Gözlerini uzun saniyeler aralığıyla kırpıp açarken sığ nefeslerine terbiye verdi. "Ev," dedi, mimiklerini sıkarken. "Açelya'nın evi... Odasının tam önünde..." Mırıltıları öylesine derinden geliyordu ki, melek ne kadar dikkatle dinlemek istese de başarısız kaldı. Bu kez sadece izlemekle yetindi. Aras, gözlerini biraz daha kısarken bazı şeylerin planlarını iyice oturttu kafasında. Birkaç hipotezi, her zamanki gibi hazırlayıp güzelce oturttuktan sonra bir öncekileri kapı dışı ederken, volkan gibi tütmeye başlayan beynini ninniler eşliğinde sakinleştirmek istedi. Hiç değilse Uriel, artık Araf'ta değildi. "Gitmeliyim..." diye döküldü dudakları.
Tam harakete geçecekti ki, önüne inen bir kol yolunu kesti. Murmur, "Anlaşmamızı unuttun mu?" diye, yüzüne düşen saçlarını kulak arkasına sürüklerken konuştu. Yüzündeki ifade aç bir çakalı andırıyordu adeta. Renkli gözleri öylesine parlamıştı ki, heyecanı açık bir kitap gibi okunuyordu.
"Doğru," diyebildi, Aras. Kalktığı koltuğa göz ucuyla baktığı sırada, "Ne kadar sürer?" diye sordu.
"Gerçekten mi? Ne kadar acır diye sormayacak mısın?" Keyifle kaldırdı kaşlarını. Birazdan kazanacağı güçleri düşündükçe azgın bir zevk kaplıyordu bedenini.
"Sormadıklarım yerine sorduklarımla ilgilensen, kazancın daha hızlı olmaz mı, Düşmüş?" Biran önce gitmek isteyen Aras, her türlü düşünceyi yedek kulübesinde oturttu. Uriel, Araf'tan çıkmadan önce baygındı. Bunun anlamı ise; baygın bir meleğin Açelya'nın odasının hemen karşısında beklemesi, olur olmadık işlere zemin hazırlayabilirdi.
"Hadi, o zaman!" diye heyecanla el çırpan melek, koltuğun hemen arkasına geçip ayakta dikilirken Aras'ı buyur etti. Genç iblisin yüreğini ilk kez kaplayan panik tohumu, kendisini iyice ele geçirmeden önce harakete geçti. "Tişörtünü çıkartır mısın?" Zevkle tıslayan Murmur, açlığını bir kez daha ortaya serdiğinde adımlarını durduran Aras, çatık kaşlarla bakındı. "Oo, hayır hayır... Sadece, özü senden daha rahat çıkarabilmem için. Kürek kemiklerinin hemen ortasından çekeceğim. Tişörtün buna engel olur, öyle değil mi?"
Aras, tehditkar bakışlarını bir an bile bozmadan üzerindeki tişörtü, omzundaki yaraya dikkat ederek çıkardı. Yarı çıplak kalan vücuduna uzaktan gelip değen bir rüzgar, çöl ortasındaki bir yudum su gibi dokundu bedenine. Derisi o kadar sıcaktı ki, kış ortasında yalın ayak bir şekilde karların üzerinde yürüse, zorlanmadan eritirdi bastığı her yeri.
Koltuğa sıfıra sıfır yaklaştığında fark ettirmeden kullandığı gücüyle, sırtındaki kanat izlerine bir perde çekip pürüzsüzleştirdi. Meleğin gözlerine doğruca baktığında dişlerini yavaşça sıktı. Bu ifade, tüm masumiyetten uzak şekilde herhangi bir yanlış harekete karşılık doğabilecek felaketleri saniyesinde özet olarak geçerken, arkasını dönüp koltuğa usulca yerleşti. Saniyeler içinde saç dibine değen serin parmaklar, sırtından aşağı yol alıp tam ortada durdu. Avuç, tamamen açılıp cehennemi içinde saklar gibi yanan tene dokunduğunda, gözlerini kapadı Aras. Birkaç dakika sonra, bir zamanlar Uriel ve Erelim'e yedirttiği şeylerden kendisi bile isteye yese de onların hissettiği sızıyı hissedip, acıyla kusacak konuma gelecekti. "Ne yaşadıklarını anlayabileceğim," diye düşündü. Ki zaten, Murmur'un teklifini anında kabul etmesi de bir nevi bu yüzdendi. Yaşattığı her şeyi yaşamak istiyordu. Sırtındaki avuç yavaşça kapanırken, meleğin dudaklarından dökülen sözler Aras'ın kapalı gözlerini kırıştırdı. "İşte..." Tam olarak ne anlam ifade ettiğini bile anlamadığı sözü kendi içinde tekrar ederken, sırtından kalkan ellerle durdu. Ne olup bittiğini anlamaya çalıştığı sırada, iki parmağın sırtına kuvvetle inişi; ince, uzun bir bıçağın hedefi olmuşcasına acıyla doldurdu bedenini. Gözlerini hışımla aralayan Aras, organlarından dışarıya çekilen bir şeyle dudaklarını araladı. Açıldığını hissettiği o yerden dikenli bir tel, tüm organlarına önce özenle sarılmış daha sonra şiddetle çekilmeye koyulmuştu sanki. Hissettiği tüm acıya rağmen, sesinde tek bir haraketlilik dahi yoktu. Sadece titreyen yüzü vardı. Parmaklar, sayısını dörde arttırırken bir damla yaş, Aras'ın çenesine kadar süzülüp, oradan da boynuna yol aldı. Köprücük kemiklerine vardığında yok olan tuzlu su, görevini bir sonrakine bıraktığında küçük bir inilti kopup geldi dudakları arasından. Nefes, şu anda ihtiyacı olduğu tek şeydi belki de... Özünün emilmesi, düşündüğünden daha acı vericiydi. Tüm organlarının ince ince kesildiğini hissediyordu.
Nihayetinde sırtından ayrılan parmaklar tüm acıyı beraberinde götürdüğünde, yan tarafa doğru devrildi Aras'ın bedeni. Birkaç saniye boyunca alamadığı nefes, ani bir şekilde içine akın ederken terlemiş, çıplak göğsünü hızla şişirdi. Murmur, dirseklerini karın boşluklarına yerleştirmiş şekilde havaya kaldırdığı ellerini kımıldatmadan Aras'ın karşısına dikildi. Genç iblis, baygın bakışlarını ona yönelttiğinde yüzündeki ifadeyi inceledi. Tüm tanıdığı meleklerden daha zıt olan kişinin akıbetini, az çok tahmin etse de zafer sevincini izlemeye devam etti. "Bitti mi?" diye sordu kısık tınıda.
"Bitti," diye konuştu Murmur. "Nasıl bir tat olduğunu bir bilsen..." Gözlerini kapatıp olduğu yerde oynaştı. Aras, koltuktan destek alıp bedenini kaldırdığında, gözlerinin aniden kararmasıyla sendeleyip yeniden oturdu. Bir süre bekledikten sonra yeniden doğrulunca, ince parmaklarını kendi sırtına götürdü. Beklediği gibi herhangi bir yeni iz yoktu fakat omuriliğinin üzerinde, kendi bedeninden bile daha sıcak, geniş bir nokta vardı. Parmakları, bölgenin üzerinde dolaşırken yüzünü ekşitti. "Yerinde olsam, meleği sonra arardım. Şu an güçsüzsün, kendini toplamalısın."
"Neyse ki, yerimde değilsin," diye cevap verdi anında. Sırtından indirdiği elini koltuğa destek olarak kondururken yavaşça kalktı olduğu yerden. Derin bir yutkunuşun ardından attığı dikkatli adımlar, onu boşa çıkarmayınca huzurlu bir nefes aldı. "Bir daha seni görmemek ümidiyle, Düşmüş." Sözlerinden hemen sonra uzaktan gelen ışığa doğru yol aldığında, güçlerini deneme maksatlı yeni bir tişört oluşturdu üstünde. Meleğin, anlaşmaları üzerine sadece istediklerini aldığına emin olduğunda ise yüzüne yandan bir tebessüm ekleyip, yavaşça soldurduğu bedeniyle kulağına son kez gelen ses beraberinde kendisini taşıdı.
"Ben de seninle anlaştığıma memnun oldum iblis!"
Mağaranın çıkışına iyice geldiğinde, manzarayı incelemeden önce durdu. Şu anda olduğu yerin nerede olduğunu bilmek istediğinden, emin değildi. Hatta bilmek istemiyordu. Garip bir şekilde bu, ona huzursuzluk verirken gözlerini kapatıp, başını hafifçe kaldırdı. Hem Murmur'un gizliliği hem de kendi sağlığı için, çıkış kapısının nereye vardığını bilmek kötü olurdu. Gözlerini aralamadan önce küçük bir adım atıp, biraz olsun topladığı güçlerini huzur içinde kullanıp, en son bulunduğu yere; mezarlığa taşadı bedenini. Kalkan adımı, çiğ topraklara inerken yumuşaklıkla birlikte, ayağına geçirdiği siyah botları çamura bulandı. Yüzüne şefkatle dokunan damlalar, uzun, siyah kirpiklerini yavaşça aralarken gökyüzüne kaldırdı başını. Yağmur çiseliyordu. Dünyada gezintiye çıkan tatlı bir meltem bedenine koşup, onu okşadı. Fâni Alemi, aylar üzerine ona yeniden daha dolu gelse de bir tuhaflık hissetti. "Yakınlarda değilsin?" Emin olamayarak kendi kendine söylenirken daha da odaklandı. "Gittin, değil mi?" diye devam edip, organlarına duyurdu sesini.
"O iyi!" Hemen yan tarafından duyulan sesle anlık olarak ürküp, o yöne baktı. Erelim, birden fazla duyguyu barındırdığı mimiklerini sessizleştirdiğinde devam etti. "Onu, ben aldım. Bu sebeple hissedemezsin," sözleriyle Aras'ın yanına kadar adımladı. İrsilerindeki küçük bir titreşim, göz kapaklarını açıp kapadığında ustaca gizlenirken masum bir tebessümü sundu gün yüzüne. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden, öylece Aras'ı izledikten sonra küçük bir nefesi sesli şekilde içine çekip, elini uzattı. "Görevini mükemmel şekilde yerine getirdin. Her harfiyle, gerçekten çok iyi iş çıkardın, Aras."
"Senin için değil," diye konuştu. Ses tınıları o kadar yumuşaktı ki, büyük bir savaşın ardından alınan ilk derin nefes gibi, hem huzurlu hem de yorgundu. "Uriel içindi, her şey."
Melek, küçük bir sırıtışla, "Biliyorum," diye cevapladı. İçinde öyle bir minnet vardı ki... Aylar hatta yıllar üzerine ilk kez bu kadar huzurlu olduğunu düşündü. O an, gerçekten yorgun olduğunu hissederken iblisin de kendi içinde yaşadığı şeyi, ondan habersiz bir şekilde çok iyi seziyor ve bu, ona hem heyecan hem de motive veriyordu.
"O, nerede?" şeklinde sordu. Uriel'in tam tedavisini görmek istiyordu. Tamamen iyi olduğunu hissetmek, o an için tek arzusuydu.
"Merak etme, onun yanına gideceksin," şeklinde söze başlayan Erelim, Aras'ın dikkatini daha çok çektiğinde devam etti, "Kızın evinden Uriel'i aldım. Baygındı. Senin de son temizliği yapmanı istiyorum."
"Nasıl yani?"
"Kameralar," direkt cevaplayıp, omuz silkti. "Onların kaydını sil. Daha sonra ise, Naime'nin evine gel."
"Senin saniyeni bile almazdı, neden bana söyl-" Durdu. Gözlerini kısıp, meleği iyice süzerken aralık kalan dudaklarını kapatıp, yutkundu. Boynunda ritim tutan damarın düzenli atışları, garip kaçacak şekilde ona sakinlik veriyordu. Buna ek olarak, soğuk rüzgarın tenini süpürmesi eklendiğinde fazla düşünmemişti ki, meleğin bir şeyleri hedeflediğini anlamıştı hemen. Pek durgun olmayan geçmişlerinin aksine şu anda, basit de olsa bir şeyleri ondan istemesi, aslında oldukça güzeldi. Dudak kıvırdığı sırada, "Tamam," dedi.
Cesaret Meleği, usulca salladığı kafasını durdurduğunda, herhangi bir şeyi söylemeyeceğini anlayan Aras, arkasını dönüp, ilerlemeye koyulmuştu ki, daha fazla bekleyemeyip sesini duyurdu. "Aras!" Genç iblis, durduğu noktada yarım bir dönüşle ona baktı. Melek, görülmeye alışık olunmayan ifadesini saniyelik olarak sergiledikten hemen sonra çenesini sıkıp, bakışlarını kaldırdı. Derin bir nefes ciğerlerine dolarken beynine akın eden tüm düşünceleri kapı dışarı çıkarıp, o an sadece yapmak istediği şey için hızla ilerledi. Aras, meleğin ona doğru geldiğini fark ettiğinde döndü tamamen. Ne olup bittiğini anlamamıştı ki, etrafını saran kollarla yeni bir şaşkınlığın kurbanı oldu. Sarılış, birkaç saniye sürse dahi, Erelim öylesine sıkı sarılmıştı ki ona, Aras'ın hissedebildiği tek şey koca bir soru işareti olmuştu. "İyi olmana sevindim," dedi melek, ondan ayrıldığı sırada. Yine, garip olan bir şey vardı ki, o da meleğin sözlerini devam ettirdiği sırada bir saniye olsun yüzüne bakmamasıydı. "Hadi, git de sil şu kayıtları."
"Tamam," diyebildi. Ardı arkasına yaşadığı tüm şeylerde henüz birinin sırrını çözmeden bir diğerine bulanıyordu resmen. İyice çengelli bulmacaya dönen zihnini yatıştırmak için, biraz olsun dinlenmek istedi. Erelim'in yanından uzaklaştığı sürede, gidişini hissettiği ilk saniye durup, arkasını döndü. Açelya'ya ulaşıp, meleğin gerçekten yaşadığını bildirmek istiyordu. Hatta, o kadar çok şeyi bir anda düşünmeye koyulmuştu ki, yağmurun hızlanışını fark etmemişti bile. "Önce Naime'ye söyleyeceğim," diye konuştu. Yutkunuşu bu kez huzurla haraket ederken mezarın yanına kadar taşıdı bedenini. Uriel'in güvende oluşunun verdiği huzurla aldı nefeslerini. Toprağın ıslaklığına aldırmadan dizlerini büküp yere yasladı. Mermerdeki su damlaları akıp birbirlerine ulaştığında birlik olup hız kazandılar. "Şu anda, yine o koltuktasın Naime..." diye konuya ağırdan bir giriş yaptı. "Ben geldim ve elindeki defteri kapatıp, üzerine örttüğün battaniyenin altına koydun..." gülümseyerek araladı dudaklarını. "Hah! Daha sonra ne yaptın biliyor musun? Radyon yakınlarındaysa hemen, frekanslarıyla oynadın. Değilse de, sağ tarafına bakıp tabloya göz attıktan hemen sonra geriye yaslanıp gözlerini kapadın." Bu kez burukça gülümsedi. "Ne de iyi tanıyorum seni. Sırf benimle konuşmamak için girdiğin o haller..." titrek tonda söylendi. Mermerde yazılı isimden gözlerini indirdiği sırada toprak üzerindeki küçük çiçeklere baktı. Uriel'in sevinci her ne kadar yüreğinde bir şenlik havası kursa da, Naime'nin son nefesini onun gözlerine bakarak verişi gözlerinin önünden gitmiyordu. Üstelik, çok sevdiği bu fâninin ölümünden suçlu olarak bilinmesi ve kimsenin ona inanmayışı boğazına bıçak olan başka bir ayrıntıydı. "Biliyor musun Naime, ben beyazı buldum." Güldü yeniden. "Ben meleğimi de buldum." Araladığı dudakları altından bir kez daha gösterdi sıralı dişlerini. Kırışan yanağında meydana gelen gamzesi titreyip iç çekti. Çekik bir hal alan gözleri, gülüşünün artışıyla daha da kapandı. Yağmurun, doğaya bıraktığı sesi, ninni gibi ulaştı kulaklarına. Islanan saçlarının birkaç tutamı tel tel olup alnına aktı. "Bana inanmayacaksın ama, çok korktum Naime. Ona bir şey olacak diye, o kadar çok korktum ki..." Ciddileşse de kaldırdı kaşlarını. Boğazında oluşan düğümü, defalarca yutkunsa dahi atamazken en sonunda kabullenip devam etti. "Eğer, gerçekten ölseydi ben ne yapardım? Ben böyle bir hatayı nasıl yaptım?" Ve yine aktı yaşları. Artık çekinmiyordu ağlamaktan. Kimseden saklamak da istemiyordu ve ilgilenmiyordu bile. "Beyazın ortaya çıkması için tüm bunların yaşanması mı gerekiyordu?" Susup bekledi. Dikili mermere yeniden bakarken cevap alıyormuşçasına dinledi. Aradan geçen dakikalar onu biraz daha sakinleştirse dahi, onu ıslatan şey yağmur değil, vicdanıydı. "Biliyorum." dedi. "Artık hiçbir şeyi geri alamam ama her şeyi düzeltebilirim. Sorumluluklarımın farkındayım." İyice çamurlanan siyah pantolon ve botu, yerin ıslaklığını tenine kadar iletirken eğdi kafasını. Yere uzattığı parmaklarına bulaştırdığı çamuru mezarın mermerlerine ilerlettiğinde küçük bir şekil çizdi; bir kalp... Ayağa kalktığı sırada gözlerini hiç ayırmazken tebessümle güldü. "Senin resimlerin kadar olmasa da, gideri var, heh?" Dudaklarını birbirine bastırıp omuz silkerken kaldırdı kaşlarını. "Daha iyisini yapana kadar bununla idare et. Şimdi Kızıl Güzeli torununun yanına gitmeliyim. Bana kin kusacak ama mecburum. Uriel için."
Birkaç adım geri çekildiği sırada dudağını ıslatan yağmuru diliyle süpürürken gözlerini kapadı. Küçük bir titreşimle gelen mekan değişikliğiyle yavaşça araladı kapanan gözlerini. Yağmur bulutlarının da etkisiyle karanlığa mektup yazan gökyüzü, işini biraz daha kolaylaştırmıştı. Evin arkasındaki çimenler, botlarının altında ezildiği sırada hemen ön taraftan gelen araç sesiyle sineye çekilircesine evin duvarına yaslanıp bakındı. Zarına ilişen konuşma sesleri, ona son derece tanıdık geldiğinde kontrol altında tutmaya çalıştı kendini. Islak duvara yaslandığı parmaklarını daha da bastırırken yutkundu. Kısa kesim, kızıl saçlı kız duvarın önünde yarım yamalak gözükürken küçük bir adım attı ileriye. Açelya ile aynı anda eve denk gelişleri onu hem germiş hem de mutlu etmişti. Odağını arttırdığı sırada görüş açısı aksine, kulaklarına değen diyalogları dinledi. Ertesi günün planlamasını Özge'yle kuruyorlardı. Daha da dinledi. Bir ümit, ikisinden birinin dudaklarından çıkacak sözlerde, kendi isimlerini duymayı bekledi fakat boşa çıkmıştı.
Bir süre sonra hareket edip, uzaklaşan araçtan sonra, kilit sesi Aras'ın dikkatine kapılan tek şey olurken duvarın arkasına çekilip, gözlerini kapatırken parmağının değdini her yere verdi dikkatini. Eşyalarını kapı girişindeki dolaba yerleştirip, astıktan sonra mutfağa doğru yol aldığını hissetti. Bir bardak suyun ardından harekete geçen genç kız doğruca odasına ilerlediği sırada elini duvardan kaldırdı, Aras. Gözleri yavaşça açıldığında dikkatini toplamak için, ağız boşluğunu havayla doldurdu. "Kayıtları sıfırla ve çek git, gerizekalı." Kendine attığı küçük bir azarın ardından indirdiği parmaklarını yeniden değdirdi. Gözlerini kapatıp, kendini evin içinde düşünürken kamerayı buldu hemen. Bu görev, onun için fazlasıyla kolaydı. Dudağına eklenen yandan bir sırıtışla bir süre beklediğinde, "Uzun zaman üzerine yaramazlık..." diye mırıldandı. Eli, yumruk şekli alırken uzun kirpikleri birbirinden ayırıp, gölge düşürdüğü gözlerini kıstı. "Bitti."
Ve artık, Uriel'in yanına gitme zamanıydı. Bir saniye bile beklemeden ortaya serdiği gücünü ustaca kullanıp, titrek bir aydınlığa bürüdü manzarasını. Işık süzmesi yavaşça söndüğünde onu karşılayan yaşlı ev, tüm ihtişamıyla gövde gösterisinde bulundu. İblis, etrafına bakındıktan hemen sonra hızlanırdı hareketlerini. Birkaç kuştan gelen tatlı cıvıltı heyecanına güç katarken önünde durduğu kapıyı birkaç kez tıklattı. Direk girebilirdi fakat saygın yolu tercih etti. Meleğini ve Erelim'i saniyesinde hissetmişti ama ikisi haricinde bambaşka bir kişi daha vardı. Ve eğer değişmek istediğini inandırmak istiyorsa bunun için, her yolda kendini göstermeliydi. Kapı küçük bir tıkırtıyla açılsa bile aralanmadı. Aras, koluyla hafifçe itilerken içeriye bakındı. Yine kimseyi göremediğinde ise adımlarını konuşturup, ilerlemeye koyuldu. Görkemli ev, tarihi görüntüsüne rağmen oldukça sağlam ve yeniydi. Aklına, burada geçirdiği günler geldiği ilk an, elinin tersiyle zaten dolu olan beyninin yakınından bile geçirmedi. Sadece Uriel'i görmek istiyordu. Yolu, zaten yakınında olan geniş koridora düştüğünde, adımlarını durduran üç beden karşıladı onu. Uriel, koltukta uzanmış durumdayken Erelim hemen yanı başında dikilmiş, ona izliyordu. Diğer bir kişi ise, tek kişilik koltukta oturmuş, endişeyle odaklanmıştı onlara. Tüm bakışlar salona vardığı ilk an kendisini bulurken koltukta oturan kız, kastığı çehresiyle olduğu yerden fırlar gibi ayağa kalktı. İki adımı atmıştı ki, üçüncü adımınını devreye koymadan önce hemen önünde beliriverdi. Aras, ani hareketleri henüz anlayamadan göğsünü bastıran kolun da etkisiyle hızma duvara çarptı sırtını. Her zaman olduğundan daha iyi kontrol altına almaya çalıştığı mimikleri, kızın onu daha sıkı ittirmesiyle ezilen etleriyle hafif de olsa titredi dudakları.
"Esme!" diye sesini yükselten Erelim, vakit kaybetmeden hemen yanlarına geldiğinde kızın kolunu, canını acıtmayacak şekilde tutup, çekti. "Otur," şeklinde devam ettirdiği sözleri, yumuşak bir tınıda olsa da emir görevini başarıyla üstlenmişti.
Aras, duvardan ayrılıp, iki adımla meleğin yanına geçerken doğruca Uriel'e baktı. Melek, uzandığı yerde toparlanıp, oturur pozisyona geçmişti. Doğruca kendisine bakıyordu. Hiçbir şey söylemese de bakışlarındaki durgunluk, Aras'ın canını daha çok acıtıyordu.
"Onun burada ne işi var?" Ortamın buruk sessizliği Esme'nin sorusuyla bozulurken ona döndü, Aras.
"Ben çağırdım," Erelim, Uriel'in yanına ilerlediği sırada gelen soruyla birlikte durup, kaşını kaldırarak yanıtladı. Esme, Erelim'in cevabından hemen sonra geriye yaslanıp, Aras'a bir kez daha baktıktan sonra Uriel'e döndü.
İblis, adımlarını harekete geçirdiğinde, eski noktasından daha yakın sayılabilecek olsa da meleğe uzak kalacak yerde durdu. "İyi misin?"
Bakışlar, Uriel'de bir kez daha toplanırken yüzündeki ifadeyi bir an bile bozmayan melek, solgunlaşan dudaklarını araladı. "Evet, sayende," dese de cevabın bir kinaye olduğunu anladığında bakışlarını eğdi, iblis. Diyecek hiçbir sözü yoktu ama konuşmak da istiyordu. Yanında değilken kendi kendine sıraladığı onca söz şimdi bir kuş olup, farklı diyarlara göç etmişti sanki.
"Ne söylersem söyleyim, affetmeyeceğini biliyorum melek ama ben, gerçekten pişmanım," diyebildi sadece. Bakışlarını yeniden kaldırdığı sırada Erelim'e baktı saniyelik olarak. Cesaret Meleği, önünde bağladığı kollarıyla biraz ciddi biraz da durgun ifadesiyle onları izliyordu. "Nankörlük ettim," diye konuştu dili. Bakışlarını eğdi yeniden. Uriel'i görmediği zaman, kelime kurması daha rahat oluyordu. "Her şeyden seni sorumlu tuttum çünkü; kıskandım, melek. Herkes ve her şey, söz konusu senken daha ayrıydı sanki. Her zaman ilgi odağı senmişsin gibiydi. Hem Naime hem de Açelya, sana çok düşkündü. Her defasında yalnız kalan ben oluyordum." Derin bir nefesle kendini kontrol ettiğinde manzarası olması üzerine, duvardaki Yin Yang'a çevridi gözlerini. Esme, Aras'ın bakışlarını takip edip, aynı yere baktıktan hemen sonra ilk sinirinin aksine yumuşak bir ifadeyle dinlemeye devam etti. "Ben sürekli kaybettim, melek. Doğduğum günden bu yana, kaybeden taraf ben oldum. Artık yorulmuştum." İçine doğan bir cesaretle çevirdi bakışlarını. Ve bir kez daha Erelim'le karşılaştı gözleri. Farklı olan bir şey vardı ki, melek bu kez küçük bir gülümsemeyle bakıyordu ona. Başını yavaşça indirip, kaldırdığında devam etmesini istediğini belli etti. "Hâlâ yorgunum." Uriel'e döndü. "Ama anladım ki, eğer seni de kaybetseydim bu kez gerçekten, kaybın kendisi olacaktım. Çok geç fark ettim her şeyi... O kadar geçti ki, eğer o gün kalp ritmini duymasaydım, eğer gerçekten öldüğüne inanmaya devam etseydim; sana yemin ediyorum bu pişmanlıkla daha fazla yaşayamazdım."
Sözlerinden sonra mekana çöken bir sessizlik, solgun dudaklardan dökülen isimle yarıldı. "Aras," dedi, Uriel. "Bana, sadece bir şey söylemeni istiyorum." Sakin sesi, tüm dikkatleri ustaca üzerine çekse bile gözlerini, Aras'tan bir an bile ayırmadı, melek. "Yin mi, Yang mı?"
Genç iblis, beklediği onca soru ve sözlerin aksine duyduğu bambaşka bir soruyla yavaşça araladı dudaklarını. "Biliyor muydun?"
"Yin mi, Yang mı?" Tınısını bozmadan tekrar etti. Sorusu, Erelim'in bile dikkatini çektiğinde kollarını çözüp, iki yanına bıraktı.
"Yin," diye konuştu direk olarak. Siyahın içindeki beyaz olduğuna inanıyordu, artık.
Şaşkın ifadesi iki melek arasında dolaşırken, Erelim tebessümünü birkaç saniye boyunca yüzüne yerleştirdikten sonra öne doğru adımladı. "Güçlerini feda ettiğini biliyoruz." Uriel'in hemen yanında oturduğunda yüzündeki gülümsemenin aksine, Uriel'in yüz tuvalinde burukluk oluştu.
"N-nasıl yani?" kekeleyişini önleyemediği gibi gözlerinin titremesini de durduramadı.
"Neden mezarlıktaydım?" diye sordu, Erelim. Aras, doğruca gözlerine odaklansa dahi hiçbir şey söyleyemeden, öylece bakıyordu. "Fark etmeden, bize onu verdin, Aras." Koltuktan ayırdığı sırtını öne eğdiğinde dirsekleriyle dizlerine verdi ağırlığını. "Murmur, düşmüş bir melekti. Anlaşma karşılığında mezarlığın korumalığını yaptı ama bir düşmüş, görevini ne kadar düzgün yapabilirdi ki? Bunu sen de çok iyi anlamışsındır," dediğinde gözlerini kısıp, hem şaşkın hem de ciddiyetle dinlediği meleği onayladı. "Yaptıklarının o da farkındaydı ve gizlendi. Güç kullandı ve izini sildirdi. Ta ki, senin güçlerini alana kadar. Perde kalktı. Yeri belli oldu ve anlaşma da bozuldu. Titizlikle gizlediği bölgesini, senden aldığı güçlerle kendini mimledi. Sen mağaradan ayrıldığın o saniye, biz de oraya baskın yaptık." Yana kıvrılan dudakları mutluğunu ustaca resmettiğinde, Aras'ın nefesi hızlandı. "Uriel için seni, sen yapan bazı güçlerinden vazgeçtin..." kıvırdığı dudakları düzeltmeden başını yavaşça salladı. Bu hareketi, takdirini ortaya sererken aynı zamanda şaşkınlığının da ifadesiydi.
"Uriel'i kurtarmam için, yardım etmişti?" Düşünceleri, dosyalarına sırasız yerleşirken sağ baştan başlayıp, aklına takılan soruyu sakince sordu.
"Hayır," dedi, Cesaret Meleği. "Aksine, ikinizi de orada bırakmaya çalıştı."
"Nasıl yani?"
"Nasıl ki; sen, şu duvardaki tablonun Yin tarafı, yani siyahın içindeki beyazsan o da Yang, yani beyazın içindeki siyah." Sözleri arasında ayağa kalkıp, birkaç adım ilerlerken işaret etti. "İkinizi birden orada öldürtebilseydi eğer, otomatik olarak zaten tüm güçlerinizi devralacaktı.
Aras, yaşadığı tüm olayları daha iyi anlamaya başlarken hafifçe kıstı gözlerini. "İndeki yaratık?" diye sorduğunda Erelim'in üzerindeki bakışlarını alıp, Uriel'e verdi. Melek, durgun bakışlarını bir süre eğse de yeniden kaldırıp, ona döndüğünde hafifçe salladığı başıyla onayladı onu.
"Her şey bir oyundu. Düşmüş, son şansını da karanlık yönden kullanmak istedi. Ve şu anda sahip olduğu tek şey, koca bir hiç!" diye konuştu, Erelim.
Uzun süredir sessiz kalan Esme, tüm olan biteni hem şaşkınlık hem de hayranlıkla dinlerken odağını bozup, söze girdi. "Nasıl yani? Murmur, Sekhmet İblisi'nin güçlerini neden istesin ki?"
Erelim, kıza dönerken güldü. "Uriel için ona kızgın olduğunun farkındayım, Esme. Dikkat et, Murmur'un yoluna düşme." Diyecekleri bitse dahi gözlerini melekten ayırmazken, serin bir uyarıyla baktı ona. Sebep-sonuç ilişkisini rahatlıkla anlayabilecek olsa da öfkesi yüzünden bu tutumu almasının önüne geçmek istedi.
"Söyledikleri doğru," diye atıldı Aras. Erelim'in dikkatini kazandığında buruk bir şekilde devam etti. "Sekhmet değilim ama bir iblisim. Meleğin güçleri daha üstün ve benim fâni güçlerim haricinde çakıştığında ise, ben zıtlık oluşturup, zayıflatan kısım olurum. Buna rağmen, neden benim güçlerimi de istedi ki?"
Cesaret Meleği, hiçbir şey söylemeden önce Uriel'e çevirdi bakışlarını. İkisi arasında geçen kısa süreli bakışma, sadece ikisinin bilgisinde olan bir konuda temas kurduklarını açık bir kitap gibi okuturken sorduğu sorunun cevabını almak için, sabırla bekledi. Nihayetinde önüne dönen Erelim, yalın mimiklerini yavaşça canlandırıp, bir tebessüm fırçası ekledi yüz tuvaline. "Hayır," dedi, ona daha da yaklaşırken. Aralarında kalan iki adımlık mesafeden doğruca gözlerine bakarken yarım bıraktığı sözünü tamamladı. "Sen, artık bir şeytan değilsin. Beyazı buldun ve ona bulandın. Sen, artık bir Ebyaz'sın."

