Zaman, saniyelerini hiç olmayacak kadar ilmek ilmek işlerken bir türlü bitmek bilmeyen nakışını, nihayetinde son iğne vuruşuyla sonlandırdı. Sınıfta sadece ön sıralarda bulunan kişilerin not aldığı ve arka sıraların uykuyla savaştığı ders, profesörün son sözleriyle bittiğinde, biraz önceki sessizlikten tamamen uzak bir gürültü patlak verdi. Yaşlı adam, sandalyesinden kalktığı sırada ince çerçeveli gözlüklerini burnunun üzerine kadar indirip, sınıfa öylece baktığında sebepsizce onun bu haline güldüm. "Bir zamanlar aynı sıralardan geçerken bir gün başarılı bir eğitmen olduğunda, böyle bir tabloya maruz kalmak istememiştir," diye düşünmeden edemedim. Hemen yanımda, defterindeki karalamaları bırakıp kalemini masaya sertçe çarpan Özge bıkkın bir nefesle bana döndüğünde, önümdeki bulmacayı katlayıp, ona döndüm. Dudakları konuşmasa da onların yerine bu işlevi gözleri üstleniyordu. Aynı şekilde baktım ona.
Birkaç saniye süren bakışmadan sonra saçlarını eliyle iterek hızlı konuşmasına başladı. "Ay! Açelya yeter. Gına geldi, yemin ederim. Kaldır şu bulmacayı artık, günlerdir bunun başındasın!"
Omuz silkip, masanın üzerindeki anlamsız sözlerle dolu kağıtlara baktım. "Büyükannemin bulmacaları. Merak ediyorum ve ben de bir şekilde çözmeye çalışıyorum."
"Anladım, tamam. Büyükanneni çok seviyorsun ama onun çözdüklerini çözmeye çalışmak kaçıncı seviye, güzelim, heh?"
"Onun gibi olmak istiyorum, Özge; bir zamanlar yaptığı şeyleri merak ediyorum. Ayrıca bulmaca çözmek de ne var?" Sakin bir tavırla sözlerimi bitirdiğimde büyük gözleriyle odaklandı bana. Yüzüne eklediği durgunlukla omzumu tutup, benden daha sakin tınıda söze girdi.
"Bir şey yok... Tabii ki bir şey yok ama çok fazla uğraşıyorsun. İbranice sözler bunlar, sen o dili bilmiyorsun bile!"
"Sözlük var," dedim hemen. Kaşlarım havalanırkan genişçe sırıttım.
"Ay, yesinler! Neyse, karışmıyorum. Ne halin varsa gör."
Hiçbir şey söylemeden gülümsedim. Sınıfın boşluğunda sallanan gözlerim, kapıdan içeriye giren bedenle başı boş duygulardan arınıp, hazır ola geçti. Sınıfa giren Oğuzhan, Özge'nin de dikkatini çekmiş olacak ki, sesli üfürüşünden sonra derin bir oh çekti. İyice yanımıza yaklaştığında, önce masadaki katlı kağıtlara baktı. Ardından gözlerime yönelttiği bakışlarında, sakin ve oturaklı bir ima var gibiydi. Şu ana kadar soru işaretleriyle donatsam da cevabına nokta koyamadığım virgüllü teoriler, aklımdan çıkmak bilmiyordu bir türlü. Herhangi bir değinmeyi cephe olarak almasa dahi, bakışlarıyla her şeyden haberdar olduğunu atak yapıp, üzerime salıyordu. Bir şeyleri bildiğine emindim. Fakat beni durduran şey ne kadar bildiği, ne kadarı kaldırabileceği ya da ne kadarına hakim olduğuydu. Nabiz olsa da etrafında kendimizden başka kimseyi görememem de onu gizemli kılan ve yaklaşmamı durduran bir sebepti. Her Nabiz'in melek ve şeytanı varsa, onunkilerin soru işaretliliği ciddi bir durum sayılabilirdi. Şimdilik, sadece akışına bırakmakla yetiniyordum.
"Aras geldi mi?" diye sordu Özge'ye döndüğünde. Özge çıtlayıp, kaşlarını kaldırdığında önümüzde boş kalan sandalyeye bıraktı kendini. "Bir hafta oldu. Ses, seda yok." Bir noktada yoğunlaştırdığı bakışları derin düşünceler bulutunda olduğunu ortaya sererken iyice inceledim onu. Geçen seneye oranla, bu sene çok daha yakındı iblise. Aynı şekilde Aras'ın da düşkünlüğü ortadaydı. O gün, Oğuzhan için gözünü karartması belki de şahit olduğum ve daha önce hiç görmediğim bir benliğiydi.
"Ne yaptığı belli değil ki," yakınırcasına söze başladı, Özge. "Sihir gibi adam. Adımlarını ya da amacını tahmin etmek zor."
Sessiz kaldım. Hastanede yanımızdan ayrıldığı günden bugüne ne zaman konusu geçse sessiz kalırdım. Özge, aramızın ciddi bozuk olduğunu düşünüp, Aras ile ilgili güldüğü şeyleri anlattığında aradaki buzları eritmeyi planlasa da düşünemeyeceği olayların göbeğinde oturan benliğimi, belki de şu an tek anlayan kişi; Dolunay'ını benim yüzümden tamamlayamayan ve bu yüzden de yaşanılanlarla birlikte duygularını da hatırlayamayan Oğuzhan'dı.
"Bir küre aldım," dedim aniden. "Hediye geldi." Bakışlar aniden üzerimde toplaştığında Özge'nin parlak bakışlarına yöneldim. Devam etmemi ister gibi mimiklerini kullandığında elime aldığım telefonumdan galerideki fotoğrafını buldum hemen. Dün gece, bu an için çektiğim dolunaylı kar küresini ekrana getirdiğimde her ikisinin ortasına bıraktım.
Aynı anda yöneldikleri fotoğrafı iyice incelemeye başladıkları saniyeler içinde, bakışlarını ayırmasa dahi uzaklaştırdı kendini. Göz çevresini kırıştırdığında çattı kaşlarını. Belli etmemeye çalışsam da pür dikkat bir şekilde onu izliyordum. Vereceği her tepki, rotamı çizecek güçlü bir kalem olabilirdi. Aralık kalan dudaklarını usulca örttüğünde bana yöneltti dikkatini. Kaçırmak istemediğim bakışlarımı, ondan ayırmadım. İçinde bir yerlerde yarım bıraktığım yapbozunun parçalarına kendimden eklemek istedim. İhtiyacım olan, tek bir kelimeydi. Birbirlerine mıhladığı dudakları arasından çıkacak herhangi bir kelime... Ama yine sustu. Sadece baktı. Gözlerini okumak istedim yine fakat yapamadım. Birkaç saniyeden uzun süre odaklanmamıştım bile.
"Bu çok güzel..." diyerek, ortamın buz parçacıklı bulutunu eriten Özge, dikkatleri üzerine çarşaf gibi serdi. "Özel tasarım olduğu fazlasıyla belli. Daha önce hiçbir yerde böylesini görmemiştim." Gözlerindeki hayran dolu parıltı, sakinlikle harmanladığı mimikleriyle beni hedef aldığında, usulca salladım başımı. "İnsanı yumuşatan bir havası yok mu, sence de?" şeklinde sorduğunda daralttığı görüş açısını benden ayırmayıp, dudaklarını araladı. "Kimden geldi bu hediye?"
Cevap vermeden önce bakışlarını hâlâ daha üzerimde tutan Oğuzhan'a yönelttim dikkatimi. Duruşundan taviz vermeyen mimikleri, bu kez biraz meraklıydı. "Halam," diye cevapladım. Bir yalan, ilk kez canımı bu kadar çok acıtmıştı belki de. Asıl sahibi tam karşımda duruyor ve kendisini bile bilmiyorken benim bile kendimi inandıramadığım bu yalana onların inanmasını beklemek, en büyük ızdıraptı. "Son gidişimde, buraya gelmeden önce hediye etti." Kendi kalbimi hedeflediğim oklar, ikinci destek yalanla alevle dolmuş gibiydi.
"Çok şanslısın, keşke benim halam da seninki gibi olsa," sessiz bir yakınma bıraktı dışarıya. Gözlerini devirdiği sırada, sözlerinin altında yatan gerçekliği biliyor olmak, beni de üzmüştü. Benimkinin aksine çok daha garip akrabalık ilişkileri vardı. Evin tek oğlu olan babası, aynı zamanda en küçükleriydi ve ablaları tarafından sürekli olarak haksızlığa uğruyordu. Bu durum, şaşırılmayacak düzeyde onları da etkilemişti. Sessiz kaldım. Ama elimi sırtına götürüp, sıvazladığımda her daim yanında olacağımı hissedeceğini bildiğimden, içim biraz olsun rahattı.
"Bu arada..." Aniden konuşmaya giren Oğuzhan, bakışlarımızı avucuna aldığında devam etti. "Melih Hoca, seni odasına çağırmıştı, Açelya. Söylemeyi unuttum."
"Ne zaman?"
"Sınıfa gelmeden önce önümü kesti." Dudak kıvırıp, omuz silkerken omzunun yanında kaldırdığı elini gelişi güzel salladı. "Ne kadar garip biri olduğunu, az çok hepimiz biliyoruz. Adam, kapkaççılar gibi aniden önüme geçti. Seni beklediğini söyledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi gitti."
Özge, telefonu önüme koyduktan sonra öne eğilip, sesini kıstı. "O adamı gözüm hiç tutmuyor..."
"Benim de," diyerek katıldım ona.
"Tuhaf biri olduğu, açık kitap gibi ortada zaten." Derince nefesledikten sonra bana yeniden dönen Oğuzhan, merhamet dolu bir tınıda sesini duyurdu. "Sen, yine de fazla bekletme. Ne yapacağı hiç belli olmaz. Bir konuş, bakalım ki derdi ne?"
Başımı iki kez sallayıp, onu onaylarken bileğimden tutan Özge, yüzünü kırıştırdı. "O adamın yanına tek gidemez!"
"Tek gitmeyecek zaten." Önümdeki bulmacaları eline geçiren Oğuzhan, ters oturduğu sandalyeden kalktığı sırada tek kaşını kaldırıp, omuz silkti. "Neyse ki, benim de ona sormam gereken birkaç bilmece var."
Özge, ellerini önünde çırptıktan sonra genişçe sırıtıp Oğuzhan'a yönelttiği parmağını salladı. "Sen var ya... Zehirsin zehir!"
Yanağını kırıştıran geniş gülümsemeyle karşılık verdikten hemen sonra, Özge'nin havada asılı bıraktığı beşliğine karşılık verdi. "Hadi Açelya, bakalım derdi neymiş?"
Büyük bir hayranlıkla izledim hareketlerini. Böylesine gülüşü, aylar üzerine karşılaştığım tek güzel manzaraydı. Nihayet, bu savaş olayı içinde olan herhangi bir kişinin gülüşüne şahit olabilmiştim. Hiç solmasını istemediğin bu mimik, şefkatli bir tebessüme dönüşürken yavaşça salladı kafasını. Arkasını dönüp, yavaş adımlarla ilerlediği sırada hemen kalktım yerimden, Özge'nin omzuna kondurduğum elimi çekip, kapının yanına varan Oğuzan'a doğru yol aldım.
Sınıftan uzaklaşıp, merdivenlere ilerlediğimizde yan yana, yalnız olmamız sinir bozucu bir şekilde sıfırlıyordu beni. Düşündüğümden de fazla heyecanlanıyordum. Üstelik, şimdi her yanı soru işaretlerle doluyken her adımımı özenle seçip, ileriye taşıyordum. "Sence ne istiyordur?" diye sorduğum sırada bir adımlık mesafeyi kapatıp, hemen yanına geçtim.
"Bilmiyorum." Omuz silkti. Direk olarak karşısına bakıyor olsa da çene kemiklerindeki hareket, bir şeyleri dudakları yerine konuşuyordu. Onun bu hareketleri her defasında Uriel'i hatırlatıyordu bana. Sessiz. Korumacı. Zeki. Yüreğimdeki özlem bulutu, bedenimin kurak topraklarına acıyıp, yağmurunu bırakırken yeşil kalan tek yerden bir çiçek filizlendi. Ve işte tam o an bir çiçeğe sığınıp, bana yaprak dökmesini diledim. Gökyüzü yeterince ağladı. Yeterince yıldırım düşürüp, yaktı canımı. "Açelya," diye konuşmaya giren Oğuzhan, aniden önüme geçince hızla durdum. Anın etkisiyle, yüzümden silemediğim buruklukla ona baktım. İfadesindeki ciddiyet, gözlerimiz buluştuğu anda yavaşça çözülürken hafifçe geriye çekildi.
"Efendim?" diye sorduğum sırada geç de olsa toplamaya çalıştım kendimi. Cevabıma rağmen gözlerimden ayırmadığı gözlerini bir an bile kırpmazken sessizliğini korudu. "Oğuzhan?"
"Küre," dedi, gözlerini indirip. "Dolunay." Nefesim öylesine hızlanmıştı ki, ciğerlerimden gelen yorgunluğu dindirmek için, nefes alışımı durdurdum. Bakışları yeniden beni bulduğunda biraz daha ciddiydi. "Onu, halanın vermediğini biliyorum."
"Oğuzhan, be-" Ensemden içeriye doluşan rüzgar, sert şekilde esti her bir zerreme. Anın verdiği panikle söze girdiğimde sakin bir tavırla böldü sözlerimi.
"Herhangi bir şeyi söylemene gerek yok, Açelya. Bu konuyu daha sonra konuşacağımıza emin olabilirsin. Ama şimdi değil." Günlerce beklediğim kelimeler, ardı arkasına dökülürken hem cevabım olmuş, hem de sırlara çelik yelek giydirmişti. Elime verdiği kuru sıkıyla, çabalarımın sadece ses getirdiğini haykırmıştı bana. Herhangi bir işlev yoktu. Kuru sıkıyı çevirip, çenemin hemen yanında ateşlediğimi düşündüm. Kulağıma doluşan yoğun çınlama, hayatta kalan son savaşımın durgunlaştığı kalp ritimleriydi. "Odaya girdiğinde, ben kapıda bekliyor olacağım," diyerek dağıttı konuyu. Göz ardımda hazırda bekleyen yaşları içime akıtırken zayıflığımı öldürmek istedim. "Eğer, en ufak bir tehlike ya da herhangi olumsuz bir şey sezersen kaza süsü vererek bir şeyleri devir," diye bitirdi sözlerini.
"Tamam," diyebildim sadece. Bir yanım, ikimiz arasındaki tüm sırların tamamen çöpe gittiğine sevinir gibi olurken diğer yanım, simsiyah kıyafetler içinde kar dolu bir arazide, arkasında kan izleri bırakarak yürüyordu. Aynı şekilde katına vardığımız odaya doğru yürüdüm. Hemen ardımdan gelen Oğuzhan, biraz kenarda beklemeye koyulduğunda usulca salladı başını. Yutkunup, iki kez tıklattım kapıyı.
"Gel." Boğukça duyulan sesin ardından kolu kıvırıp, içeriye taşıdım bedenimi. Melih Hoca, beni gördüğü ilk an oturduğu sandalyeden hızla kalkarken genişçe gülümsedi. "Gel bakalım, Altay. Geç, otur." Masasının karşısındaki yapay deri koltuklara oturduğumda söze girmeden ona döndüm. Bir süre yüzümü inceledikten sonra gözlerini kapadığı zaman zarfında derin ve yavaş nefes aldı. "Okul nasıl gidiyor, Açelya? Birkaç sıkıntılarının olduğunu duydum," dedi gözlerini açıp, masanın kenarına yarım yamalak otururken.
"Bir sorunum yok, gayet iyi," şeklinde kesin geri dönüş verdim.
"Emin misin? Benim kulağıma gelen bilgiler öyle değil ama?"
"Sizin kulağınıza, benim hakkımda ne geldi ki?" Melih Hoca'dan gelen ilginç ilgiyi anlamaya çalışırken sorulara vurdum kendimi. Sakladığı herhangi bir durum varsa sorularla karşılık verdiğimde, fazla uzatamayacak olduğunu biliyordum.
"Ben bilirim. Bu fakültedeki her öğrenci hakkındaki her şeyi bilirim." Kendinden emin duruşunu değiştirmeden biraz daha döndü bana. Dudakları yana kıvrılırken gözlerindeki bakış tehlikeliydi. Bir hocanın böylesine garip davranması, diken üstüne çekiyordu beni.
İçimdeki tedirginliği yüzüme vurmadan gülümsedim. Odayı inceleyen izlenim oluşturmaya çalışırken Oğuzhan'ın söylediği gibi tehlike anında yanıma gelebilmesi için, yere düşürebileceğim bir şey aradım. "Tabii ki. Eğitimcilerimizin, öğrencileri hakkında bilgili olmaları şaşırtıcı olduğu kadar çok da güzel bir şey. Sonuçta binden fazla öğrencinin bulunduğu bir eğitim alanındayız. Her şeyi bilmeniz zor olmalı." Masanın yanında duran küçük heykeli gözüme kestirdiğimde Melih Hoca'ya döndüm yeniden. Kırışmaya başlayan derisi, uzamaya başlayan sakallarıyla epey bakımsız bir görüntü almıştı.
Dudak kıvırıp, başını salladı. "Doğru." Masadan kalkıp, dimdik pozisyona geldiğinde önünde bağladı kollarını. "Bu yüzden, ortalaması yüksek öğrencileri değerlendirmede tutmak, işimizi kolaylaştırıyor."
"Ortalamamın pek yüksek olduğunu söyleyemem." Güldüm. Ses tonumdaki alay, kontrolsüzce sahada koşturduğunda sahte gülüşümle düzeltmeye çalıştım durumu. "Ayrıca, her sınıfın bir danışman hocası var. Bizim danışmanımızın, Tibet Hoca olduğunu sanıyordum?"
Adam, aniden donuklaşan yüzünü sahte ve sessiz bir kahkahayla düzeltirken masasına ilerlediğinde, dergi olduğunu düşündüğüm kitaplardan birini incelemeye başladı. "Yabancı dillerle aran nasıl?"
"İngilizce."
"Biliyor musun?"
"Ortanın bir tık üzerinde." Omuz silktim.
"Gayet iyi."
"Aslında, hiç iyi değil. Benim yaşımdaki ve kariyer planlayan biri için, çoktan öğrenilmesi gereken ve günümüzde de basit gözüken bir dil."
Melih Hoca, elindeki dergiyi masaya yeniden koyarken kıstığı gözlerini bir an olsun ayırmadı benden. Kravatını bollaştırdığı sırada, giydiği beyaz gömleğin yaka düğmesini çözdü. Derisinin kızarmaya başlamasıyla birlikte yaptığı bu hareket, sinirlenmeye başladığının habercisi olurken onun kişiliği hakkında koskocaman bir tuvale, koskocaman bir soru işareti çizdim. Sıradan biri değildi. Hakkımda bilgi edinmeye çalışması karşısında düzgün vermediğim cevapların onda oluşturduğu siniri, başka bir şeye yoramıyordum. "Latince bilir misin?"
"Hayır. Ama merak uyandırdığını söyleyebilirim."
"İbranice?" Gelen soruyla bir anda durdum. Belki böyle düşünmem yanlış olacaktı fakat içimden gelen sese güç kazandıran bu soru, çizdiğim soru işaretini kazıyıp, tek bir şey yazdı boş kalan yere. "Sıradan biri değil."
"Hayır," konuşma boyunca sergilediğim davranışımı herhangi bir his oluşturmaması için, değiştirmezken ayağa kalktım. "Gitmem gerekiyor, ders başlayacak ve imza atmayıp, yok yazıldığım takdirde dersten kalabilirim."
"Ben, hocanızla konuşurum."
"Hiç gerek yok, dersten geri kalmak da istemiyorum," sözlerimin arasında kalp ritmim giderek hızlanmıştı. Derin nefeslerimi özenle aldığım sırada Melih Hoca'nın harekete geçmesiyle kolumu abartılı olmayacak şekilde sallayıp, kapıya yönelir gibi yaptım. Açık şekilde dönen bileğim, tahminlerim doğrultusunda heykele çarpıp, yere düşürdüğünde biraz olsun rahatlayıp, adımlarımı devreye koyduğum sırada kapının tıklatılması, heyecanla durdurdu beni.
Saniyelik sessizliğin ardından Melih Hoca'nın komutuyla kapı aralandı. İçeriye giriş yapan Oğuzhan'ın gözleri, duruşuna ve hareketlerine zıt kaçacak şekilde endişeliydi. Bakışları beni bulduğunda iyi olup, olmadığımı sorarcasına titredi. Göz kapaklarım usulca kapanıp, açılırken muhtemel duymak istediği cevabı alınca tebessüm etti.
"Ne vardı?" Hocanın sesiyle ona yeniden dönen Oğuzhan, elindeki bulmacayı kaldırıp gösterdiği saniye endişeyle döndüm onlara. Oğuzhan elindeki bulmacayı kendisine ait olarak gösterecekti ve Melih Hoca'nın biraz önce bana sorduğu soru İbranice ile ilgiliydi...
"Benim bir bulmacam var," diye konuya giriş yapan Oğuzhan, engellemeyi düşündüğüm her şeyi bir anda masaya sererken içten içe ısırdım yanağımı. "İbranice. Her ne kadar merak etsem de bir türlü çözemedim."
"İbranice mi?" diye soran hoca, biraz önceki sıkılgan bakışlarını ikinci perdeye çekip, odadaki tüm aydınlığı gözlerinde topladı.
"Oğuzhan." Aniden devreye girişimle masaya eğrilen bedenlerden biri bana döndü. Melih Hoca karışık bulmacaya büyük bir heyecanla bakadururken bana dönen Oğuzhan'ı fırsat bilerek olumsuz şekilde salladım başımı. "Gösterme." İması verirken sesimi çıkarmadan, dudaklarımı oynatarak konuştum. Geçen her bir saniye, hoca olarak karşımızda dikilen bu adama inancımı azaltıp, nihayetinde sıfıra indirmişti. Özellikle beni çağırması ve İbranice bir bulmacaya bu denli heyecanlanmasının başka bir sebebi olamazdı. "Derse geç kaldık," diye bahane koydum ortaya.
Çattığı kaşları yavaşça havalanırken, "O zaman," diyerek ortaya atıldı. "Başka bir zaman gelirim ben." Açık kalan bulmacayı kapatıp, rulo haline getirdi hızla. Adamın gözleri Oğuzhan'ın haraketlerinden bir an olsun ayrılmazken hiçbir şey söylemeden aralık bıraktığı dudaklarını. Bedenimde dolaşan bir şey, git gide soğuklaşırken Melih Hoca'ya karşı iyice cephe aldığımı hissettim. Daha önce hissedemediğim bu duyguyla içten içe çakışırken sezdiğim karanlık, kesin bir noktaya çekti beni. Oğuzhan, yanıma geldiğinde, hocaya birkaç şey mırıldandıktan sonra odadan çıktık. Koridorda ilerleyip, merdivenlere vardığımızda kolumdan tutup, durdurdu beni. "Ne oldu?"
"O adam, sıradan biri değil," dedim direkt olarak. "Davranışları, bakışları, enerjisi, sözleri..."
"Ne söyledi sana?"
"İbranice. İbranice'yi sordu bana. Ve sen de İbranice bulmacayla yanına gittiğinde, odağını tamamen sana çevirdi. Bulmacaya bakışını görmedin mi?"
Bir süre düşündükten sonra kenara geçip, koridora baktı. "Bulmacada ne vardı, önemli bir şey mi?" diye sordu, yeniden dönerken.
"Büyükannemindi."
"Bir dakika, büyükannenin durumla ilişkisi ne?" Değişen mimikleri, olaylar arasındaki bağın mantığını iyice anlamaya çalıştığını söylerken devam edip, etmemem durumu hakkında çelişkiye sürüklüyordu beni. Burada böyle konuşmamız sağlıklı değildi. "Açelya, büyükannenin bağlantısı ne?"
Dudaklarım herhangi bir cevabı ortaya sermek için, birbirlerinden ayrılmazken sadece gözlerine bakmakla yetindim. Ona tam olarak ne söyleyeceğimi bilmiyordum. "Çocuklar!" Merdivenine geçtiğimiz koridorun diğer tarafından gelen sesle ilk başta ürksem de başımı çevirdiğimde, manzarayı dolduran bedenin Tibet Hoca'ya ait oluşu beni rahatlatmıştı. Durdurduğu adımları, dikkatimizi üzerine aldığında yeniden haraketlenirken baş ucumuza gelene kadar ilerledi. "Sanırım, artık bir şeyleri konuşma vakti geldi."
"Ne?" Dudaklarımdan istemsizce dökülen şaşkınlığıma karşılık, sakin bir tebessümle güldü.
"Odaya geçelim." Herhangi başka bir şey söylemeden ilerlediğinde, hemen ardından ilerleyen Oğuzhan'ı izledim bir süre. Şu anda, fânilikten uzak bir ortamın içinde olduğunu biliyordum fakat tam olarak nasıl bir şeyin içinde olduğunu bilmiyordum. Sadece, beynimin arkasından yükselen sesi takip ederek adımlarımı devreye koydum ben de. Tibet Hoca, daha önce birçok kez yardımını hissettirmiş birisiydi. Melih Hoca'ya nazaran sakin bir ses tonu ve daha güvenilir bir enerjisi vardı. Belki de yükselen sesi dinleyişimin en büyük etkenleri de bu sebeplerdi. Önüne vardığımız kapalı kapı açıldığında içeriye girdik. Tibet Hoca, bizi koltuklara buyur ederken tam karşımıza oturdu. "Direkt olarak konuya giriyorum. Burada hepimiz Nabiz'iz." Sözler beynimin içinde devir daim yaparken biraz önce bana yön veren ses, en loş köşeye çekilip, tüm olan biteni kapı arasından izlemeye başladı. "Tek olay, Fâni Nabiz olan sadece sizsiniz."
"Yani siz de..."
"Evet, Oğuzhan," diyerek onayladı onu. Dudakları kapanırken sırtından yükselen silinik şekil, odayı kaplarcasına açılırken ayağa kalktı. Kanatlar, kendilerini tam göstermedikleri halde bile göz alıcı şekilde duruşlarını sergilerken gözlerimi bir türlü alamıyordum onlardan. Yüzümüzdeki ifadeden olması gerekecek ki, kısık bir gülüş geldi Tibet Hoca'dan. Daha da doğrusu, melekten... "Bu ifadenin sebebi olmayalı, uzun zaman olmuştu." Kanatlar, saniyeler içinde yeniden yok olurken oturdu. Öne doğru eğilip, dirseklerini dizlerine yasladığında iyice odaklandı yüzümüze.
"Bunca zamandır aramızdaydın..." dedim sakin tınıda.
"Sizden daha önce kayıt oldum ben buraya." Dişleri, dudakları altından kendilerini belli ettiğinde yarım bir gülüş sergiledi. "Daha da doğrusu sen, Açelya. Burayı kazandığında..."
"Uriel'den bile önce."
"Hayır. Uriel, Naime'den sonra her gün seninleydi."
Oğuzhan, isimleri duyduğunda melek gibi öne eğilip, konuya heyecanla girdi. "Bir dakika... Naime dediğiniz kişi, Baş Nabiz değil miydi?"
Melek, usulca salladı başını. Dudaklarını ıslayıp, önünde birleştirdiği ellerini gevşetirken geriye çekilip, dik konuma geldi. "Evet, aynı zamanda da Açelya'nın büyükannesi." Gözleri beni bulduğunda bakışlarına karşılık verdim. Yıllarca "Üniversitede danışman hocam" diye tanıdığım adamın, şu anda melek olduğunu öğrenmek beni konuşmadan uzaklaştıran küçük ama etkili bir sebepti. Bu durum bana, "Başka kimler böyle?" diye sordurmadan ettirmiyordu.
"Baş Nabiz, senin büyükannen miydi?" Şaşkınlıkla bana döndü. "O zaman; büyükannenden kalan bu bulmaca da bu yüzden Melih Hoca'nın dikkatini, böylesine çekti," sözlerini eklerken yere çevirdi bakışlarını.
"Bulmacayı gördü mü?" Melek, biraz önceki tınısına güç kattığı sesini duyurduğunda, kıstı gözlerini.
Oğuzhan, "Baktı ama ne kadarını gördü bilmiyorum," diye cevapladı.
Melek, elini aramızdaki boşluğa uzatırken, "Bakabilir miyim?" şeklinde sordu. Oğuzhan, elindeki bulmacayı ona doğru uzattığında kavrayıp, açtı. Kıstığı gözleri her bir yerde dolaşırken dudaklarını kımıldatıp, yazılı harf ve kelimeleri okudu. "Bu... Bu çok garip," dedi, kaşlarını çatarken. Başını kaldırıp, bize baktığında, "Bazı soruların cevabı anlamlı olsa da bazıları, İbranice'de olan harfler olup, bütün bir anlamı olmayan şeyler."
"Ne demek oluyor bu?" diye sordum, sessizliğimi bozup.
Bakışları hemen bana kaydı. "Naime bir şeyler saklamış olabilir. Hemen bulunmasını istemediği bazı şeyleri şifreyle saklamış olabilir."
Göğüs kemiklerimin altında uzun süredir sakince çalışan kalbim, duyduğu bu son sözlerle öyle bir ritim tutmuştu ki, bir an için kemikleri kırıp, çıkacağını sanmadan, edemedim. Nefesim en az onun kadar hızlıydı. "O zaman, bir iz bulduk..."
"Aynen öyle..." Gülümseyerek karşılık verdi. Krem rengi kazağı altındaki göğsü, biraz daha hızlı inip, kalktığında en az benim kadar heyecanlı oluşunu gözlerime şahit kıldığımda yeniden gülümsedim. "Ama, bunu tek bilen biz değiliz. Gölge bunu gördü."
"Gölge?"
"Melih. Şüphelendiniz ama anlamanız da lazımdı. O bizden biri değil. Artık, çok fazla dikkatli adımlar atmanız gerekiyor."
"Ne yapacağız?" diye sorduğum sırada usulca ayağa kalktım. Benimle birlikte her ikisi de ayağa kalktı.
"Hiçbir şey," deyip, omuz silkti. "Onun kimliğini öğrenmemiş gibi davranacaksınız. Benimle aynı şekilde konuşacaksınız ve bu bulmacayı da eve götüreceksiniz."
"Evde ne kadar güvende olacak ki?" diye sordum.
"Olacak. Tahmininden de güvende olacak. Ama evin kendi koruma halkası çok zayıfladı, Açelya." Duruşunu bozup, küçük bir adım attığında sözlerini vücut diliyle savunurcasına elini kaldırıp, hareketlendirdi. "Şimdi eve gideceksiniz, bulmacayı evinde güvenli saydığın en güzel noktaya koyacaksın." Biraz durdu. Nefesleri hızlıyla yavaş arasında gidip, gelirken tamamen durdu. Ama nefesini tutmuyordu. Şu an, bizden biri değildi. "Evinde sirke yok."
Aniden söylediği sözle garip bir enerjiye kapıldığımı hissettim. "E-evet?"
"Fazla güç kullanırsam dikkat çekeceğim. Sadece küçük bir şişe... Küçük bir şişede sirke koydum. Girişte bulunan dolabında, astığın kabanının cebinde. Eve gidin, bulmacayı koyduğun yerin çevresine o şişedeki sirkeyi dök. Halka şeklinde."
Dediklerini iyice dinlerken girdiği ciddi konum, beni de ciddileştirmişti. Evime daha önce gelmediğine emindim fakat şu anda evi anlatışı alışamadığım duruma karşılık oldukça garipleştirmişti beni. Hayran uyandırıcı olduğunu kadar ürkütücüydü de. Uriel'i hatırlamıştım yine; alışveriş merkezindeyken sessizce bir yere odaklanıp, kaldıktan sonra bana eve gitmemiz gerektiğini söylediği gün, bir sinema gibi gözlerimin önüne gelmişti. "Tamam," dedim, yere eğdiği gözlerine bakarken. Odağını kaldırıp, bana döndüğünde durgun yüz hattı yavaşça yumuşadı.
"Şu anki durumun, senin için fazla olduğunu biliyorum," sözleri dudaklarından akıtırken Oğuzhan'a çevirdi bakışlarını. Aynı şekilde döndüm ben de. Şaşkınlıktan öteye buruk bir durgunluk vardı yüz tuvalinde. "Sana söz veriyorum Oğuzhan, kaybettiğin meleğin yerini ben alacağım. Bir yerlerde yarım kalan her şeyi, tamamlayacağım."
"Yerinde olsan da yerini alabilir misin?" diye sordu. Gözlerindeki yeşiller, sonbahara kurban giden yapraklar gibi solup, döküldü adeta. Yüzüne yakışmayan kırık ifadesi, yüreğimi yangın yerine çevirdiğinde çenemi sıkıp, yutkundum. Bu anı bekliyorlarmış gibi, gözlerime akın eden yaşlar, görüş açıma saydam ve kalitesiz ekran olduğunda başımı çevirip, yumdum gözlerimi. Meleğini kaybeden sadece ben değildim ama belki de meleklerin kaybedilme nedeni sadece bendim.
"Labezerin," dedi melek. "İsmim Labezerin. Blaef'in yerini elbette alamam. Ama eminim ki, benim hakkımda bir şeyleri sana söylemiştir." Oğuzhana doğru yaklaştığında, "Öyle değil mi?" diye sorarak bitirdi sözlerini.
Oğuzhan, durgun bakışlarını heyecanla harmanladığı sırada, aniden yeşil fidan büyüttü acıyla kavrulan, kurak kalbinde. "Evet... Evet, senden defalarca bahsetti," diye konuştuğunda, hissettiği o huzurlu umutlar el olup, bana bile dokundu.
Melek, yüzüne eklediği şefkat dolu tebessümü bir an bile silmeden, Oğuzhan'ın omzuna koyduğu elini sıkıp, ona güç verircesine baktı gözlerine. "Daha detaylı konuşacağız Oğuzhan. Şimdi, Blaef'in uğruna savaştığı şeyi başarmak için, ilk adım olarak bu bulmacadaki sırrı çözmeliyiz. Ondan önce de güvenliğini sağlamalıyız."
"Tamam," diye karşılık verdiğinde, kırık dudakları biraz olsun gülümsemişti.
"Ve Uriel'in," diye söylendim kendi kendime. Eğdiğim bakışlarımı yeniden kaldırırken koltuğun üzerindeki bulmacayı elime alıp, kapıya doğru ilerledim. Yüzümü onlara döndüğümde her ikisinin de bana bakıyor olduğunu görünce, "Erken haraket; erken zafer," diye söylendim, ifademi bozmayarak. Melek, masasına ilerlemeden hemen önce onaylayıp, başını salladı. Oğuzhan yanıma kadar ilerlediğinde Labezerin'e son bir kez bakıp, açtığım kapıdan benim beraberimde çıktı.
"Özge'ye haber verecek miyiz?"
"Ders başladı, bitene kadar geliriz."
Herhangi bir konuşma daha gerçekleştirmeden merdivenlere yönelip, okulun çıkışına kadar taşıdık kendimizi. Hızlı adımlarımız, havanın keskin soğuğuna inat daha da hızlanırken birkaç dakikalık yürüyüşten sonra belirli zaman aralıklarında bir geçen servis, Oğuzhan'ın hızla ilerleyip, el kaldırmasıyla bizi son anda fark etmiş ve beklemeye koyulmuştu. Dizi ve filmlerde sürekli olarak karşılaştığım bu klişe olay; günlük hayatıma konup, raks ettiğinde, beklemeyecek oluşumuza derin bir nefes çekmekle yetinmiştim. Erken saat avantajıyla boşta kalan aracın koltuklarına yerleştiğimizde sadece yol akışına bel bağladık. Zemin, tekerler altından kayıp giderken ilerleyen her bir zaman dilimiyle birlikte elimde sıkı sıkıya tuttuğum bulmaca, beni giderek tedirginleştiriyordu. Meleğin, Gölge dediği Melih Hoca, bu bulmacayı Oğuzhan'ın olarak biliyordu. Özellikle çağırdığı ismin de benim oluşu, bir şeyleri zaten biliyor olduğuna işaretti. Ve bu da şu an için, bizi savunmasız kılıyordu.
Dakikalar gittikçe ilerlediğinde artık yaklaşmıştık. Birkaç durak sonra eve giden sapağın önünden geçecektik. Hatırlayıp, hatırlamadığını düşünüyordum ki, "Müsait bir yerde!" diye sesini duyuran Oğuzhan, koridorun diğer tarafındaki çift kişilik koltuklardan kalkarken arka cebine götürdüğü elini, cüzdanı eşliğinde çıkardı.
"Daha gelmedik?"
"Biliyorum, ama evine tek yakın market burada."
Yüzüm ciddileşirken tek gidecek oluşu endişelendirmişti beni. "Sirke koyduğunu söyledi, unuttun mu?"
"Ama sadece onu korumak için var, evini korumak için, yok. On dakikaya gelirim. Git ve Tibet Hoca'nın dediğini yap." Sözlerinden sonra cüzdanını karıştırıp, çıkardığı parayla birlikte şoförün yanına vardı. "İki kişi."
Camdan dışarı bakıp, etrafı incelemeye koyuldum. Gölge, bir şeylerden şüphelendiyse eğer muhakkak ki, boş durmayacaktı. Baktığım yerde kimseyi göremeyince diğer tarafa döndüm. Orada da kimse yoktu. İçimde oluşan yumru biraz daha yumuşar gibi olsa da tedirgindim. Önüme dönüp, Oğuzhan'a baktığımda elindeki cüzdanı siyah kotunun cebine sıkıştırdığı zaman diliminde bana baktığını gördüm. Sinir bozucu şekilde, tedirginliğim geçmek bilmiyordu. Onunla beraber inmek istiyordum ama diğer yanım, bulmacayı söylenilen üzere hemen saklamam gerektiğini uyarıyordu bana. Oğuzhan araçtan indiğinde, yeniden harekete geçen araç, yol üzerindeki kaymaya başladı. Markete doğru hızlı adımlarla ilerleyen Oğuzhan, kapıyı ittirip, içeriye girdiğinde gözden kayboldu. Cama yasladığım ellerimi kucağıma düşürdüm. Önüme döndüğümde, Uriel'in verdiği boynumdaki zinciri tek elimle kavrayıp, hızlı nefesler alırken iç dünyamla yaptığım savaşı susturmak için, kuruyan dudaklarımı ısladıktan sonra derin bir nefes aldım.
İki dakika sonra kendi durağıma geldiğimde şoföre seslenip, indim. Dikkat çekmeyecek şekilde etrafı gözlemlediğimde yine bir şey görememiştim. "Bir hareket yoktur belki Açelya, sakin olmalısın," içten içe söylendiğim sözlere kendimi inandırmak isteyerek yürümeye başladım. Durum ne olursa olsun, tedbiri bırakmamam gerekirdi ama böylesine tedirgin davranışım olur olmadık şeylere de gereksiz yere yol açabililirdi. Adımlarım hızlanıp, eve kadar taşıdı bedenimi. Üzerime giyinmiş olduğum kabanın fermuarlı cebimdeki anahtarımı çıkardıktan sonra kapıyı açıp, içeriye girdim hemen. Meleğin söylediği üzere asılı olan diğer kabanıma yöneldim hemen. Ceplerinin olduğu bölgeyi sıkıp, ararken ikinci hareketimde avucumu dolduran küçük bir sertlikle hızlandım. Gerçekten de vardı. Cam bir şişenin içinde sarı renkte sirke vardı! Hızla salona ilerlediğim sırada bulmacayı nereye saklayabileceğimi düşünmeye koyuldum.
Kimsenin kolay kolay giremeyeceği bir yer olmalıydı. Salonda bir yer asla olamazdı. Mutfak her ne kadar akla gelebilecek son yer olacak olsa da kapıya en yakın yer olması, içimi huzursuz ediyordu. Banyoyu saymıyordum bile... Düşünelerimi bölen zil sesi evin içine dolduğunda bulmacayı masanın üzerinde bıraksam da küçük şişeyi elime aldım. Duvardaki saate baktığımda Oğuzhan'ın inişinden bu ana yedi dakika oluşunu görmek heyecanlandırmıştı beni. Hızla ilerleyip, kapıyı araladığımda, "Gel," diyerek söze girdim hemen.
Kapı tamamen aralandığında, yabancı simayla birlikte solan gülüşüm ciddiyete gebe kalmıştı. "Sürpriz!" Hırçın ses, kulaklarıma akın ettikten hemen sonra çirkin bir kahkaha yükseldi. Orta yaşlı kadın, büyük bir adımla evin içine girdikten hemen sonra biraz önceki gülüşünden de çirkin gülümseyip, gözlerime odaklandığında geri adım attım. "Beni içeriye aldığın için, teşekkür ederim, Açelya. İşimi epey bi kolaylaştırdın."
Elimdeki sirkeyi sıkıp, bacağımın arkasına götürdüm. "Sen kimsin?"
"Belli olmuyor mu?" dediği sırada, kapının aniden gürültüyle kapanışıyla gözleri küçük perdenin arından siyaha büründü. Küçük bir yutkunuşla bu görüntülere zaten alışık olduğumu hatırlattım kendime. Korkacak bir şey yoktu. Tenindeki damarlar, saniyeler içinde kendilerini belli edecek şekilde koyulaşırken göz çevresi de kırmızıya el uzatırcasına kızardı. "Senin sonun, bizim zaferimizin de başlangıcı olacağım!"
Sözleri olabildiğince çirkin söylemeye çalışsa da bir nebze olsun ödün vermemeye çalıştım kendimden. Nefesim hızlansa da kontrolümü sakin tutmalıydım. Diğer elimi de arkama götürürken avucumdaki sirkenin kapağını aralamaya çalıştım. Eğer bu, bir şeyleri korumak için kullanılıyorsa bu varlıkların onlara yaklaşamadıklarından kaynaklanıyor olmalıydı. Ve böyle varlıkların yaklaşımını engelleyecek tek şey, kedilerinin zarar gördükleri anlamına geliyordu. Bu da demek oluyordu ki, elimdeki sirkeyle ona zarar verebilirdim. Denemeliydim.
Bakışları, yüzümden bir an olsun ayrılmazken ben geriledikçe, o üzerime yürüdü. Hafifçe kaldırdığı omuzlarını indirip, ellerini iki yanda kaldırdı. "Artık bitti. Sadece sen ve ben var-" Sözlerini tamamlamadan hemen önce, kapağını açtığım sirkeyi yüzüne savurduğumda iki eliyle yüzüne yapışıp, büyük bir bağırtıyla geriye savruldu. Sesi gittikçe hırıltıya döndüğü sırada hazır ola geçerek izledim onu. Eğer işe yaramadıysa yapacağım ilk iş bulmacayı alıp, bir şekilde buradan çıkmak olacaktı.
Yaratık kadının sesi, küçük bir sarsıntıyla kesildiğinde ben de durdum. Ölü ya da canlı oluşunu merak bile etmiyordum. Yaklaşamazdım. Tuzağın eşiğine düşüp, ölen herkes merakına yenik düşüp, adım atanlardı ve ben, bu isimlere kendiminkini ekleyemezdim. Hızla arkamı dönüp, ilerledikten sonra salondaki masanın üzerindeki bulmacayı aldım hemen. Arkamı dönüp çıkışa ilerlediğim sırada nefesimi kontrol edebilmek için, sıktığım dişlerim, biraz önceki yaratığın olduğu yerin boş oluşuyla istemsiz olarak gevşedi. Olduğu yerde sadece koyu bir akıntı vardı.
Adımlarım ilk başta yavaşlasa da evden dışarıya çıkabilmek için, yeniden hızlandığım sırada sırtıma inen büyük bir ağırlık, acı dolu haykırışı dudaklarımdan saldı. Yere hızla çarpan bedenim, tüm isteğime rağmen hareket etmiyordu. Her ne kadar istesem de nefes dahi alamıyordum. Yarım kesilen çabalarım oksijensiz kalan bünyemi gittikçe güçsüz kılarken ne olup, bittiğini anlamaya çalıştım iyice. Kimden darbe aldığımı bilsem de neden bu konuma geldiğimi anlayamıyordum.
"Siz Nabiz'ler, her zaman böyle olmak zorunda mısınız?" Kadın, çıplak ayaklarıyla birlikte görüş açıma girdiğinde ona bakmaya çalıştım. Nefes alma çabalarım her yarıda kesildiğinde bedenim sarsılıyor gibiydi. Beline kadar görebildiğim açısını eğilerek kapadı. Sağ tarafı kalın ve çapraz bir çizgi halinde yanmış ve siyah kanlarla dolmuştu. Buna rağmen en ufak bir acı belirtisi yoktu yüzünde. Omzuma yerleştirdiği eliyle hızla çevirdi bedenimi. Hemen ardından kazağımın yakasını kavrarken dizlerimin üzerine durabileceğim kadar kaldırdı bedenimi. "Canın yanıyor, değil mi? Kımıldayamıyorsun da. Ve en önemlisi, nefes alamıyorsun!" Güldüğünde, yosun tutmuşçasına kararan dişlerini meydana serdi. "Eğer gözümü yakmasaydın, sana daha kısa ölüm verirdim, fâni."
"N-ne yaptın ban-a?" Nefes alma çabamla birlikte titreyen ciğerlerim, sözlerimi kekelettirdi.
"Nerede şu bulmaca?" Sözlerimi duymamış gibi davranırken ellerime bakındı. Tek koluyla bedenimi daha da kaldırırken sıkıca kavramaya çalıştığım bulmacayı tek hamlede aldı elimden. Tam o anda, gözümden bir yaşın süzüldüğünü hissettim. Gücüm kesilmişte olsa tüm çabamı onun için, kullansam dahi bir hamlede alınmıştı elimden. Bana ne olacağı umrumda dahi değildi ama o kağıttan çıkabilecek önemli bir adımın karanlık gücün eline geçmesi; büyükannemin, Uriel'in, Oğuzhan'ın Meleği Blaef'in ve bilmediğim birçok kişinin çabalarını boşa çıkarabilirdi. Gözlerimi kapatıp, yapabildiğim kadar sıktım çenemi. "Şimdi, sıra sende." Duyduğum sesten hemen sonra geriye doğru hızla savrulurken duvara çarparak yere düştüm yeniden. Bedenim her ne kadar ağrıyıp sızlasa da bir nebze olsun, güç hissettiğim kollarımla kendimi çekmeye çalıştım. Eğer küçük bir imkanım varsa kullanmak zorundaydım. Bu savaş uğruna her şeyini ortaya seren herkes için, elimden gelen tüm kozları oynamak zorundaydım. "Nereye gidebileceğini sanıyorsun?" dedi çirkin sesi. Aldırmadan çektim bedenimi. Kolumu yeniden kaldırıp, yerden destek aldığımda bileğime gelen tekmeyle savrulan elim bu kez tamamen güçsüzleştiğinde beni sırt üstü çevirdi.
Gözlerimi kapattım sıkı sıkıya. Yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı artık. Biran önce olup, bitmesini bekledim. Eğer küçük bir şansım varsa, öldüğümde büyükannemi, Uriel'i ve babamı görebilirdim... Sadece bunu diledim. Sadece onları görmeyi diledim. İnce, ıslak bir yol boynuma doğru göç ederken iyice hazırladım kendimi. Titreyen çenemi sıkmaya çalışsam da yapamadım.
Yaratıktan yükselen küçük bir bağırtıyla gelecek saldırıya hazırlandığımda, bedenimden topladığım tüm gücümle gözlerimi sıktım. Kaşlarım gevşeyip, havalanırken zaten alamadığım nefesimin çabasını da durdurdum. Fakat, beklediğim darbe bir türlü gelmek bilmiyordu. İkinci bir ses yeniden yükselirken kapalı gözlerimin perde arkasında yükselen yoğun aydınlıktan sonra kesildi ses. Benimle oyun oynuyor olmalıydı. Fırsattan istifade kendime gelmeye çalışsam da olmuyordu. Beklemekle yetinmek zorunda kalıyordum. Yapabileceğim başka bir şey yoktu zaten.
"Gözlerini açabilirsin."
Duyulan ses, beraberinde nefesimi geri verdi bana. Gözlerimi yavaşça aralarken kalbimin hiç olmayacak kadar delice çarpması, "Öldüm mü?" sorusunu sormadan ettirmiyordu. Bu sesin duymayalı bir yılı geçmiş, sahibini görmeyeli de yarın, bir yıl olacaktı... Açtım gözlerimi. Hemen karşımda dikilen beden Uriel'den başkası değildi. Eve düşen gökyüzü, bana bir oyun oynuyor olmalıydı. Ama bu ne bir oyun ne de rüyaydı. Cennette de değildim. Aynı yerde aynı sahnedeydim. Gözlerim, cehennemi kıskandırırcasına yanarken yaşlarımın hepsi bu yangına kurban gidip, kurudu. Uriel gerçekten de buradaydı. Tam karşımdaydı.


