Yere düşen küçük bir damla, sessiz mekanda kendi çapında bir ses bıraksa da kelebeğin kanat sesinin bile duyulacağı o anda, en ses getiren şey olmuştu. Melek, düz bir hizada, yerde oturur pozisyona geçen kıza bakarken yüzündeki tüm duygulardan tamamen arınıktı. Sadece durup, her şeyi dışarıdan izlemek istedi. Kızın ne hissettiğini çok iyi bilse de tek bir söze bile gerek duymayan bir yanına inat, diğer yanı açıklama istiyordu. Durum ne olursa olsun ortada olan tek şey, bir inançsızlıktı. Ve bundan doğan hıyanetin bedeli, neredeyse kendi canıyla ödenecek olmasıydı.
"Yaşıyorsun..." diye fısıldadı, titrek bir ses. Oturduğu yerde kendisine güç arayan genç kız, eline geçen ilk fırsatla ayağa kalktı. Melek, duruşunu bozmadan onu izlerken çenesinin titremesini dudaklarını sıkıca mıhlayan kız, sağ elini yavaşça kaldırdı. Parmak uçları, meleğin omzuna gittiği sırada aniden geri çekilen bedenle boşlukta asılı kalınca daha da sıktı çehresini. Gözleri kendi elini bulduğunda, kolunu indirdi. "Özür dilerim," diye söylendi başını eğdiği ilk anda. Şu an gördüklerine dahi inanamıyordu. Hayal olsun ya da olmasın bulduğu ilk fırsatta, yanan bağrıyla özür dilemek istedi.
Uriel, kaşlarını hafifçe çatıp, "Neden?" diye sorarken ellerini iki yanında yavaşça açtı. Sessiz kaldı kız. Kızaran mavileri meleği bulsa da dudakları konuşmaya cesaret edemedi. Uzun süre onu izleyen melek, herhangi bir cevap gelmeyince iki yana salladı başını. "Cevabın yok mu? Oysa her şeye kesin bir cevabı olan sendin, Açelya?" Eğdi kafasını kız. "Neden özür diliyorsun, hadi söyle?"
"Uriel, ben... Gerçekten özür dilerim."
Melek, gözlerini devirip, derin bir nefes alırken ilk kez böylesine bağırmak istedi. Öylesine hayal kırıklığıyla doluydu ki... Bu yüzleşme yerine Araf'ta yaşadığı onca şeyi bir kez daha yaşamayı tercih etti. "Çok kolay değil mi? Özür dileyip geçmek." Derin nefesini hızla verdi dışarıya. "Tamam. Özrünün nedenini söyleme," sözlerinden hemen sonra kaçamak bakışları üzerinde hissettiğinde devam etti. "Sadece, bana neden inanmadığını söyle."
Genç kız, akıtmaya çekindiği göz yaşlarını elleriyle silse de çenesindeki titreyişe söz geçiremedi bir türlü. Dizlerine dolan karıncalanma gittikçe bedenine çıkarken sessizliği bozup sadece konuşmak istedi. Karşısındaki meleğe doya doya bakıp, tüm özlemini atmak istiyordu ama bırak bakmayı, konuşacak cesareti bile bulamıyordu kendinde. İçin için kahrolduğunu hissetse de daha fazla susamazdı. Acı olsun ya da olmasın, meleğe bir açıklama borçluydu. "Korktum," dedi ilk olarak. Ona dönüp, omuz silkerken yanağından süzülen yaşlara kızdı. "Kaybetmekten korktum. Görevin için sürekli gidip durdun. Şeytan her seferinde benimle kaldı ve sürekli bir şeyler anlattı. Güçlü şeylerle geldi." Sözleri bittiğinde meleğin ifadelerine odakladı kendini. Harekete geçecek her bir hücresi, onun için önemliydi. Affetmesinin kolay olmayacağını biliyordu ama aylarca tebessüm ve merhametini gördüğü meleğin, durgun ve soğuk yanı onu yakıp, kül ediyordu. Bu durum kendisi için değil, melekte oluşturduğu his içindi. Hak etmediği şeyleri yaşatmıştı ona ve şimdi hiçbir söz söyleyemiyor oluşu, buna katkı payı veriyordu. Her ne kadar üzülse de meleğin dudaklarından dökülecek her hece, kalbine uzanan bir hancer olacak olsa da buna hazırdı.
"Bu doğru." Genç kız, başını eğdiği sırada yerde taşa dönen bedenin baş ucunda belirginleşen beden söze girince hızla kaldırdı başını. Aras, kırık bakışlarını Açelya'dan çektikten sonra Uriel'e döndü. "O bir fâni ve her şeye inanmaya aç birisi. Bense bir şeytandım."
"Sen hâlâ bir şeytansın!" Sessiz de olsa öfkeyle söylendi kız. Biraz önceki bakışlarına sinir eklenirken melek ve şeytanın yan yana oluşuna anlam eklemeye çalışsa da başaramadı. Aras, hüznüne tebessüm eklediği sırada elindekini yavaşça sildirdi. Kız, dikkatini buhar gibi uçan kılıca götürürken yaratığı öldüren kişinin Uriel olmadığını anladığında daha da karışan olaylara, bir açıklama yakıştırmaya çalıştı. Bu ikisi ayrı zamanlarda gelmemişti.
Beraber gelip, onu öyle kurtarmışlardı.
"Ben, sizi sizden iyi tanıyorum zaten," diyerek söze başladı melek. "Birini savunman için, tamamen ak olman gerekmez mi Ebyaz?" Aras'a yarım bir dönüş yapıp, doğruca gözlerine baktığında mahcup şekilde geri çekilişini izledi.
"Ebyaz mı?" diye tekrar etti Açelya. Bu kelimenin anlamını biliyordu fakat Aras'a söylenmesi yaşandığından bile haberi olmayan pek çok olayın haberciliğini yapıyordu ona. Nefesinin ona yaptığı oyunu göz ardı ederken, "Ne demek Ebyaz? Aras bir Sekhmet. Hem de senin peşine düşmüş bir Sekhmet," diye söylendi. Meleğe döndüğü sırada kontrol edemediği sözleri birer birer döküldüğünde, anında pişman oldu. Uriel'in yok oluşunda her ikisinin de parmağı vardı ve şu anda bunu sadece karşı tarafa yıkan bir cümleden başka bir şey kurmamıştı. Düşüncelerine destek veren bakış, Uriel'den geldiğinde kenetledi çehresini. Kaçamak bakışları Aras'ı ara sıra bulurken kapıda beliren bedenle ortamdaki ciddiyet biraz olsun bozguna uğradı.
"Uriel?" Oğuzhan, elindeki poşeti olduğu yerde bırakırken hızla girdi içeriye. Melek, ona doğru döndüğünde tanıyor olduğu kişinin yüzüne uzun uzun baktıktan hemen sonra hışımla sarıldı ona, genç. Öylesine özlem doluydu ki içi, öldürülen meleğine duyduğu hasretin hepsini Uriel'den almak istiyor gibiydi adeta. Dolunay'ını üstlenen ve her şeye karşı üstün planlar kuran bu meleği, gerçek gözlerle ilk kez görüyordu. Hatıralarında Umut olarak bildiği simaya neden bu kadar bağlı olduğunu, sonraki zamanlarda daha iyi sezse de şimdi tamamen anlıyordu. "Yaşıyorsun..." dedi sessizce.
Meleğin dudakları şefkatle kıvrılırken sarılışa karşılık verdi. Açelya, hasret kaldığı bu tebessümü başka birine karşı açtığını gördüğünde, kendine daha da kızsa da görüntüyü hayranca izleyerek yüreğindeki çölde bulduğu ilk serapa attı benliğini. "Aras'ın sayesinde," diye kelimeler döküldü meleğin dudaklarından.
Sözler, kurulan serapı kavurucu bir tepe yaparken çattı kaşlarını. Bedenler ayrılsa da birbirinden ayrılmayan gözlerdeki odağını çekip, Aras'a baktı. "Uriel'in yaşadığını söylediğinde..." diye başladığı sözlerini, boğazına oturan yumruyla durdurdu. Aklındaki düşünceler bir harp alanında hemcinslerinin katili olurken nefes alabileceği bir boşluk kolladı. Ona fazlasıyla inancından doğan bu kaybediş, ona inanmayışıyla meydana gelen bir çelimsizlik gibiydi. Güçlü duruşunu bozmadan ilerlettiğini düşünürken attığı her adımın yanlış rotaya gittiğini, tahmin bile edemezdi. Kurtuluşunda kendisinin de bir katkısı olsaydı, meleğin onu affetmesi daha kolay olacaktı belki de. "Nasıl?" Elini, aralanan dudaklarına götürürken gözlerini kocaman açıp, akmak için biriken yaşlarını engellemeye çalıştı. Neden hiçbir şeyi doğru dürüst beceremediğini sordu kendine. Erelim'in söylediği gibi, seçilen neden kendisiydi ki?
"Sana söylemiştim," diyerek omuz silken Aras, yüzünden bir türlü eksik edemediği alayını bir nebze olsun göstermemiş, aksine oldukça hüzünle bakmıştı.
"Nasıl inanabilirdim ki?" Önüne bakıp, boş bir yere odaklandığında o günü gözlerinin önüne getirirken kendi kendine kurduğu birkaç kelimeyi sadece kendisinin duyacağı tınıda fısıldasa da kusursuzca duyduğu kelimelerle tek kaşını kaldırdı, melek.
Oğuzhan, aralık kapıyı kapatıp, yerdeki poşeti yeniden kavradıktan sonra Ebyaz'a döndü bu kez. "Aras." Ona dönen bedenin yanına vardığında doğruca gözlerine baktı. Son zamanlarda kendisine oldukça yakın hissettiği kişinin gözlerinde poz veren durgunluğun maskesi altındaki kırgınlığı fark etti hemen. "Başaracağını biliyordum," dediği sırada omzuna koydu elini. Fakat, onu bir türlü bırakmayan o his, minnettarlığıyla birlikte sevgisini de ortaya serecek sarılışı gösterdi. "İyi olduğuna sevindim."
"Neden yaptın?" dedi Açelya. "Madem pişman olacaktın, neden beni kullanıp, onun yok olmasını sağladın?"
"Sebebini elbet öğreneceksin ama şu an bana hiçbir açıdan zaten inanmazsın, Açelya."
Sözlerin emekliye ayrıldığı soğuk bir bakışma, meydanda kuru bir ot gibi yuvarlandığı birkaç saniye içinde, genç kızın hemen arkasından gelen tını, kalbinin boğazına tırmanışına başlangıç çizgisi oldu. "Sohbetiniz bittiyse esas işimize geçelim mi?" dedi ses. Büyük ama yavaş adımlarla aralarına ilerledi. Herkes gelen kişiye bakarken Açelya'yı çepeçevre saran his, nasıl davranması gerektiğini şaşırtıyordu resmen. Erelim, kızın hemen yanından geçip, Uriel'in yanına yerleştiğinde kısa bir süreliğine Ebyaz ve Oğuzhan'a yönelmesinin ardından fâni ona baktı.
Genç kız, üst üste yaşanan olayların da etkisi altında kontrol edemediği sözleriyle, "Sen nasıl girdin?" diye sorsa da daha ilk saniye, sözlerindeki saçmalığın farkına varmıştı. Buna rağmen derin bir yutkunuşla üzerine kapatmaya çalışıp, bakışlarını kaçırdı.
"Mimlenmiş bir eve girmek, pek izin istemiyor artık." Ellerini siyah pantolonunun ön ceplerine yerleştirdi. "Ayrıca, bakıyorum da yerli yersiz sorularından ödün vermiyorsun yine, fâni."
Çekingen duruşunu bozmadan gözlerine bakmaktan korktuğu meleğe saniyelik olarak odaklandı. "Mimlenmiş derken ne demek istedin?"
"İşaretlenmiş," diyerek araya girdi Aras. "Evinin halkası artık çok zayıf. Nabiz birisi için tehlikeli. Özellikle de elinde kozları olabilecek birisi için."
"Bu durumu Labezerin'le konuştuk." Söze atılan Oğuzhan elindeki poşeti kaldırdığında devam etti. "Ne denli faydası olur bilmiyorum ama sirke aldık." Erelim'e dönüp, baktığında kendisini iyi hissettirecek bir mimik aradı. Şu ana kadar bildiklerinin perde arkasında kaldığı dünyada sahne almaya başlayan yaşantı, onu şimdiden germişti. Kendi şeytanı tarafından öldürülen meleğinin ona açıklayıp, tanıttığı tüm isimlerle aynı ortamda olmak alışması gereken bir durumdu. Aradığı mimik, Erelim'in yukarıya kıvrılan dudak ucundan geldiğinde rahat bir nefes aldı.
"Güzel," diye cevapladı onu, Cesaret Meleği. "Şimdi planları masaya serip, bilmediğiniz birkaç şeyi sizinle paylaşalım."
Açelya, yeni bilgilerin haberciliğini aklına kazırken kenara çekilip, beden diliyle salona geçmelerini söylediğinde önünden teker teker geçen kişilerin arasında yüzüne tek bakabildiği isim, Oğuzhan'dı. Uriel'e her ne kadar delicesine sarılmak istese de solgun yüzünü izlemekle kalıp, bunu kendisine en ağır cezalardan kabul ediyordu. Ebyaz'lığının soru işareti oluşturduğu Aras, her şeye rağmen ona uzak gelse de yaşanılanı öğrenmek istiyordu. Ona hâlâ daha güvenmiyordu. Erelim, başlı başına kaçmak istediği güçlü nedendi. Bulundukları evden en son ayrılışı kendi dudaklarından dökülen sözler yüzündendi ve buna rağmen; perde için, yaşanılan bu zorlu birliktelikten en çok rahatsız olacak kişi, hiç şüphesiz Erelim'di.
Yerdeki, betona dönüşen beden küçük çatlağın ardından sis gibi uçuşa geçerken alışık olduğu garipliklere bir yenisini eklediği sırada çatık kaşlarla izledi her şeyi. Biraz önce ölmek üzereydi fakat şu anda, öldüğünü sandığı ve bundan sorumlu olduğu meleği tarafından ölümden kurtarılmıştı. Şu an yaşadığı durumu hâlâ daha anlatamıyordu kendine. Meleği yaşıyordu. Kendi evindeydi. Bir şeytan için evden kovduğu Yüksek Konsey Meleği, yeniden evdeydi. Şeytan olarak bildiği kişinin Ebyaz olduğu söyleniyordu. Tüm hatıraları Dolunay'da kalmış Oğuzhan, herkesin gerçek kimliğini bilerek aralarındaydı. Ve kendisi, fotoğraf olayından sonra ilk kez karşı taraftan biriyle karşılaşmıştı. Bulmacada izler olduğunu biliyordu. Ve savaş, pencereye uzanan ağaç dalları kadar yakındı artık. Bir yandan tedirgin olsa da diğer yandan heyecanlı ve kararlıydı.
Derin bir nefesi sesli şekilde boş holde bıraktıktan sonra salona doğru ilerledi. Her biri Erelim'in elindeki bulmacaya yoğunlaşmış şekilde sözlerin anlaşılmadığı tınıda konuşmaya başlamıştı bile. Açelya yanlarına adımlarken ona ilk bakan kişi Aras oldu. Ona bu kadar sinirli oluşunu düşünürken bile hem daha da sinirleniyor hem de canı yanıyordu. Kendisine iyi gelen herkes, acı bir şekilde ayrılmıştı ondan. Ve bir zamanlar onu her açıdan mutlu eden bu kişiye şu anda uzak olması, onu üzmüyor değildi. "Erelim?" dedi daha da yaklaşırken. Uriel'e hissettiği kadar Cesaret Meleği'ne de özür borçlu hissediyordu. Bunun bir faydası olmayacağını bilse de bu iki kelimeyi söylememesi de daha kötü yapacaktı her şeyi. Melek, kağıt parçasından ayırdığı siyah gözlerini kıza yönlendirirken hafifçe kıstı. "Ben... Özür dilerim. O gün, seni kovduğum için, gerçekten özür dilerim."
"Erelim'i kovdun mu?" Uriel, omuzlarını dikleştirirken gizleyemediği hayal kırıklığı çizdi, yüz tuvalini.
Açelya, zaten ona fazlasıyla kırık olan meleğin öğrendiği bu yeni bilgiyle canını daha çok yaktığını düşünürken üstün olan diğer melekten gelecek cevaba hazırladı kendini. "O gün sana söylediklerimi hatırlıyorsun, değil mi?" Sözlerine tam bir nokta koymadan önce iyice baktı gözlerine. "O kadar şanslısın ki... Yaptığın inanılmaz büyük hatalar var ama bu hatalardan doğan sebepler yüzünden de cezalardan sıyrılıyorsun."
Kız, eğdiği bakışlarını onu daha yakından tanımaya başlayan Oğuzhan'a çevirdiğinde yeşillerde oluşan solgunlukla, az önceki sözlerin üzerine bir kez daha yıkıldığını hissetti. Şu anda ortamda bulunan en kusurlu kişinin kendisi olduğunu düşündü. En masum olan kişinin gözlerinde yakaladığı bu ifade bu tezin altına sağlam bir imza atıyordu. "Uriel..." dedi yeniden meleğe dönerken. "O neredeydi. Neden onu hissedemedim?"
"Hissetmeni istemedim," diye konuştu Erelim. "Hissetmesini istediklerim, hissetti."
Kız, başını çevirmeden gözlerini Aras'a yönelttiğinde, "Yanıma geldiğin ilk gün, hissettiğin zamana aitti değil mi?" diye sordu.
Ebyaz, kızın burukluğuna melhem olmak istese de şu anda bu, hiçbir açıdan onun elinde olan bir şey değildi. "Evet," diyebildi sadece. Bal rengi gözeri titreşime müsait yapısından ödün vermezken söylenecek sözlere hazırladı kendini.
"Peki, ya üniversiteye geldiğin zamanlar? Kavgadan sonra hastaneden gidişin?" Sorusunu bitirmişti ki aklına doluşan düşüncelerle yavaşça eğdi bakışlarını. "Bir dakika..." Nefes sayısı gittikçe hızlandığında kaldırdı başını. "Seninle ilgilenen kişi Tibet Hoca'ydı. Yani Labezerin. Siz, o zama-"
"Evet," diyerek yanıtladı yeniden. "Onu senden önce tanıyordum."
"Uriel için kahrolurken siz her şeyi biliyordunuz..." Yaşla dolan gözlerinden kurutacakmış gibi yutkunmaya çalıştı. Sanki ne kadar sıkı yutkunsa gözlerindeki yaşlar o kadar hızlı geri çekilecekti. "Neden bana da söylemediniz? Şeytanın sözlerine inanmamın aptallık olacağını biliyordunuz."
"Bunu daha yeni mi anladın?" diye sordu Uriel. Siyahı çalan koyu renk gözlerinde yine bir gölge vardı. "Aylarca, sana bunu anlatmaya çalışmıştım oysa." Ses tınısındaki sessizlik, görevinden uzak bir şekilde öyle yoğundu ki... Manevi bir tokat hissetti ruhunda. Nasıl da haklıydı...
Sustu kız. Kalbindeki dört odacıkta ayrı ayrı dört yanardağı, patlama öncesi duman tüterken damarlarına yönelen her hücre, canını yakarak dağılıyordu.
"Bilmeyi hak ediyor muydun?" diye sordu Erelim. "Açelya, sen şu anda yaşanılan durumun ciddiyetine ne kadar hakimsin? Sana verilen kolye... Düzeltiyorum, meleğinin sana emanet ettiği ve zarar verdiğin takdirde, zarar göreceğini bildiğin tüyü yakarken neyi düşündün? Onu boynundan çıkardıktan sonra sana doğruları gösterebilmek ve bunu yaparken de bir kovulmuşun seni yönetebileceği gibi yönetmek istemedik. Dost bir şekilde yaklaşıldı sana. Diğer tüm Nabiz'ler sadece kendi meleklerini tanırken sen kaç kişiyi tanıdın, düşündün mü hiç? Oğuzhan, senin yüzünden Dolunay'ını tamamlayamadı. Blaef, senin salak kararların yüzünden bir şeyleri korumaya çalışırken öldürüldü!" Eindeki bulmacayı arkasındaki koltuğa bırakıp, Aras'ın yanından geçerken kızın karşısına kadar geldi. Boğazındaki damarlar iştahla kabarırken iyice kasılan çene hattı, kontrol altında tutmaya çalıştığı sinirlerinin bir göstergesiydi. "Sen inanılmaz bencil birisin! Sen şımarık bir kızın tekisin!" Öfke ve hayal kırıklığını diline en basit yöntemle döktüğü sırada Uriel hızla ilerleyip, meleğin kolundan tutarken sakinleştirmeye çalışsa da hiçbir fayda edemedi. "Sadece sen mi kötü olaylar yaşadın? Sadece senin çocukluğun mu kötü geçti? Dünya yüzeyinde senin hayatına sahip olmak isteyen ne kadar çocuk var, haberin var mı?"
Erelim'in dinmek bilmeyen sesi kısılıp sessiz hal aldığında önüne geçti Uriel. Bu sessiz tınısının aslında daha büyük bir haykırışı olduğunu şu anda tek bilen oydu. "Erelim, sakin ol," dedi yumuşak tınıda. Dostunun derin nefesleri, göğsünü hızla indirip, kaldırırken elini yerleştirip, dinginlik vermeye çalıştı. "Sakin ol," dedi yeniden.
Salondaki herkes karmaşık duygular içerisinde ayakta beklerken arkasındaki koltuğa oturmak için, hareketlenen Cesaret Meleği'yle, ortamdaki ciddiyet biraz olsun azaldı. "Öğreneceksin... Çok fazla uzun yolun var ama öğreneceksin." Sesi öylesine durgundu ki bu kez, biraz önce hiddetle kızan kişi o değilmiş gibi. Buna rağmen, sessiz oluşu daha da titretmişti kalpleri...
Oğuzhan, melekten sonra oturan diğer isim olurken üçüncü isim Uriel olduğunda ayakta kalan kişiler, cihanı titreten bağırışı iliklerine kadar hissedenlerdi. Her ikisi de fazlasıyla büyük bir vicdan azabının kucağına oturmuştu. Aras, Açelya'dan çektiği bakışları Uriel'e yönlendirdiğinde, bedenindeki acının sema sayısı kadar katlanmasını diledi. İkisine yapılan bu davranış, en büyük cezaydı. Açelya'nın aksine kendi bedeninde hissettiği acıyı yaşıyor oluşuna minnettardı. Derin bir nefes alıp, sessizce yutkunurken Oğuzhan'ın yanında yer aldı. Açelya da boşta kalan tekli koltuğa yerleştiğinde bakışlarını yerden kaldıran Erelim bir kez daha söze başladı.
"İlk önce, sağlam bir adım atmak istiyorsak duygular ile görevi ayrı bölgelerde barındırmamız gerekiyor." Bakışlarını Uriel dahil herkesin üzerinde dolaştırdıktan sonra devam etti. "Zor olsun ya da olmasın, şu anda bu salonda bulunan herkes, birbirine güvenmek zorunda."
"Şeytana bile mi?" diye sordu kız.
Uriel, Aras'a çevirdiği bakışlarını Açelya'ya yöneltirken, "Ebyaz," diyerek düzeltti.
"İntikam ant içmiş biri, nasıl Ebyaz oldu?"
Uriel, dizlerine yasladığı dirseklerini kaldırırken dudaklarını ısladıktan hemen sonra çenesini kastı. Sessiz kalmayı tercih etse bile kızın davranışlarını beğenmiyordu. Kabullenmemesini anlamlandıramıyordu. Gözlerini eğdiğinde sakin bir nefes alarak ayarladı ses tonunu. "Söylediklerime hâlâ daha inanmıyor musun?" Dudaklardan dökülen her hece, bir hançer görevi görüp Açelya'yı hedef aldığında mıhladı dudaklarını.
"Evet," diyerek sözü devralan Erelim, Aras'a döndü. "Size olan biten her şeyi anlatılacak fakat şu anda değil. Bekleyen üç parça var."
Uzun süredir sessizliğini koruyan Oğuzhan, dikkatini çeken sözle ileriye eğildi hemen. "Parça?" diye sorduğunda meleğiyle konuşmaları geldi aklına.
"Naime Altay, Baş Nabiz'di ama yalnız değildi," dedi. "Şu ana kadar buldukları en önemli şifreyi tek seferde ele geçilmesini önlemek için, dörde ayırıp, farklı dört cismin içine sakladılar. Biri kendi evinde. Diğer üçünün yeri yaşanılan değişikliklerden dolayı belli değildi ama," sözlerine virgül eklediğinde Oğuzhan'a döndü. "Blaef'in ölümüne neden olan olay, diğer üç parçadan birini bulmasıydı." Genç, yanık gözlerini bir an bile kırpmadan sözlere daha da odaklanırken aynı zamanda iyice düşünmeye çalıştı. "Sana herhangi bir şey verdi mi?" diye sordu Cesaret Meleği.
Yeşil çimlerine yağmur olan gözyaşları, solgunlaşan teninden süzüldüğünde o günü getirdi gözleri önüne. Hiçbir zaman unutamadığı sahneyi dudaklarından dökerken sakınmadı ağlayışını. "O gün," diyerek başladı sözlerine. "Aylar üzerine fakülteye gittiğim, özlediğim insanlarla hasret giderdiğim ve belki de en çok huzura sahip olup, günü öyle kapatmak istediğim tarihti. Blaef, fâni hayatımın da aynı zamanda rahatça devam edebileceğini göstermek için, benimle gelmemişti. İblis zaten benimle durmazdı bile. Her zaman, evin bir köşesinde yer edinir ve iğneleyici bakışlarını, korku hissettirmek için, üzerime yoğunlaştırırdı. Eve geldiğimde, kapıyı açtığım ilk an hemen karşımda dikilip, karşıladı beni." Yarım kırptığı göz kapağı, iyice biriken damlaları ardı ardına sakince akıttı. "Ben, anahtarı kapıya yerleştirirken almış darbeyi. Hançer, sırtını parçalayıp, kalbine kadar uzanmış. Kendini daha iyileştiremeden ben girince, yapabildiği tek şey görüntüsüne perde çekmek oldu belki de." Erelim'e dönüp baktığında, Cesaret Meleği'nin gözlerinde gördüğü birikinti, acısına ortak olunuşunu fısıldarken sözlerine devam etti. "O gün, ilk kez benden önce sarıldı. O kadar sıkı sarıldı ki... Tam o anda anladım onu bir daha göremeyeceğimi. Serin teninde, alev topu gibi yanan kalbinin düzensiz atışını bile hissettim. Kollarımı-" Sözleri, boğazında el olan hıçkırıkla kesilirken durdu. Salondakiler, buz kadar soğuklaşan bedenleriyle yöneldi ona. Herkesin irislerini buğulaştıran yaş, yanaklarından süzüldü. Bir süre sessizliğini koruyup, başını eğen Oğuzhan, bu durumu bozan derin bir nefesten sonra avuç içiyle sildi gözlerini. "Kollarımın arasında yok oldu," diyerek tamamladı yarım bıraktığı sözünü. Gözleri aksine toprak kadar kuru dudaklarını diliyle ıslarken kaldırdı kafasını. "Özür dilerim, sadece anlatmak istedim. Hikayemi benden duyun istedim. Canınızı sıkmak istemedim."
Uriel olduğu yerden hızla kalkıp, gencin yanına ilerlediğinde, Oğuzhan'ın da onu fark edip, ayağa kalkmasıyla sıkıca sarıldı ona. Aras, ikisinin sarılışına her ne kadar ortak olmak istese de Uriel için durdurdu kendini. Tel tel olan ıslak kirpikleri, meleğin de bu sarılışa ihtiyacı olduğunu hissettirmişti. Açelya da her ikisinin sarılışını izlerken derince yutkundu. Blaef'in ölümünün Oğuzhan'da oluşturduğu yıkıma rağmen böylesine güçlü duruşuna hayran olurken diğer yandan kan ağlarcasına yandı canı. Kendini, onun yerinde düşünmek bile istemedi. Sarılma sona erdiğinde Oğuzhan olduğu yerde yeniden otururken, arkasını dönüp koltuğuna yönelen Uriel, tek elinin tersiyle sildi gözlerini.
"Burada özür dilemek sana düşmüyor," dedi Erelim. "Eğer o an, orada neler yaşandığını bilseydim yemin ederim gelirdim ve belki de Blaef yaşıyor olurdu. Özür dilemesi gereken biziz."
"Acı olsun ya da olmasın, bazı şeyler olmak zorunda kalabiliyor," şeklinde cevap verdi Oğuzhan. "Yaşamı olan herkesin ölüm saati var. Eğer siz, bir şeylerin önüne geçerseniz belki de yaşamın bazı çizgilerini bozmuş olacaktınız."
"Naime'nin ölümü gibi," dedi Uriel. Sevdiği fâni kadının ölümü, en az Oğuzhan'da hissettiği yangın kadar yakıyordu canını. Aras, bakışlarını yere eğerken kıstı gözlerini. Son nefesini kolları arasında veren ve ölümünden de sorumlu tutulan kadının son anında yanında olması, hafızası silinse dahi unutmayacağı tek anıydı.
Ortamdaki hüznün selinde ıslansa da durumun toparlanması gerektiğini hisseden Erelim, "Tamam," diyerek hafifçe yükseltti sesini. "Eğer bu isimlerin aramızdan ayrılışlarının bir hiç uğruna oluşunu istemiyorsak, bir şeyleri başarmak zorundayız." Bakışlarını, salondaki herkesin üzerinde dolaştırdıktan sonra Oğuzhan'a döndü. "Blaef'in sana verdiği herhangi bir şey hatırlıyor musun?"
Genç, sorunun ardından zihninde açtığı hatıra defterindeki sayfalara teker teker göz atarken edindiği tek bir şeyi diline sürdü. "Sadece... Sadece, avuç içi büyüklüğünde bir taş," dedi meleğe dönerek. "Koleksiyonum için getirmişti."
Erelim, neredeyse çizgi halinde kıstığı gözlerini açarken dudak kıvırıp, güldü. "Zeka." Sessizce söylenip güldü. "Her simgede gizlilik saklı. Bu yüzden ne melekler ne de şeytalar onu hissedebilir. Ama siz, hissedebilirsiniz. Onu getirebilir misin?"
"Peki, Blaef nasıl buldu onu?" Açelya, onda şaşkın bir hayranlık uyandıran bu bilgiden sonra sormadan edemedi.
"Zeka," dedi Erelim, yeniden. "Onca zaman hiçbir şey yokken bir zaman sonra saldırıya uğraması da bu yüzden."
Oğuzhan ayaklanıp, üzerini düzelttikten sonra meleğe döndü. Kalbi heyecanla atarken nihayetinde bir şeylere başlayacak ve Blaef'e verdiği sözü tamamlayacak olmalarıyla heyecanlanmıştı. "Tamam, gidiyorum."
"Ben de geliyorum," dedi Aras hemen ardından ayaklanıp. "Tek gitmene izin veremem."
Uriel ayağa kalktığı sırada, hissettiği sorumluluk duygusuyla söze girdi. "Ben giderim."
"Sen yaralısın, melek. Güçlerini tam anlamıyla kullanmaya başlayamadın bile." Sözler, genç kıza ulaştığında meleğe döndü hızla. Yaralı oluşu bünyesinde beton etkisi oluştururken iyice inceledi bedenini.
"Ebyaz haklı, Uriel," şeklinde konuya el atan Erelim, diğer üç isim gibi ayaklandı. "Açelya'nın yanında durman çok daha sağlıklı. Ben, evi korumaya aldım ama fazla sürmez. Sağlam koruma için, kısa süreliğine gitmem gerekecek. Bu süre içinde burası da boş kalmamalı."
Cesaret Meleği'nin sözleri üzerine onay veren melek koltuğa yeniden oturduğunda, bakışlarını üzerinde hissettiği Açelya'ya çevirdi gözlerini. Genç kız, meleğinin gözlerine iyice yoğunlaştığında aklından geçen tek şey, onun iyiliğiydi. Kendisiyle konuşmamasına dayanabilirdi fakat onsuzluğa bir kez daha asla dayanamazdı. Özellikle de Blaef gibi, kolları arasında yok oluşuna...
"Tamam. Her şey plana oturduğuna göre, herkes kendi vazifesini yapsın."
Oğuzhan, sözlerinden sonra Aras'la birlikte kapıya ilerleyip, evden ayrıldılar. Erelim, geniş omuzlarını kaldırıp, indiren derin bir nefesten sonra ellerini küçük bir açıda iki yana kaldırıp, gözlerini kapadı. Aradan zaman geçse dahi tekrar etmeyen nefes, meleğin insan formunu terk ettiğini söylerken duruşunun da bozulmayışıyla birlikte evin camından geçen silinik bir maviyle bahsettiği koruma işiyle ilgilendiğini anladı. Uriel, bir süre Erelim'i izledikten sonra yüzünü hafifçe buruşturup, geriye yaslandı. Kanat çizgilerinden bedenine dolan acısı Erelim haricinde kimseye göstermediği sırtında, eziklerle dolu bir görüntü oluşturmuştu.
"Uriel, iyi misin?" İşini bitiren melek, dostuna döndüğü an panikle atıldı.
Melek, kapalı gözlerini açıp, gülümsediğinde, "Uyuyamıyor oluşumuz, canımı sıkmıyor değil," diye şakayla söylendi. Erelim, onun gibi gülümserken ikisi arasında geçen sohbetin sıcaklığını izledi genç kız.
"Ben gidiyorum, nedenini biliyorsun."
"Tamam Konsey Meleği, git hadi."
Sözlerden sonra oluşan gülüşme, duvarların bile hasret kaldığı yankıya dönüştüğünde büyük bir aşkla izledi bu kez de Açelya. Cesaret Meleği, birkaç adım atmıştı ki, kendisine döndüğünde hızla toparladı ifadesini. "Labezerin, ikinizin ani yok oluş durumunu Özge'ye açıklayacak."
"Teşekkür ederim..." diye yanıtladı onu. Dışarıdan bakıldığında saçma gelecek bu minneti, her iki meleğinde sebebiyle ele alacağını ve neye bağlı olduğunu anlayacağını çok iyi biliyordu.
"Gerçek bir teşekkür istiyorsan fâni, lütfen ilk günlerine dön." Genç kız, aldığı cevapla bir bulmacanın içinde hissetse de mutlu oldu. Söylenilen sözler altında yatan anlam her ne ise, kendisi için sağlam bir adım olabilecekti. Aklı karışık görüntüsü meleğin dudağını kıvırdığında, şaşkınlıkla harmanlanan mutluluğuna artı değer kattı. "On dakika sonra Oğuzhan'ı ara, durumlarından haberdar olun."
"Tamam," diye konuştu. Melek arkasını dönüp, ilerlerken ara hole bile gelmeden silinerek ayrıldı evden. Artık, Uriel ile baş başa kalmışlardı. Koltuğuna iyice yaslanırken gözlerini kapatan meleğine çevirdi bakışlarını. Oldukça yavaş inip, kalkan göğsü bazen duruyordu. Onunla ne kadar çok konuşmak istese de sessiz kalmayı tercih etti. Hissettiği bu duyguların tek taraflı olduğunu biliyordu. Meleğin ona hem sinirli hem kırgın olduğunu biliyordu. Hiçbir şeyin, yaptığı felakete açıklama olmayacağını biliyordu. Sadece; zamanın oyunu, onları yeniden düzeltene kadar meleğinin canını sıkmadan yanında durmak istiyordu. Temennilerinden en önemlisi, Uriel'e bir kez daha hiçbir şey olmaması olurken bir diğeri, onu affedebileceği zamanın biran önce gelmesiydi. Bakışlarını ayırdığı sırada telefonunun ekranındaki dakika kısmına baktı. '58' Ekranı kapatıp, telefonu kucağına koyarken bakışlarını da onunla beraber kucağına yöneltti. Meleğin bunu hissedebildiğini biliyordu ve uzun süre onu izlemesinden rahatsız olacağını düşünüyordu.
Zaman akıp, giderken kaçamak bakışlarını ara sıra meleğe çevirip, yeniden önüne dönüyordu. Ara sıra kontrol ettiği dakika bir türlü gelmek bilmezken kısa bir zaman ilk kez bu kadar uzun gelmişti ona. Artık dokuz dakika olmuştu amamgeçen beş yüz kırk saniyenin her biri dokuz saatten farksızdı. Ekranı yeniden açarken dakikanın '08' olmasını bekledi.
Nihyet, ona söylenen zaman saniyesiyle birlikte tamamlanınca rehbere yöneldi hemen. Oğuzhan'ın ismini bulduğunda arayıp, kulağına götürdüğünde birkaç saniye sonra cevap aldı.
"Efendim?"
"Oğuzhan, buldunuz mu, ne oldu?"
"Perde gibi garip şeyler vardı, tek girdim ama buldum. Aras'ı arıyorum şimdi."
"Aras'ı mı arıyorsun?" Kaşları hafifçe çatarken meleğin kıpırtısıyla başını o yana çevirdi. Genç adam telefonun diğer ucunda konuşmaya devam etse de dikkatini Uriel'e veren kız meleğin hızla kalkmasıyla korkuyla tuttu nefesini.
"Evden çıksın hemen!"
Bedenindeki korku her geçen salise beslenip, büyürken dikkatini telefonun diğer ucundaki Oğuzhan'a yönelten Açelya, Uriel'in sözlerini bile aktaramamışken hızla ayağa kalkıp, meleğe döndü. "Hat kesildi."

