İçeriğe geç

EBYAZ

Bölüm 17 · 19 dk okuma

EBYAZ

Bölüm 17

Savaş Başladı

Gökyüzü, ışıkları koca bir delik gibi yutarken fırtınaya hazırlıyordu kendisini. Kar taneleri yerine toprağın kokusunu cihana yayan koca damlalar, teker teker bilinmezliğe akarken sessizlik vardı. Oğuzhan ve Aras, geldikleri evde arayış içine geçmiş, bir hırsızın cevher arayışı gibi her yeri dağıtmışlardı neredeyse. En sonunda, ele aldıkları bir iz, karşılarına çıkardığı perdeyle birlikte rahat bir nefesle durulup, birbirlerine baktılar.

"Sence ne olabilir?" diye sordu Oğuzhan. Aradıkları şeyi odasındaki duvarın hemen arkasında olduğunu bilmekten çok hissetmeye başlamıştı.

"Blaef'in bir tedbiri," diye konuştu Ebyaz. Genç adamın gözlerine kısık gözleriyle bakarken alayla sırıttı. "Zeki birisiymiş. Melek mührüyle duvarın içine bir oda yapmış, besbelli."

Oğuzhan, bakışlarını toplayıp, düz duvara baktı. Blaef ile uzun zamanlar geçirmesine rağmen, onu tanımaya hâlâ daha aç olduğunu hissediyordu. Kalbi küçük bir zelzelede enkaz oldu. Parmak uçlarını krem rengi düzlüğe değdirdiğinde daha önce hiç yaşamadığı perdelenme, suya dokunulur gibi kendini belli ettiğinde bir kez daha hayranlıkla takip etti olan biteni. Elini, bilek hizasına kadar duvarın içine geçirirken aralık dudaklarını kapatıp, hafifçe kıstı gözlerini. Kontrol altına aldığı nefesi ona kolaylık sağlarken geri çekildi. "Sen neden giremiyorsun ki?" diye sordu Aras'a dönmeden önce.

"Söyledim ya," diye konuştu ilk olarak. "Melek mührü. Sadece meleklerin girebileceği bir yer. Ve tabii siz, Fâni Nabiz'lerin."

"Ama sen artık, bir Ebyaz değil misin? Beyazsın."

"Öyleyim." Aras, gözlerini hiç kırpmadan bir noktaya bakarken ilk defa kendisinin bu halin kabul eden sözü dökülürken olayın farkına yeni varmışcasına garip bir huzura çekildiğini hissetti. "Ama kendimden ödün vermedim. Hırçın dalgalarım hâlâ daha benliğimde... Bu yüzden giremiyorum." Derin bir nefes aldıktan sonra duvara dokundurdu parmak uçlarını. Ne herhangi bir şey hissetmiş ne de sert yapıda bir yumuşama olmuştu. "Hadi," dedi ona dönerken. "Acele etmemiz gerekiyor fâni oğlan. Gir ve al şunu. Ben, burada seni bekliyorum." Sözleri, hareketleriyle onaylayan Oğuzhan, Ebyaz'ın gözlerine derinlemesine bakmasının ardından usulca salladı başını. Attığı adımlarla bir geçitten geçer gibi bedenini perdeye teslim etti daha sonra. Aras, her ne kadar belli etmese de duvarın diğer yanı için endişeliydi. Herhangi küçük bir terslikle beraber Oğuzhan'ın zarar görmesinin ihtimal düşüncesi, onu geriyor ve tetikte tutuyordu.

Adımları, bedenini odanın ortasına kadar taşıdığı daha ilk anda, kulağına ilişen sesi takip, etti sakince. Pencereye usulca çarpan damlalar, tok sesleri odanın her yerine saniyeler içinde dağıttı. Yeniden harekete geçtiğinde bu kez, açtığı camdan içeriye dolan yağmur tanelerine bedenini siper edip, kapadı gözlerini. Damlalar, üzerindeki kıyafetleri ıslatırken bir derin nefes daha aldı. Kapadığı gözleri altından masumca gülümserken zihnini tamamen boşaltmayı istedi. Hiç beklemediği bir anda hiç tahmin etmeyeceği şekilde onu yakalayan huzur, yağmur damlalarının alev gibi yanan bedeninde buharlaşmasıyla avucuna gelmişti.

Saniyeler birbirlerini kovalarken dakikalara kadar yol aldılar. Aras, hiçbir şekilde konumunu bir nebze olsun bozmazken bulutların sert çatışmasıyla doğan ani bir gürültü diken üstüne çekti onu. Hışımla açtı gözlerini. Yağmur hızını aniden arttırırken hemen arkasında duyduğu tıkırtıyla döndü. Gökyüzünden gelen bu ses, masum değildi. Olduğu mekanda duydukları gibi... Bedenini ufakça çarpan elektrik hissiyle beraber kulağına doluşan fısıltılarla güldü. "Misafirlerimiz varsa bana da ağırlamak düşer." Dudağı yana kıvrılırken kararttığı bal rengi gözleri, derisi altındaki cehennemi yuvalarına toplamış gibiydi.

Sözlerinden hemen sonra ileriye attığı adımla beraber savurduğu eline yerleştirdiği kılıç, havayı gürültüyle yardı. Küçük bir patlama beraberinde her bir yana savrulan karanlık bulut, yere sis gibi çöktü. Aras, hamlesine karşılık yaşanan şeyleri anlamaya çalışırken karanlığın yavaşça çekilip, bir yerde birikmesini izledi. Hamle yapmaya hazırladığı bedenini, ilk kez karşılaştığı bu olay bekletiyordu. Fısıltılar sustukça yağmur daha da bastırdı. Öylesine şiddetliydi ki sema, yeryüzüne her an inecek gibiydi. Sıkıca kavradığı kılıcını, birikinti halini bozmayan karartıya vurmak için, ileri atıldığında yerden aniden kalkan bulut, büyük bir hırıltıyla birlikte göğsüne çarpınca geriye savrulan bedeni, dakikalar önce açtığı camdan fırladı adeta.

Oda tamamen boşaldı. Ne karanlık güç ne de Aras vardı artık. Saniyeler sonra duvarda yaşanılan hareketliliğin ardından elinde tuttuğu yarı parlak taşla birlikte Oğuzhan, perdenin ötesinden ayrılıp, geldi. Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki, elinde tuttuğu taşı biran önce götürmek için can atıyordu adeta. "Aras!" heyecanla duyurdu sesini. Biliyordu! Elindeki taşın, aradıkları o olduğuna hiç olmadığı kadar emindi! Odanın her yanına bakınırken onu karşılayan boşluk, açık pencereye iletti dikkatini. Yağmurun iyice ıslattığı tüller, yanına yaklaşan gencin bedenine çarptığında camdan öteye baktı. Hiçbir şey yoktu. "Burada olacağını söylemiştin," dedi kendi kendine. Camı kapattığı sırada odanın her bir duvarına çarpan telefon sesiyle, yatağının üstüne attığı ceketine götürdü gözlerini. Elindeki taşı, çekmecesinin üzerindeki kutuda bulunan taşların yanına koyduktan sonra ceketini kavradı. "Efendim?"

"Oğuzhan, buldunuz mu, ne oldu?"

Genç, taşa bakıp, gülümsediği sırada, "Perde gibi bir şey vardı, tek girdim odaya ama buldum. Aras'ı arıyorum şimdi," diye cevapladı. Tam da bu esnada odanın diğer tarafından gelen tıkırtıyla o yöne döndü. Adımlarını konuşturup, telefondaki sese odağını ayırmadan Aras'ı görme ümidiyle atılsa da onu bir kez daha karşılayan boş manzara, iyice canını sıkarken bu kez de sesin nereden geldiği konusunda gerilmeden edemedi. Yavaşça ilerlediğinde aynı ses, bu kez de hemen arkasından geldi. Hızla döndü. Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyordu. Mevsimden bile soğuk hâl alan bedeni giderek üşüyordu. Odaya yöneldiği sırada kulağından ayırdığı telefonu yeniden kaldıracaktı ki, sırtından bedenine dolan yanık bir sızıyla kesildi nefesi. Parmakları arasından kayan telefon zemine sertçe çarptığında, onu takip eden bir damla göz yaşı aynı şekilde düştü yere. Başını göğsüne indirdiği sırada, karşılaştığı kan derin bir nefes isteğiyle doldurdu yangın yerindeki ciğerlerini. Sırtını delip, geçen şey geriye doğru hışımla çekildiğinde, dudakları arasından küçük bir inilti koptu. Vücudundaki yangın boğazına dolmuş, şah damarını sıkan bir el olmuştu. Korktu. Ama acı değildi sebebi. Zafere imza atanlar yerine, adına imza atılan isim olmaktan korktu. Bedenini daha fazla taşıyamayan dizleri bükülüp, yere çarptığında titrek bir nefesi boş mekandan koparıp, kanayan ciğerlerine son dilek hakkı olarak verdi. Daha fazlasını isteyen kanlı parçalar, göğüs kafesini titretirken adım sesleri girdi devreye. Görüş açısına giren bedenin sahibi, en hırçın gülüşünü takınırken iyice süzdü yerde oturan kanlı halini. O kadar üşüyordu ki, artık acı hissetmiyordu. Kontrol altına aldığı titrek çenesini sıktıktan sonra araladığı dudaklarıyla "Neden?" diye sorabildi sadece. Oysa, o kadar çok şeyi haykırmak istiyordu ki...

"Neden?" tekrar etti karşısındaki. "Ben, ne zamandır bugünü bekliyorum, haberin var mı senin?"

Oğuzhan, sorduğu sorunun altındaki acizliği bir kağıt gibi yırtıp, atarken nefretle baktı. Blaef'in katili tarafından yaralanmak, farklı bir transa soktu onu. Omuzları iyice düştüğünde üzerindeki kıyafete iyice yayılan kana dokundurdu parmaklarını. Gözleri buğulandı. Meleği, kendi kolları arasında son nefesini tekrar yaşıyor gibi hissetti. "Blaef..." diye fısıldadı.

İblis, elindeki kanlı hançere zevkle bakarken geniş gülüşü altında sıktı dişlerini. "Aynı hançerle aynı şekilde bir ölüm! Sanırım, son nefeslerini veriyor olan birisine verilebilecek en güzel hediyeyi sana verdim, Oğuzhan. Şanslısın!" Alayla kahkaha attı. Sesi, o kadar hırçın ve sinir bozucu çıkıyordu ki, yakalayacağı ilk güç kıpırtısında yüzünü parçalamak istedi, Oğuzhan. Fakat ne gücünün ne de zamanının kaldığını hissediyordu. Bir yandan, geride kalacakları şimdiden özlerken diğer yandan Blaef'i görebilme ümidiyle kapladı her bir yanını. Son demlerinde yelken aldığını hissediyordu. İblis, hançere dokunan parmaklarını sıkıp, adım attığı sırada aniden durdu. Evin dışında, Oğuzhan'ın da duyabildiği bir ses gürültüyle kopup, gelirken geri çekildi. "Ölümünü izlemek isterdim ama sebebi olmayı yetinmekle kalacağım." Hançer saniyeler içinde yok olunca, çirkin bir kahkaha eşliğinde odaya girdi.

Genç, iblisin girdiğini gördüğünde, tüm acılarını sabrının ellerine bırakıp, yapabildiğinin en hızlısıyla ileriye atıldı. Şükran sunduğu anlamsız bir güçle ayağa kaldırdığı bedenini odanın girişine kadar taşıdığında kapı pervazına tutundu. "Bırak onu," sesinin çıkabildiği son raddeyi serbest bıraktı. Alnından akan terler, kışı yaza çevirdi bedeninde. Alabildiği düzensiz nefesleri, boğazından inerken bıçak kadar keskindi. İnce ama uzun bir delik vardı bedeninde... Organlarını patlatıp, ona ölümü tattıracağına emin olduğu bir delik... Sırtından göğsüne kadar.

İblis, çirkin gülüşüyle ona doğru döndüğü sırada eline aldığı taşı göğsüne bastırdı. "Demek bu," dedi hırıltıyla. "İşimi eğlenceli halde sonlandırdığın için, teşekkür ederim, Oğuzhan. Seni öldürüyor olmak ve parçayı ele geçirmek büyük bir zevkti." İleriye atıldığı sırada kapının daha çok açılmasıyla kontrolünü sağlayamayan Oğuzhan, yere hızla düşerken acıyla bağırdı bu kez. Başını kaldırmaya çalışsa da başaramayıp, yanağını soğuk zeminle yeniden buluşturdu. Zorla kaldırdığı elini göğsüne değdirdikten sonra görüş açısına çekti. İnce parmaklarının tüm boğumları kana boyanıktı. "Meleğini özlemişsindir. Sayemde buluşacaksınız, fena mı?" İblis, elini indirdiği sırada ortadan yok olan taş, acılar içindeki Oğuzhan'ın dikkatini çeken ilk şey olurken durumuna rağmen, bu bilgiyi bir şekilde diğerlerine nasıl iletebileceğini düşünmeye koyulmuştu bile. Gücünü toplayabilirse, Açelya'yı arayıp söylerdi belki. Ya da sesli bir not bırakırdı. Hangisi daha hızlı olurdu ki? Aras'ı düşündü hemen sonra, belki zamanından önce yanına gelirse ona söylerdi her şeyi... Dışarıdan gelen ses giderek yaklaştığında iyice gerilen iblis nefeslerini durdurup, kendi formuna bir perdeyle geçti. Göz rengi, özüne döndüğünde siyahın göbeğinde kırmızı bir leke oluştu. Yüz hattında meydana çıkan siyah damarlar arttıkça silinmeye başlayan iblis, büyük zevkle gülerek son kez baktı Oğuzhan'a.

En sonunda kaybolan beden, genç oğlanı bir başına bıraktığında derin bir sessizlik taht kurdu. Oğuzhan'ın alnından dökülen terler giderek çoğaldığı sırada bir anda durdu. Aldığı derin bir nefes, saniyeler boyunca içinde kalırken en sonunda yavaşça göç etti iki dudağı arasından. İçeriden de kanadığını hissediyordu. Kalbi, ritim dengesini kaybetmişti bile. Bu yüzden nefesleri de düzensiz hale geçmişti. Göz kapaklarının ağırlaştığını hissediyordu.

Sessizlik, koridorda yükselen ayak sesleriyle bozulduğunda saniyeler sonra içeriye giriş yapan Aras, tüm odada gezdirdiği endişeli gözlerini, yerde yatan bedene devirdi. "Oğuzhan..." dudaklarından, kontrolsüzce dökülen isim, derin bir sızı yaydı bedenine. Hızla yere eğildiğinde yavaşça dokundu bedenine. "Oğuzhan," dedi yeniden. "İyi olacaksın, tamam mı?" Sözleri aksine endişeli titrek sesi, gencin kulaklarına ulaştığında onu gülümsetti.

"En azından, yalnız ölmeyeceğim," diye karşılık verdi, gözlerini kapattığında.

"Saçmalama!" Aras, bağırarak devreye girdiğinde parmaklarını yerdeki bedeninin omzuna kondurdu. "Şimdi, seni çevireceğim. Tamam mı?" dedi şefkatle. Birkaç saniyenin ardından gelen mırıltıdan sonra omzuna yerleştirdiği elleriyle dikkatli bir şekilde, usulca çevirdi. Ebyaz'ın kolları arasına yerleşen kanlar içindeki beden, bal rengi gözlerini yaşlarla doldurttu. "Oğuzhan," diye konuştu yeniden. "Oğlum, bak sakın..." Sesindeki çatallaşmaya sert bir küfrü bahşetti iç dünyasında. Değer verdiği bir kişi, bir kez daha kolları arasında kanlar içerisindeydi. Aile yerine koyabileceği bir değer, yeniden ecel terlerine beyaz bayrak çekmişti. Korkuyordu. Aynı olayı yaşamaktan korkuyordu. Kısa sürede inanılmaz bir şekilde benimsediği bir fâniyi daha kaybetmekten korkuyordu.

"Aras..." diyerek açtı gözlerini genç. Dudaklarına yakışmayan küçük bir leke, liderlik yapıp devamını da getirirken sert ve derin bir nefes aldı. "Ben, senin iyi olduğuna inanıyorum..."

"Oğuzhan, bu konuyu bağıra çağıra sonra konuşacağız. Kapat çeneni." Kızdı. Veda edercesine konuşması daha da yakıyordu canını. İnanmak istemiyordu ama akıbet giderek yaklaşıyordu. "İyi olacaksın. Blaef'in intikamını alacaksın."

Yeşil gözler, soğuk titreyişini sıcak bir tebessümle ısıttı. "İntikam, soğuk yenir derler," bir müddet beklediği sırada eğdi gözlerini. "Benim yangınım henüz sönüp, soğumamıştı."

"Oğuzha-"

"Oğuzhan?" Aras'ın nidasını kesip yerine tamamlayan ses, sessizce yükseldi hemen arkalarından. Şaşkınlığın pençesinden derin yara almış ruhu, sessiz bir protesto kurmuştu bedeninde. Açelya, kalbinden yükselen feryatları sadece kendisine dinletirken küçük bir adım attı.

Hemen arkasında duran Uriel de manzaraya şahit olduğunda acıyla yumdu gözlerini. Şakaklarına yerleştirdiği parmaklarını, kemiklerini kırıp, buluşturmak istiyor gibi sıkarken eğdi kafasını. Göz pınarları, Mısır yanaklarına Nil Nehri olduğunda sıktı dişlerini. Herkesten çok daha iyi hissediyordu mekana doğan serinliği. Yanıp kavrulan her şeye rağmen, bunu hissetmemesi imkansızdı. Çaresiz bir şekilde sırtını yasladığı kapı pervazından çekilirken ileriye atılıp, gencin baş ucuna yerleşti. "Oğuz.." dedi sessizce. "Özür dilerim."

Küçük bir öksürük ardından kırmızı lekeli dişleriyle en masum tebessümünü yolladı. "Neden?"

"Seni koruyamadım."

"Her zaman, herkesi koruyamazsınız," dedi, titrek sesiyle. Meleğine duyduğu azgın özlemini gidereceğine inanıp, onlara kavuştuğu gün, boğazına dayanan küçük bir hıçkırıkla onlarla son konuşmayı yapacağı gündü besbelli ki. Hayranlıkla baktı yanı başındaki meleğe. "Sorun yok melek. Acıyı hissetmiyorum. Zama-" Mimikleri acıyla büzüşürken sözlerindeki yalan, son kez serildi gün yüzüne. "Zamanı geldi demek ki... Biraz önce, yalnız öleceğimi düşünüyordum." Güldü yeniden. "Ve şu anda, değer verdiğim üç kişi yanımda."

"Hayır," diyerek sesini yükseltti Açelya. Sessiz yakarışı cihana ulaştığında herkes ona döndü. Deniz gözlerinde fırtına kopuyordu. Büyük bir dalga, yanaklarına vurgun yaparak kızarttı. Hızlı hareketleriyle Aras'ın yanından geçip, Oğuzhan'ın çenesine dokundu nazikçe. Ebyaz, kızın arzusunu anlayarak yavaşça çekildi konumundan. Oğuzhan, şimdi onun kolları arasındaydı. Açelya'dan akan göz yaşları, genç adamınkilerle buluşup süzüldü. "Lütfen, bırakma beni," dedi çaresizce. "Oğuzhan, lütfen beni bırakma." Göz yaşları gittikçe artarken daha da okşadı kucağındaki bedenin yanaklarını. Hoşlandığı kişinin dudaklarında daha da beliren kan, parmaklarına bulaştığında sıktı dişlerini. "Yalvarırım dayan. Bizi, sensiz bırakma!"

"A-Açelya..." kesik bir nefesle başladığı sözlerini ağırlaşan gözlerini biraz daha açık tutmaya çalışırken devam ettirdi. "Ağlama."

"Oğuzhan..." Çağırdı çaresizce.

"Ağlama..." Gencin gözleri giderek kapanırken yutkunarak gücünü toplamaya çalıştı. Bedeninde dolanan serin bir rüzgar, iyice hissizleştirmişti uvuzlarını. Ayakları üşümüyordu artık. Bu anının, hayatının son perdesi olduğuna tamamen emindi. Tüm yaşamını yazan kalem son noktayı koyacak ve imzasını atacaktı. "Parçayı alamadı." Sözleri ardından buz gibi olan elini titrek bir şekilde kaldırırken bir yeri gösterdi. "Yanlış taşı aldı. Ona oyun oynadım." Gülümsedi. Boşta bıraktığı eli, karın boşluğuna düştüğünde, parmaklarını hemen kavradı, Açelya. Sıkıca tutmuş, zaman zaman da okşayarak ısıtmaya çalışıyordu. Kızın bu hallerine uzun uzun bakmak istedi. Eskiden ne yaşadığını hatırlamasa bile onu sevmiş olduğunu hissediyordu. Bunun farkına çok geç varmış da olsa, kalan zamanını ona bakarak harcamak istedi. "Ebyaz, Açelya..." aniden kesilen nefesi, sesini kıssa da yapabildiğinin en iyisiyle son kez devam etti. "Sana emanet."

Kız, sıkıca yumduğu yaşlarla dolu gözlerini açarken yeşil gözlere baktı. Duyduğu sözlerin son oluşu ihtimalini kabul etmek bile istemezken kavradığı parmakların avcu içinden çekilip, boşlukta sallanmasını buğulu gözleriyle takip etti. Perdeler kapandı. Manidar dolu bakışlar edebiyete kapanırken son bir yaş damlası süzüldü kirpikler arasından. Acı bir çığlık koptu Açelya'nın boğazından. Haykırışı, bulutları bile zelzeleye uğratırken kapanan gözlere yeniden bakmak istedi. Artık ne bir nefes ne de bir hece vardı. Hoşlandığı adamın cansız bedeni, kolları arasında en masum şekilde yatıyordu. Gövdesini kaplayan kan bile durmuştu... "Oğuzhan, lütfen ölme. Lütfen gitme!" Yüreğindeki yangını haykırarak duyurdu. Gencin yüzünü severek sıvazlarken aynı cümleleri göz yaşları içinde tekrar ediyordu.

Aras, oturduğu zeminde öne eğilip, dirsekleri arasında gizledi başını. Ağlıyordu. Sessiz ağlayışına rağmen, şiddetle sarsılıyordu sırtı. Belki kendi kolları arasında değildi ama gözleri önünde bir ölüm daha izlemişti. İlk tanıştıkları gün gözlerinin önüne gelirken düşünce diyarına daldırdığı gemisi, en acı dolu limana demir attı. Dudaklarından dökülemeyen her kelime, gözlerinde pınar olarak konuştu. Uriel, Oğuzhan'ın yere değen parmaklarını usulca kavrayıp, kaldırdığında iki eli arasına yerleştirdi. Yanağından süzülen yaşlar, Naime'nin ölümünden sonra ilk kez bu denli şiddetliydi. O da sessizdi. Her ikisi de dışa karşı ne kadar sessiz olsalar da kalplerinin en ortasında bir mahşer yeri vardı adeta. Açelya, Oğuzhan'ın bedenini kendisine çekip, kollarıyla sardı bedenini. O kadar sıkı sarılıyordu ki, hiç bırakmak istemiyor gibi... Bedenindeki ter, kısa saçlarını bile ele geçirmişti. Açık boynundan gözüken damarları iştahla kabarmış, şahit olduğu son nefese ağlaşıyorlardı.

Cihan bile sessizdi. Rüzgar gibi durgun bulutlar, evin içinde üç kişi gibi ağlamaya başladığında bir başka isim belirdi odanın ortasında. Labezerin, yerde yatan bedene baktığı anda, ten rengi gözle görülür şekilde soldu. "Oğuzhan?" diye mırıldandı. Aras, tanıdığı sese rağmen kaldırmak istemedi başını. Kapandığı karanlık içinde, acıyı tek başına, derin bir şekilde yaşamak istedi. Uriel, sola çevirse de başını, bakamadı.

Genç kız, sırılsıklam gözlerini devirdi hocası olan meleğe. "Lütfen bir şey yap," diye bir niyazda bulundu. Yüreği paramparçaydı. Kabul etmek istemiyordu. Sıkı sıkıya sarıldığı bedende hâlâ daha bir ruh olduğunu, kızıla boyanmış göğsünde hâlâ daha nefes olduğu kabul etmek istiyordu...

Labezerin, Uriel'in yanına geçtikten sonra genç adamın cansız bedenine baktı. Yaş dolu gözlerine rağmen, yanağına düşmeyen damlalar çene hattındaki sert duruştan çekiniyordu belli ki. Melek, kontrol altına almak istediği duygularıyla girdiği savaşı ikinci perdeye atarken, "Kim yaptı bunu?" diye sordu sessizce. Açelya, şu ana kadar hiç düşünmediği bu cevabın sorusunu duyduğunda kıstı gözlerini. Cevabı bilen tek kişi Ebyaz'dı. Ona döndü yavaşça. Melek, kızın hareketlerini takip ettiğinde baktığı kişiye döndü. "Nasıl oldu bu, kim yaptı?" diye sordu.

Aras, sorunun kendisine geldiğini anladığında iki yanını kapattığı kollarını indirip. gözlerini sildi hemen. "İblis," diyerek duyurdu boğuk sesini.

"Sen neredeydin?" dedi Açelya. Sesindeki kırıkların arasına sinir yerleştiğinde, "Telefonda seni aradığını söylemişti. Sen neredeydin?"

"Ben," başladığı sözleri, kızın gözlerine baktığında boğazına tırmanan bir yumruyla durdu. Derin bir yutkunuştan medet istediğinde, "Beni uzaklaştırdılar. Anlayamadım bile. Bir anda oldu her şey," diyerek açıklamaya çalıştı her şeyi. Kızdan topladığı gözlerini hemen arkasındaki meleğe verdikten sonra Uriel'e döndü. "Yemin ederim; ona yetişmek için, her şeyi yaptım. Böyle olacağını nereden bilebilirdim?"

Ebyaz'ın inanç arayan masum bakışlarını yakalayan Labezerin, "Tamam," diyerek karşıladı onu. "Yalan söylemediğini biliyoruz."

"Bir Namuci'ydi," diye konuştu yeniden, Aras. "Onun şeytanı bir Namuci'ydi."

"Melih gibi.." Melek, eğdiği bakışlarını Uriel'e yönelttikten sonra ciddiyeti bir kıyafet gibi giydirdi bedenine. Sinirle dolan bedenini sıkarken, "Okuldaki Gölge'de bir Namuci," diye konuştu.

Aras, ıslak yanaklarını silerken ayağa kalktı. Oğuzhan'ın bedenine sarılı şekilde her şeyi sessizce takip eden Açelya'ya son kez baktıktan sonra ateş gibi parıldayan gözlerini kıstı. "Melih... Öyleyse o bunu biliyordu," dedi şüpheci tavırla. "Öldürüleceğinden haberi vardı..." Sözlerine sessizce devam ederken eğdi kafasını. Beyninin içinde dönüp, duran fırtına bulutları, birbirleriyle çatıştığında iyice koyulaşan gözlerini kapatıp, derin bir nefes aldı. Vücudunu geçen bir perde, nefeslerini de beraberinde götürürken bedenlere döndü yeniden. Her iki melek de birbirlerine bakıyordu. Muhtemelen, bir konu üzerinde sessiz bir münazara yapıyorlardı. Açelya, haykırışlarını bir tabut içine gömerken sadece sessiz bir şekilde ağlıyor, Oğuzhan'ın cansız bedenine daha da sıkı sarılıyordu.

Kapıya hızlı adımlarla aniden ilerleyen Aras, onu fark eden meleklere dahi cevap vermeden ilerlerken koridora attığı adımının bir yenisini fakültenin idari katına uzattı. Hiç hissetmediği kadar öfkeyle doluydu. Damarlarlarda akan sıvının sesini dahi duyuyordu. Bal rengi gözleri, lav cehennemi kadar parlaktı belki de. Mekan geçişi, onu bir salise bile alışılmışın dışı olarak etkilemezken koridorda yürüdü hızla. Tüm enerjileri hissediyor ve hissedildiğini de biliyordu. Kurduğu planını beyninin arkasında sessizce besleyip, büyütürken Oğuzhan'ı getirdi gözlerinin önüne. Adımları hızlı olsa da her şeyi tadında yaşayıp, bitirmek istedi. Fâni gencin, soğumadığını söylediği intikamıyla birlikte, hem meleğinin hem de Oğuzhan'ın intikamını en kavrulu sıcaklıkta almaya ilk adımı atacaktı. Yanından geçen bedenlere zaman zaman temas dahi etse, gözünü bir an bile ayırmadı gittiği rotadan. Dudağına yerleşen ve ona en çok yakışan ifade, bir kez daha çizildi yüz tuvaline. Alay... En keskin ve ciddi duruşu altına imza attığında uzun, siyah kirpikleri altında parlayan irislerine bir alev sıçradı. Fakültedeki tüm konuşma sesleri, pürüssüz bir tınıda işiten kulakları gerildi. İstediği sesi aradı.

İyice odaklandığında, istediğini elde ederken duyduğu sözle durdu. "Seni bekliyorum, Aras."

Bir kez daha güldü. Hatta tüm organları kahkaha attı. Artık onu, hiçbir şey engelleyemezdi. Hızlandı. Bedeni, bir rüzgar esinitisi oluştururcasına hızlandı. "Melih KARACA" yazılı kapıya geldiğinde durdu aniden. İçerideki öğrenciler, hemen diğer taraftaydı. İnsan sandıkları görevli öğreticileriyle yaşadıkları şanssız konuşmaları ardından, odadan çıkmak üzereydiler. Ve kapı açıldı. Aras, içeriye girerken iki kişiye de temas etmemeye çalıştı. Namuci, onun kendi formunda olduğunu bilmemeliydi ve Ebyaz, bunu ona hissettirmeyecek kadar kurnazdı. Sonunda yalnız kaldıklarında tok bir kapı sesi, kilit vurdu onlara.

"Bu durumda, ne diyordu fâniler?" Sessizliğini aniden bozan Gölge, ceplerine yerleştirdiği ellerini çıkarıp, masasının arkasına adımladı. "Heh... Başın sağ olsun, Aras." Sözleri bittiğinde, birazdan ebediyete ağlayacak kahkahasıyla güldü.

"Göze göz..." diyerek başladı sözlerine Ebyaz. "Dişe diş." Bacağı yanında salınan avucuna yerleşen hançer bile kana susanık şekilde parladı. "Fânilerin bir de böyle bir sözü var..."

Namuci, Ebyaz'ın elinde gördüğü hançere devirdiği gözlerini kaldırırken genişçe sırıttı. Omuz arkasından baktığı alandan sonra masa arkasında kaybolan elini kaldırdığında, odadaki ikinci bir hançer meydana pistini kurdy. Aras, düşündüğü her şeyin yolunda ilerleyişine şahit olurken gülümsedi. Her iki beden aniden hareketlendiğinde kendi elindekini yok edip, Gölge'nin koluna yapışan Ebyaz, zevk dolu bir kahkaha bıraktı dışarıya. Şeytan, onun gülüşünü izlerken aynı şekilde güldü. "Sonunda delirdin mi?"

"Hayır," dedi Aras. "Ben zaten deliydim." Kavradığı bileği geriye ittirdiğinde tüm gücünü kullanıp, büktü.

Gölge'nin elindeki hançer, yörüngesini bozup, endi bedenine yöneldiğinde çattı kaşlarını. "Düşündüğümden de güçlü çıktın..." Göğsünü çizen hançere bakarken kollarına yolladığı gücü değerlendirebilecek bir nokta aradı. Fakat tüm düşüncelerinden de uzak bir şekilde, hafife aldığı Aras'ı kontrol etmek imkansız denilecek kadar zordu! Kendinden yüz yıl daha genç olan kişinin omzu üzerinden baktığı kameraya sahte bir bakış yolladı. Ellerini yavaşça çekerken kalbine var güçle saplanan hançer cıvık bir ses eşliğinde kan sıçrattı Aras'ın boynuna. İblisin işi kolaylaştırmasına kaşlarını çatsa da fazla düşünmek bile istemeden geri çekildi. Boynuna sıçrayan kanı silmek için elini kullandığında parmaklarındaki kan buna engel olup, bedeninde istemediği lekeyi çoğalttı. Namuci, birkaç adım geri giderken arkasındaki masaya çarparak yere düştü. Çektiği acıya rağmen yüzünden silmediği gülüşü, onu daha sinirlendiriyordu. "Kazanamayacaksın, Aras. Sen Gölgeler'e ihanet ettin. Ebyaz'lığının peşine düşen kişi sayısını, tahmin bile edemezsin..."

"Öyleyse, sen onlara örnek olursun Namuci. Senin yok oluşunla bana ve sevdiklerime bulaştıkları zaman, ne olacaklarını anlamış olurlar."

Güldü iblis. "Hiçbir şey yapamazsın, peşine düşecek olan tek kişi bizden olmayacak," sözlerinden sonra konuşma boyunca ara sıra baktığı yere yeniden bakıp, güldü. Aras onun hareketlerini takip edip, arkasını döndüğünde tavanla duvarın kesiştiği noktada gözüne ilişen güvenlik kamerasına güldü. "Yakalandın. Katil olarak aranıp, tutuklanacaksın. İnsan olmayı bile beceremedin, seni zavallı!"

"Aksine..." diyerek devraldı sözü. Yerdeki bedene döndüğü sırada genişçe sırıttı. Namuci yemi mükemmel şekilde yutmuştu. Asıl intikam günü gelene kadar, öldürdükleri fânisine karşılık bir pisliği dumana katarak cevap vermiş olmak üzereydi. "Kayıtlara göre; 23 yaşında, sicili temiz, masum bir öğrenciyim."

Duyduğu cevabın ardından aniden ciddileşen iblis, ona daha da dikkatli baktı. İlk başta, hiçbir şeyi alamlandıramadı. "Sen... Şu anda fâni formunda değilsin!" tıslar gibi konuştu daha sonra. Nefesi gittikçe hızlanırken anlamsız sesler çıkarıp, göğsündeki kılıcı çıkarmaya çalıştı.

Ebyaz, birkaç adım atıp, hemen yanına geldiğinde hançerin üzerine koyduğu ayağını yavaşça bastırdı. "Senin için hemen açıklıyorum, aptal yaratık. Ben, günlerdir derslerini aksatan bir öğrenciyim. Diğer günler gibi bugün de gelmedim. Ve sen de yaşadığı hayattan bunalmış, çalıştığı fakültede, depresyona girip, çekmeceden çıkardığın kesici aletle intihar eden bir insansın." Hafifçe eğildiği konumda teker teker söylendiği sözleri bitirdiğinde gülümsedi. Ayağını çektikten sonra kameraya kaldırdığı elini, bir müddet havada asılı bıraktı. "Kamera, bu kadarını çekse yeter."

"Seni..." hırıltılı ses kulaklarına iliştiğinde ona döndü. "Seni cehennemde bekliyor olacağım, Ebyaz," dedi ağzındaki kanı tüküre tüküre. "Sevdiğin herkesin ölümünü göreceksin! Ve en sonunda acılar içinde gebereceksin ama o zaman da kurtulamayacaksın. Seni bekleyeceğim!"

"Bana hiçbir şey yapamayacaksın," dedi alayla gülümserken. Arkasını dönüp, kapının içinden geçtiği sırada kilit kısmını gevşeterek yavaşça aralanmasını sağladı. Koridora geldiğinde, yaşadığı büyük hazzın verdiği rahatlıkla yavaş adımlarla yürümeye koyuldu. Fazla bir süre geçmemişti ki kalabalık olan koridorda yükselen bir çığlık ardından, Melih Karaca isimli öğretmenin odasına büyük bir akın oluştu. Aras'ın yönü aksine hareket eden bedenler, meydanı tamamen ona bıraktığında iki yana açtı kollarını. Yüreğini terk eden hırs, yerini hüzne emanet etti. "İntikam soğuk yenmez, Oğuzhan," diye bağırdı başını kaldırırken. Kirpiklerinin ıslandığını hissettiğinde sıktı gözlerini. Sesi, biraz önceki hiddetini terk ederken sessizce devam etti. "İntikam, zekice yenir. Senin yangının henüz sönüp, soğumamıştı bende." Bir müddet beklediği sırada sertçe yutkundu. Gözlerini yeniden açarken indirdi ellerini. Kendisinden sonra ne yaşandığından haberi olmayan eve gitmek ve kaybettiği değerine son kez bakabilmek için, adımları dilinden akacak sözleri yerine konuşmaya devam ettiği sırada karşısında beliren Labezerin ve Erelim'e dikti gözlerini.

Yeryüzü Meleği hızla yanına gelirken, "Ne yaptın sen?" diye sordu şaşkınca. Kalabalığa diktiği gözlerini Aras'a çevirdiğinde bir cevap aradı. Ne yaşandığını herkes bilse de sorunun altında yatan amaç sorgusu bariz şekilde ortadaydı.

Aras, durgun çehresine minik bir tebessüm eklediği sırada herhangi bir şey söylemeden önce Erelim'e çevirdi gözlerini. Bakışlarından bile ne hissettiğini anlayacağı meleğin ne düşündüğü, onun için daha önemliydi. "Artık savaş başladı," dedi gözlerini Cesaret Meleği'nden ayırmazken. Aradığı ifadeyi saniyeler içinde yakaladığında memnun şekilde onun gibi gülümseyip, Labezerin'e döndü yeniden."Ben başlattım."

Bölüm sonu

3 yorum