler mutlaka olmalıydı. Uriel'in ifadesinden de belliydi ki; bu melek, emirleriyle diktatörlük kuran birisiydi. "Yüksek Konsey'in Baş Meleği Akatriel, evine kadar geliyor, senin şu ifadene de bak!"
"Diğerleri gibi normal bir meleksin ve ilk gördüğüm melek de değilsin," dedi kız. Elinden bırakmadığı kağıtlarla Labezerin'in yanına kadar gelip, doğruca Akatriel'in gözlerine baktı.
"Ne yazık..." tıslar gibi söylendi. Uriel'in böyle bir fâninin yanında oluşu ve böyle bir iblisi koruduğu için, ceza alacak olması... Çok yazık." Sözleri arasında Uriel'e dönüp, yanına kadar ilerlerken çirkin bir gülüşü yaydı çehresine.
Erelim, bu kez hızla ayaklandığında, "Ne cezası?" diye sordu, yüksek sayılabilecek tonda. "Aras, bir iblis değil artık, Akatriel. Ve Uriel de Ebyaz olan birisini korudu!"
"Sana söz hakkı verdiğimi hatırlamıyorum, Erelim."
"Ne tesadüf, ben de söz hakkı isteyebilecek kadar düşük olduğumu hatırlamıyorum." Kendisinden daha yaşlı gözüken meleğe bir adım attığında nefesini yüzünde hissedebilecek yakınlığa gelince doğruca gözlerine baktı. Öylesine sinirli hissediyordu ki... Yapabilse, onun için düşündüğü cezayı hemen orada kesecekti.
Akatriel, Cesaret Meleği'nin gözlerine iyice bakarken güldü. "Gözüme son zamanlarda çok daha fazla çarpıyorsun, Erelim. Emirlerimi dinlemeyen tek kişi sensin. Ve bir gün, bunun için cezalandırılabilirsin. Dikkat et."
"Hiç durma..." diye konuştu kışkırtırcasına. "Benim senden eksiğim yok, Akatriel. Aksine senin benden eksiğin var. Şanslısın ki, önceki Baş Melek, seni seçmişti. Tüm bunların haricinde, sadece sana söylenilen cezayı uygulayabilen normal bir melekten başka bir şey değildin."
"Erelim," diye söze girdi Uriel. Dostunu uyarmak için gözlerine baktığında gördüğü sinirli irislerle daha da korktu. Sessiz bir öfke vardı siyah gözlerinde ve bu en tehlikeli sayılabilecek olanıydı. İstenmeyen olayların önüne geçebilmesi için, sakin kalabilmek zorundaydı. "Yüksek Konsey'in Baş Meleği'yle konuşuyorsun," derken salona girişteki herhangi bir yere baktı.
Cesaret Meleği, bakışları takip, ettiğinde görüş açısını dolduran iki silinik beyaz dumanla sıktı çehresini. Yargı Meleği düşündüğünden de sinsiydi. Derin nefeslerle dizginlemeye çalıştığı duygularını, gözlerini kapatıp, saniyeler içinde eline aldığı kontrolüyle tamam gizlerken yeniden ona döndü. "Uriel, hangi sebeple ne cezası alacak?"
Akatirel, onu cevapsız bırakarak bunun zevkini yaşamayı hedeflediği sırada, arkada bağladığı ellerini serbest bıraktığında Ebyaz'ın yanına ilerleyip, doğruca gözlerine baktı. "Ayağa kalk," dedi sakin tavırla. Aras, olduğu yerde daha da geriye yaslanırken gülümsemeden, alayla baktı yüzüne. "Ayağa kalk," diye tekrar etti. Fakat yine herhangi bir hareketlilik görmeyince öfkeyle ileriye atılıp, yakalarına yapıştığı bedeni ayağa kaldırdı. "Sen kimsin, kendini ne sanıyorsun? Ne hakla emirlerimi dinlemezsin?"
"Ben beyazım ama aynı zamanda siyahım," sakince cevap verdi. "Melek değilim. Şeytan da değilim..." diye eklerken meleğin bileklerine yerleştirdiği ellerine verdiği güçle sıkıca kavradığı bilekleri, kendinden uzaklaştırdı. "Diğer meleklerin senin emri altındaki biri olmadığı gibi ben de senin emrini dinleyecek biri değilim. Şeytanlar gibi senin düşmanın da değilim." Gözlerindeki ifade söylediği her bir sözle daha da anlam kazanırken Akatirel'in herkes tarafından fark edilebilecek çekingenliği, her ne kadar gizlemeye çalışsa da ortadaydı. "Söylesene melek, ben kimim?" Aradaki mesafeyi kapatıp, doğruca gözlerine baktı. Her saniye, kanatlarındaki acıyı hatırlatırken ona, bal rengi gözlerine yerleşen cehennemle iyice kasıldı çehresi.
Uriel, izlediği beyazlıkların giderek yaklaştığını görünce yeniden girdi araya. "Aras, sessiz ol," dedi endişeyle. Söylediklerine her ne kadar alkış tutmak istese de her türlü durumdan faydalanmak isteyen bu melek için, şimdilik sessiz olmaktan başka seçenekleri yoktu. Özellikle de onları izleyen iki Gözcü varken, her türlü planı suya düşürebilecek olayın yaşanması an meselesiydi.
Akatirel, Ebyaz'ın gözlerine keskince baktıktan hemen sonra Labezerin ve Açelya'ya döndü. Dudaklarına yerleştirdiği ifade, kızı diken üstü tutarken elinden hiçbir şey gelmiyor oluşu onu daha da sinirlendirdi. Melek, çektiği bakışlarını Erelim'e yönlendirdiğinde alayla gülüp, Uriel'in arkasına kadar ilerledi. Aras, hızlanan nefesini kontrol altına almaya çalışırken Cesaret Meleği'ne baktığında onu daha da geren küçük bir ışıltıyı gördü gözlerinde. Melek, kendisini sıkarak zor duruyorken elinden bir şey gelmeden izliyor oluşu, sert bakışlarına gizli bir birikinti getirmişti. Mekanda esen sert rüzgarın fısıltısı hiç de güzel olmayan bir melodideydi. Bir şeyler olacağı açıkça belliydi ve kimsenin elinden bir şey gelemiyordu...
Salonu aniden kaplayan acı dolu bir bağırış, Uriel'den yükseldiğinde Akatriel'in eli, meleğin kürek kemikleri arasına yerleşmişti bile. Nefesi gittikçe hızlanırken tutmaya çalıştığı acısını birbirine kenetlediği dişleriyle gizlemeye çalıştı. El, daha da sıkı bir baskı oluşturduğunda nefesini kesen bir acı, ense kökünden bedenine doldu. Boynundaki her damar, sahip oldukları acıyla kabarırken bedenini taşımaktan güçsüz düşen ayakları bükülüp, onu zemine düşürdü.
"Hayır!" Bağırarak ileriye atılan Açelya, meleğin yanına gelmek istese de onu durduran görünmez bir kuvvet hareket etmesini engelledi. "Dur!" diye haykırdı tüm hiddetiyle. "Yapma, dur! Bırak onu!" Çaresiz yakarışları, meleğin her acı iniltisinde daha şiddetli çıkarken nihayetinde sırtından kalkan elden sonra yana devrildi Uriel'in bedeni.
Akatirel, yerde acılar içinde yatan meleğe gülerek bakarken kabarttı göğsünü. "Kimse, benden bir şey saklayamaz! Kimse, bana karşı gelemez!" Küstahça kükredi adeta.
Açelya, gözündeki yaşları geri atarken sinirle baktı ona. Siyaha bulanık bu meleğe karşı güçsüz gözükmek istemedi. "Ne yaptın ona?"
"Cezalandırdım," sözlerinden hemen sonra kısa bir kahkaha atıp, zevkle tısladı. "Bir iblise yardım etti ve hak ettiği cezayı bedenine verdim. Bundan sonra, yaratılışına ters düşen tüm insani reaksiyonları yapabilecek ama her birini yaparken acılar içinde olacak! İhtiyaç hissedecek ama ihtiyacını karşıladıktan sonra her bir zerresi acıyla dolacak!" Bağırtısını ortamdaki her meleğe dönüp, döktükten hemen sonra Ebyaz'a yöneldi. "Senin de zamanın gelecek. Ama senin cezan zaten sende. Kendi ellerinle kendini cezalandırdın. İhtiyaç hissetsende bir şey yiyip, içemeyeceksin. Uyuyamayacaksın. Ki şu anda da hiçbirini yapamıyorsun! Ve, bunları yapamadığın her an, sen de acı hissedeceksin! Bunun için Murmur'a teşekkür etmeliyim..."
Beden, son bağırışın ardından yavaşça kaybolurken geriye kalan tek şey duvarda yankılanan kahkaha sesleri oldu. Her birinin üzerindeki engel yok olduğunda hızla harekete geçip, yerdeki yarı baygın meleği yavaşça kaldırdılar. Bir kez daha tekerrür eden Yin Yang, diğer tüm olayların aksine acıyla göstermişti kendini. Eskiden meleklere yemek yedirmeye çalışan Aras, şimdi kendisi yiyemeyecekti ve onun tam tersi olarak bir şeyleri yiyip, içemeyen Uriel, bunları yapabilecekti. Fakat her iki özelliğin sonu da acıyla bağlantılaşmış ve bu, onları her ilerleyen günde gözle görülebilecek acı dolu ölüme kadar sürükleyebilirdi.

