İçeriğe geç

EBYAZ

Bölüm 13 · 19 dk okuma

EBYAZ

Bölüm 13

Uriel

Işıklar kapandı. Artık her yer, zifiri karanlığın karnında büyüyen bir kesedeydi. Umutlar, bir ekin olup ilkbaharın en tatlı yağmurlarını beklerken, karanlıklar ardında bir acılı sancı başladı. Vakit gelmişti. Damlalar, topraklara son kez dokunduktan sonra bulutlarına çekildi. Her şey derin bir sessizliğin içindeyken sema, var gücüyle kükreyip göğsünü yardı. Ekinler uzadıkça uzadı... Ve, Aras'ın gözleri aralandı.

Simsiyah bir geceye araladı gözlerini. Sessizlik, damardaki kanı boşaltıp kendi esintisini doldururken tüyleri diken diken yapan bir rüzgar, sinsice yaklaşıp tişörtünden içeriye doluştu. Zemheri havası, görüntüsünü gizleyip sadece ürperti dolu bir his salgıladı. Her şey çok sert olsa da perde önündeki görüntü, sakinliğin maskesini boyamıştı kendisine. Aras, bu kez daha da korkusuz hissediyordu. Uyandığı nokta, bir öncekinden tamamen farklı bir mevkide olsa da her yer avucunun ortasında gibi, rahat adımlarla yerden kaldırdığı bedenini taşıdı. Bu kez daha seyrek ağaçlarla donanımlıydı çevresi. Çok uzaktan parlayan yıldızlar, son nefeslerini veriyormuşçasına titreşirken, zifiri gökyüzüne kaldırdığı çenesini indirdi. Uriel'i düşündü. Hem korkuyordu hem de heyecanlıydı. Onunla aynı mekanda bulunmuş olması, yüreğindeki beyaz noktada bir çiçek filizlendirmişti. Aynı şekilde de o çiçeği karla dolduran kasvetli bir özlemle harmanlanmış vicdan fırtınasını, serbest bırakmıştı. Bir anda birçok duyguyu usta bir şekilde ilerletirken daha da hızlı adımlar attı.

"Neden, seni burada hissedemiyorum?" diye yakındı iç dünyasına. Araf denilen yer, dünya gibi görüntüsünün aksine çok daha illet bir yerdi.

Nereye gittiğini bilmeden, sadece yürüyordu. Tek bildiği şey, bir kez daha izleniyor olduğuydu. Karanlık baskı, bir sis gibi ruhuna çökmüştü. Herkesin, kedisine hemcins diyebileceği bu canlıların varlığı, hiç olmayacak kadar rahatsız ediyordu onu. Öyle ki, nefesindeki hızlanmalar git gide darlığa dönüşmüştü. Bunaldıkça terleyen bedeni, onu gittikçe sinirlendiriyordu. Durdu. Bal rengi gözlerinin perdelerini indirdi. Derinlemesine içine aldığı nefesleri birkaç saniye tuttuktan sonra, iki dudağı arasından usulca üfürdü. Bu kez meraka ya da heyecana yenik düşmeyi kendisine yasakladığı gibi, son zamanlarda onu hiç bırakmayan sinirini de kış uykusuna yatırmak istedi. Uriel'i sapasağlam bir şekilde buradan çıkarana kadar tamamen kontrolde olmalıydı.

Kafasını dağıtmak üzere aklına getirdiği birkaç görüntüyü değişirken, bir an için Murmur'un ününde boylu boyunca uzanmış kendi bedenini düşündüğünde gülmeden edemedi. Açelya, böyle işler peşine düşüp, bir zamanlar yok olmasını istediği meleği kurtarmaya çalışan kendisini öğrense, inanır mıydı acaba? Ya da bir şans verir miydi?

Kafasını iki yana sallarken, bu kez acıyla gülümsedi. "Haklıydın Naime," diye fısıldadı benliğine. "O tabloyu süs için asmadığını, her zaman biliyordum." Durdu. Kafasını yavaşça kaldırırken sönmek üzere olan bir parıltıyı manzara olarak seçti. "Neden, sessiz sinema oynamak yerine, bir kez olsun bana el uzatmadın? O beyazlığı, neden ortaya çıkarmaya çalışmak yerine, beni siyaha daha da gömdün?" Derince bir nefes alıp, eğdi başını. Az önceki yargıç düşüncelerini iki yana salladığı kafasından def etti. "Geçmişi düşünme artık, Aras. Hiçbir şeyi değiştiremezsin. Meleğini kurtarmaya bak." Bir kez daha harekete geçtiği sırada iyice mıhladı dudaklarını. Gözlerindeki titreyiş, sert bir yutkunmayla alabora olurken çene kemiğini ortaya çıkarırcasına sıktı dişlerini.

Sabah, gecenin göbeğinin yardığında doğumunu yapıp, adını şafak koydu. Araf'ta geçirilecek olan ilk sabah, zaman ilerledikçe meydana hakim olsa da garip olan bazı şeyler vardı. Bunlardan en tuhaf olanı ise, Araf'ın güneşi yoktu. Gün, aysa da yaşanılan tek olay, siyah perdenin bir çarşaf gibi katlanması ve yerini biraz daha açık olana bırakmasıydı. İnsanlar buna gün batımı diyordu. Araf'ın sabahı, ancak fânilerin gün batımı kadar aydınlıktı.

Gözlerini bir kez bile uykuya kapatmayan Aras, saatlerce süren arayışının ardından yaşlı bir ağacın belirgin köklerine bıraktı bedenini. "Araf'ı duyabildiğini söylemiştin Düşmüş. Umarım beni duyabiliyorsundur çünkü, bir yerden bir desteğe ihtiyacım var," diye mırıldandı. Durmadan inip kalkan göğsü gittikçe yavaşlarken çattığını henüz yeni fark ettiği kaşlarını serbest bırakıp, kaldırdı. "Neden sana, onun yerini bizzat sormadım ki? Öğrenir ve söylerdin..." Gözlerini devirip, yaşlı köklere daha da sığındı. Gerçekten yorulmuştu.

Aradan geçen birkaç dakika boyunca hiçbir şey dahi ne söyledi ne de düşündü. Tek yaptığı, diğer tüm Araf'ın aksine narin bulduğu yeşil bir otun boyun bükmesine gözlerini daldırmaktı. Küçücük bir otu, kendisine o kadar çok benzetmişti ki! "Sen de Araf'ın beyaz noktası olmalısın," diye, beyninin not defterine satır aldı. "Boynun bükük." Başını kaldırıp yüksek ağaçların en tepesine baktı daha sonra. Gördüğü her kareye kendince anlam eklerken, tuzlu bir eli kalbinde hissetti. Tuz, tüm odacıklara akın ederken olduğu yeri yakıp kavurdu. Taneler, siyah kanında düşmüş bir yıldız gibi parlarken kılcal damarlarına kadar yol aldı. "Nasıl da hak ediyorsun Aras..." diye konuştu dışa. Daha önceki sesli sözlerini, Murmur'un duyması için tekerlemişti ama şimdi, hiçkimseyi umursamadan yuvarladı. Dikkatlerin üzerine çekileceğini biliyordu. Ki istediği de buydu ya zaten. Belki de Uriel'e kavuşması için, tüm sanıların aksine dikkat çekmesi gerekiyordu. Tıpkı bir önceki gelişinde, yaratığın inine adım atması gibi... Dikkatler o an tamamen ondaydı. Ormanın derinliklerinden yükselen o sesin de yaratığın uyanışından kaynaklı olduğunu şu an daha iyi anlıyordu. Ve Uriel'in de onun gelişini hissetse dahi yerini bilmesi de yine bundan kaynaklı olmalıydı... "Seni bulamıyorsam, mıknatıs oluruz o zaman." Dudağını sağa kıvırıp zaferinin planları altına imzasını atar gibi gülümsedi. Tek bir sorun vardı ki, Araf'tan ayrıldıktan hemen sonra baş başa kalan yaratığın ve Uriel'in akıbetinin hangi yönde geliştiğiydi. "Lütfen iyi ol Umut," diye mırıldanırken kendi kendine, boynu bükük ottan topladığı bakışlarını yaşlı ağacın yüksek dallarına yeniden kaldırıp gözlerini kapattı.

"Yorulmuş gibi gözüküyorsun."

Aras, yüzüne düşen bir gölgenin ardından, duyduğu yabancı sesle aniden açtı gözlerini. Manzarasına yerleşen yaşlı simada olsa dahi dinç duran adam, sakin bir ifadeyle bakıyordu ona.

Hemen ayaklanırken, "Sen de kimsin?" diye sordu.

"Bekçi," şeklinde karşılık verirken omuz silken adam, Aras'ın dikkatini daha çok kazandı.

"Kimsin derken, kastettiğim şeyin ne olduğunu sorduğumu anlaman gerekmez miydi?"

"Hadi ama iblis..." Omuz silkip yüzünü kırıştıran adam, kollarını çözdükten sonra tek ayağı üzerinde topladı ağırlığını. "Kim olduğumu gerçekten bilmiyor musun?"

Aras, gözlerini perdelerken bıkmış bir şekilde baktı ona. Kendisinden epey büyük gözüken adam onun haraketlerini dikkatle izlerken, dudaklarındaki gülüşü düşürmüyordu. "İnan bana, o kadar yoruldum ve sıkıldım ki... Ne olduğun umrumda bile değil." Derin bir nefesle kendini toparlarken adamın omzu üzerinden bakındı. "Ne istiyorsun?" Direkt sordu.

"Benim değil, senin ne istediğin önemli."

Alayla güldü. "Araf'takilerin ne istediğini çok mu önemsersin?"

"Hayır." Kaşlarını kaldırıp indirdi. "Misafirlerin isteklerini önemserim. Kimse, bu illet yere bile isteye gelmez."

"İyilik meleği falan mısın?"

"Bekçiyim demiştim."

Aras, bir müddet sessiz kalırken beyninde ayaklanma başlatan tüm düşüncelerini tek sıraya dizdi. Sessiz nefesleri göğsünü iyice şişirirken, kuruyan dudaklarını ıslayıp gözlerini hafifçe kıstı. "Buradaki herkesi tanıyor musun?" diye sordu dikkatle.

"Hemen hemen." Anında geldi karşılık.

"Tüm güçlerin aksine hissettiğin bir enerji var mı?"

"Elbette." Dudak kıvırıp güldü. Hafif uzunluktaki beyazlamaya yüz tutan sakallarını eliyle sıvazlarken, gözlerini kısıp düşünür gibi yaptı. "Sen kimi arıyorsun?"

Anında cevapladı. "Beyaz birini."

"Yaşlı mı?"

Aras, kaşlarını çatarken hafifçe araladı dudaklarını. Kış uykusuna yatan sinirleri, erken uyanmanın kattığı agresiflikle birlikte daha da kabarırken, gözlerini bir an bile kırpmadan doğruca yaşlı adama baktı. "Dalga mı geçiyorsun?" Boynundan yukarıya yükselen sıcaklığın kuruttuğu ağız içini ıslatmak için, sertçe yutkundu. "Dürüstçe uyarıyorum seni; eğer eğlenmek için geldiysen, inanılmaz yanlış kişiye denk geldin. Umarım beni anlamışsındır, çünkü açık bir dille tehdit etmek istemiyorum." Sözlerinden sonra kendini ifade edebilmek için kaldırdığı elini indirip, karşısındaki bedenin yüzünü inceledi. "Beni anladın mı?" Bir süre ses gelmediğinde omzunu çarptırarak geçtikten sonra yoluna devam etmeye koyuldu. İster istemez kafasına taktığı kişi, onu gerçekten de sinirlendirmişti. Ya da yorgunluğu ve Uriel'in bilmediği akıbeti üzerine zamanın da hızla ilerliyor oluşu, onu yıpratmış ve sinirlenmeye açık bir hal aldırmıştı.

"Bensiz gidersen, aradığın kişiyi bulamazsın," dedi adam uzaktan gelen sesiyle. Aras, hiç aldırmadan ilerlerken bir kez daha yükseldi sesi. "Onun, nerede olduğunu biliyorum." Bu kez durdu. "İnde uyandırdığın yaratıkla boğuşan, şu adam," diye devam ettiğinde Aras'ın gözleri hızla büyüdü. Yüzünü dönecekti ama son anda durdurdu kendini. Ağırdan almalıydı çünkü konuşmanın başından beri tek yaptığı saçmalamak olan bu adamın, Aras'ın gidişiyle döküldüğü sözlerin devamı, onu ikna etme çabasıyla gelecekti. "Seni oraya götürebilirim. Ama sen, o yönde gitmeye devam edersen, yaklaşmak yerine uzaklaşacaksın."

Aras, daha fazla dayanamayıp yaşlı adama doğru döndükten sonra, ona inanmadığını belli eden bir simayı yüzüne yerleştirip ekşitti mimiklerini. "Sana neden inanayım? Güç için bana tuzak kuramadığını nereden bileyim?"

"Ah..." diyerek yakındı. "Gerçekten, hem zeki hem de aptal olmayı nasıl başarıyorsun, iblis?" Birkaç adım yaklaşıp parmağını ona uzattı. "Murmur'dan yardım isteyen, sen değil miydin? Ben de buranın bekçisiyim işte... Eğer ben burada olmasaydım, burası kandan gözükmezdi."

Aras, duyduklarından hemen sonra adımlarını devreye koyup, yaşlı adamın yanın hızla ilerledi. "Sen gerçekten Araf'ın Bekçisi misin?"

"Heh, şunu bileydin!" Alayla güldü.

"Uriel nerede?"

"Demek adı Uriel..." İnceltti sesini. "Arkadaşın, seni çıkardıktan sonra ine yeniden girdi, iblis. Cesarete bakar mısın?" Kahkahalar eşliğinde sözünü bitirdikten sonra bir müddet daha gülüp, boğazını temizleyerek sustu. "Ona teşekkür etmeliyim, bizi buranın lanetinden kurtardı. Yani, tabi yaşıyorsa..."

Aras, duyduğu son sözlerden sonra tüm sinir hücrelerinin bağına bir makas atarken, en küçük zerresinde bile hissedercesine doldurdu bedenini. Hızla kaldırdığı ellerini adamın yakalarına yerleştirirken, arkalarında bulunan dev ağaca hızla çarptırdı sırtını. Bekçi, saniyelik acıyan sırtıyla yüzünü buruştursa da küçük kahkahasını atmaya devam etti. "Biraz önce, sana söylediğim şeyi ne çabuk unuttun, ihtiyar! Bu kadar mı aptalsın?" Vurgulayıcı nidalarıyla bitirdiği sözlerinden sonra ateşiyle kavrulan bal rengi gözleri, hiç olmayacak kadar koyu bir renkte parlarken, doğruca ona baktı. Boğazındaki damar, düzensiz bir ritimde derisinin altında kendini belli ederek atarken, beyaz teni gittikçe kızarıyordu.

"Şşşt! Sakin ol, iblis..." Ellerini iki yanında kaldırdıktan sonra bir elini yavaşça Aras'ın omzuna kondurdu. Aras, hiçbir haraketini devreye koymadan bakışlarını inatla devam ettirdiği sırada omzunda hissettiği sızının, saniyeler içinde hiç tahmin etmeyeceği şekilde büyümesiyle dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Kendisini yerde bulduğunda, omzuna kaydırdığı acı dolu bakışlarını yaşlı adama yeniden çevirdi. "Burada ipler her zaman benim elimdedir, iblis. Bunu unutma!"

Aras, bir şey söylemeden önce, bakışlarını omzuna yeniden kaydırdı. Yine kan vardı. Bir türlü kapanmak bilmeyen yara, bir kez daha patlamıştı fakat bu kez çok daha başka bir acıda sızlıyordu. "Senin amacın ne?" diye sordu, sıktığı dişleri arasından. Hızlı nefeslerini kontrolde sağlamaya çalışırken dudaklarını kapatıp burnuyla solumaya koyuldu.

"Dediğim gibi... Ben, buranın bekçisiyim. Efendisiyim! Benden güçlü olan tek yaratığı Uriel adındaki kişi öldürdü. Şimdi de Araf'ın tüm yaratıkları, ona hürmetle bakıyor. Buradan gitmesi lazım," sözlerinin yarıdan sonrasını Aras'ın yanı başına gelip terleyen saçlarını okşarken söylendi. "Şimdi diyeceksin ki, onu neden öldürmedin?" Dudak kıvırıp güldü. "Aferin, güzel soru!" diye konuştuğunda tuhaf bir ifadeyle bakındı Aras. Adamın kendi kedine konuşması, inanılmaz saçma gelmişti. "Onu öldüremem... O beyaz. Ona dokunursam, bana dokunurlar."

"Ne?" Toparlamak isteyerek sordu.

Araf Bekçisi, avucunu Aras'ın yanağına kondurduktan sonra birkaç kez usulca kaldırıp indirdi. "İyi bilmen lazım. Sen de bu beyazın yanında değil misin? Biri var," derken, dudaklarını bastırıp mırıldandı. "Neydi adı? Mmm..." Birkaç saniye düşünür gibi olurken, indirdiği kafasını hışımla kaldırdı. "Erelim! Evet, ismi Erelim'di! Tanıyorsun değil mi?" Sorusunun cevabı olarak iki kez sallanan kafadan sonra devam etti. "O melek çok tehlikeli... Yani en azından, biz siyahlar için. Eminim ki, sana da zorlu anlar yaşatıyordur."

"Canını mı yaktı?" diye sordu Aras. Ustaca oynayıp, Cesaret Meleği için bir şeyler öğrenmesi gerektiğini hissederek biraz olsun değiştirdi sesini.

"Onun yüzünden buradayım! Yeryüzündeki tatlı avıma engel oldu." Sinirle parlayan gözlerini hafifçe kısarken tükürürcesine konuştu. "Neyse... Dünya kadar olmasa da burası da güzel." Ayağa kalkıp bir, iki adım gerilerken Aras için meydan bıraktı. "Peki ya sen? Uriel için buradaysan Erelim'le karşılaşmamış olman imkansız. Neden onu kurtarıyorsun?"

"Eğer kurtarmazsam, bu illet yerde sonsuza kadar hapis kalacağıma dair tehdit etti beni." Ayağa kalktıktan sonra üzerini silkerken hızlıca uydurduğu bir yalanı, hırçın bir tonda söylenip tatlı bir koz ilerletti sahaya. "Ondan nefret ediyorum. Elime geçen ilk fırsatta onu buraya, senin yanına yollayacağım."

Yaşlı adam, ciddiyetle sıvadığı yüzünü daha da kasarken Aras'ı iyice süzdü. "Bu harika!" diye bağırırken cıyaklar gibi çıkan sesi, ortamda küçük bir eko oluşturdu. "Seninle anlaşacağımızı hissetmiştim, iblis."

"Aynı şeyi söyleyemem ama şu an anlaştığımıza ben de sevindim, ihtiyar."

"Hahah! Sevdim seni, çocuk..." Ellerini iki yanına sabitledi. "Hadi, şu beyazın yanına gidelim de al götür. Ve bana Erelim'i gönder."

İblis, onu onayladıktan sonra işaret ettiği yola koyuldu. Gittiği yönün biraz çaprazından girdikleri yol, dakikalar sonra temiz olsa dahi çirkin bir vadiye çıktığında iyice inceledi etrafını. Burnuna gelen keskin bir koku, yüzünü kırıştırırken midesini iyice alt üst etmişti.

Onun, bu ifadesini gördüğünde yana kıvrılan dudaklarından sonra, "Burası çöplük," diye konuştu adam. Eliyle uzaktaki siyah noktayı gösterirken, devam etti. "Şunu görüyor musun? İşte orası, leşlerin yuvası. Küle dönmeyen, dumanlaşmayan ya da taş olup kırılmayan bedenler, orada yok olmaya bırakılır."

"Oldukça küçük bir delik."

"Hah, sen öyle san! Yanına gitmek ister misin? Ama kokudan sonra, bedenin oraya atılacaklar listesine girebilir. Yakışıklı suratının oradakilere yem olmasını istemem. Ve sanırım, sen de istemezsin?"

Aras, herhangi bir şey eklemeden ilerlemeye devam ederken, keskin kokuya aldırmadan, ciğerlerinin ihtiyaç duyduğu oksijeni içine çekti. Kafasında ayaklanan planları teker teker kurup, herhangi bir tehdite karşı kalkınma başlatmaları üzerine, sakin bir köşeye oturttu. Dakikalar dakikaları aldığında iyice kararan sema, birkaç parlak gözü kendilerine seyirci olarak sundu. Gelen fısıltılar, iğneleyici kahkahalar ve çığlıklar, kendi ayak sesleri haricindeki adımlar, yol ilerledikçe çoğalıyordu. Gerilmişti.

"Çok az kaldı iblis. Şu arkadaşının hayranları, bayağı çoğalmış baksana..."

"Neden ona hayranlık besliyorlar? Zıt değiller mi?"

"Çünkü, indekini öldürdü. Sana basit geliyor ama buradaki her yaratık, her an yem olmaya müsaitti. Toprağın içine girsen dahi, eğer ki seni yem olarak seçtiyse ne olursa olsun öldün demektir. Artık bu tehdit yok. Sebebi kim olursa olsun, saygı gösteriyorlar."

"Peki, ya sen? Neden saygı göstermek istemiyorsun?"

"Ahh..." yakındı. "Anlamıyorsun beni, iblis. O bir melek! Erelim'in yanındaki bir beyaz. Ona dokunamadığım gibi saygı da duyamam. Sen, "arkadaşın" dememden rahatsız değilsin belki ama ben, onun varlığından bile rahatsızım."

Genç iblis, ilerlediğinde tehdit oluşturabilecek konuyu iliklerine kadar hissederken, hem farklı hem de işine yarayabilecek noktaya dikkat çekmek için düşündü. "Erelim'den nasıl intikam alacaksın ki?" diye atıldı hemen. "Hadi diyelim ben, onu sana yolladım ama sen, onu burada öldürebilecek misin? Ya o, seni öldürürse?"

Adam, adımlarını durdurduğunda beraberinde duran Aras, yarım bir dönüşle ona baktı. "Bak şimdi... Bunu söylediğin çok iyi oldu iblis. Unuttuğum bir noktayı bana hatırlattın. Haklısın. Eğer, Erelim buraya psikolojik bir çöküşle gelmez, bir karmaşanın içinde hissetmezse, göz açıp kapayıncaya kadar beni yok eder," sözlerinden sonra tuhaf bir şekilde odaklandığı bir yere daha dikkatli bakarken, güldü.

"Hangi nokta?"

"Bir meleği, kendi canıyla tehdit edemezsin. Ama değer verdikleriyle edebilirsin. Bu, onları daha çok acıtır."

Aras, oturan fikirlerinden bulundukları pozisyona en yatkın olanı ayağa kaldırırken, herhangi bir adım bekledi. "Uriel'i öldürelim mi, diyorsun?" sesini kontrol ederek konuştu.

"Hayır! O zaman bana Erelim'i hem yollayamazsın, seni hemencecik öldürür hem de daha güzel planım var!"

Masada bekleyen plan yeniden rulo hal alıp sandalyesine çekildiğinde, bilgi toplamaya devam etmek için, kalem kağıdını hazır etti. "Ne gibi bir plan?"

"Erelim'in Melezi'ni duydun mu hiç?"

İblis, bilgisi üzerine gelen soruyu yanıtlayıp onaylayacağı tam o sırada durdu. İyice düşündü. Murmur bunun sır olduğunu söylemişti. Yani, bilen kişilerin varlığı yok denecek kadar az olmalıydı ve bu durumda, kendisinin biliyor oluşu bir şüphe oluşturabilirdi. Ve aynı zamanda, sorulan bu soru bir sınav da olabilirdi. Yüzündeki durgun ifadeyi, bıkkınlık ve alayla takas ederken, "Hayır," diye yanıtladı.

Yaşlı adam, dudağını kıvırdıktan sonra onaylar şekilde salladı başını. "Üzülme. Zaten, bilmen imkansızdı ama artık bileceksin." Konuşmaya yeniden başlamadan önce harekete geçerken ona ayak uyduran Aras, iyice açtı kulaklarını. "Biri var. Hikaye tam olarak bilinmese de Erelim'in himayesine verilmiş bir melez. Söylenenlere göre, bu kişi her iki tarafın da kanını taşıyor. Melek ve şeytan... Erelim, bu kişinin korumalığını üstlenmiş durumda."

Aras, duyduğu sözlerin bünyesine bıraktığı şaşkınlığı ustaca gizlerken, üşüdüğünü hissetti. "Peki, kim bu?" Oynadığı rolün aksine bu kez gerçekten merak etti.

"Sorun o... Kimse bilmiyor. Kimse. Ya da biz, bilenleri tanımıyoruz. Sonuç olarak, bilinmiyor." Sözleri biterken olduğu yerde mıhladı kendini. "Onu bul ve yok et." Doğruca baktığı noktadan bakışlarını toplarken uzun zamandır, bir adım gerisinden gelip gözlerini ondan ayırmayan Aras'a baktı. "Anladığını umuyorum."

"Anladım."

"Güzel! Çünkü yolculuk bitti iblis."Sözleri, hiç beklemediği bir anda yükselirken bir adım kenara kaydığında, Aras'ın manzarası tamamen açıldı. Tahtadan bir kulübe, küçük meydanda harabe gibi gözükürken, hızlanan kalbini kontrol altına almaya çalıştı. Adımlarını yavaşça haraketlendirirken, elini omzuna götürüp dişlerini sıktığı sırada ilerledi. Heyecanlı olduğu kadar endişeliydi. Bir şekilde arkasında duran bekçiden kurtulması gerekiyordu. Aksi takdirde, efendiliğini iddia eden bu kişi ve emri altındaki varlıklar tarafından saldırıya uğrayabilirlerdi. Meleğini sapasağlam bir şekilde bu illet yerden götürmeliydi. Kıstığı gözlerini, aklında doğan bir fikirle yana kıvrılan dudağıyla beraber bozdu. Yerdeki çalılar arasında gözüne kestirdiği odun parçasının yanına geldiğinde düşünmeden yere attı kendini. Yaşlı adam, kulübeye çevirdiği bakışlarından sonra birkaç şey mırıldandığı sırada, aniden duyulan küçük bir iniltiyle hızla değiştirdi odak noktasını. Aras, boylu boyunca uzandığı yerden yarım yamalak pozisyonda kalktığı sırada yanına ilerleyen Bekçi, dalga geçercesine güldü. "Daha yürümeyi bilmiyorsun, beceriksiz! Melez'i nasıl öldüre-"

Sözleri, kaburgasının hemen altına saplanan bir parçayla yarıda kesilip, yerini iniltiye bıraktı. "Beceriksiz değilim," dedi Aras. "Senden daha zekiyim, ihtiyar." Elindeki kırık odunu daha bastırdığında, yere düşen adamın üzerine çullanıp son bir kuvvetle daha da bastırdı odunu. "Araf, bir yaratıktan daha temizleniyor." Alayla sırıttı. Yaşlı adamın hızla inip kalkan göğüs kafesi yavaşlayıp durduğunda, kapanan gözleri bir nebze olsun rahatlattı onu. "Geliyorum melek," diye konuştu kazandığı zafer sevinciyle. Olduğu yerden hızla kalktığında hemen ilerlemeye koyulacaktı ki bacağını kavrayan el, hızlı bir şekilde yere çarpmasına neden oldu. Uzandığı yerde hızla döndüğü an üzerine çullanan adam, tüm dişlerini ortaya serercesine kastı çehresini. Elindeki sivri, kanlı odun doğruca boynunu hedef aldığında yaşlı adamın bileklerini kavradı. Odun, iyice yaklaştığında zafer kazanmışcasına sırttı adam. Fakat bu zafer sevinci fazla sürmemişti ki, Aras gücünü ortaya serdiğini belli edercesine kükreyip odunu yeniden uzaklaştırdı kendinden. Kanlı parçadan kalkan el, omzuna yeniden yapıştığında iyice bastırılan parmaklar, bu kez acıyla kükretti Aras'ı. Yarasının daha çok açıldığını hissederken, engellemeye çalıştığı sivri ucun boynuna iyice yaklaştığını gördüğünde telaş kapladı bedenini. Omzundaki yangın giderek artarken, boynuna damlayan kanların ardından, değen odunu uzaklaştırmak için son bir kuvvetle itmek istedi. Odun, derisine küçük bir çizik atarken kapattı gözlerini. "Özür dilerim melek."

Her şeyin tamamen bittiğini düşündüğü saniyeler içinde, üzerindeki yükün küçük bir inilti eşliğinde aniden kalkışıyla hızla açtı gözlerini. Hemen yanı başına düşen bedene çevirdiği bakışlarını şaşkınlıkla büyüttü. Yaşlı adam, hiç kımıldamadan yatarken gözlerini kocaman açmış vaziyetteydi. Olduğu yerde toparlanıp ayağa kalktığı sırada başını yeniden önüne çevirdi. Acıyla yanan irislerini temizlemek için, birkaç kez kapatıp açtığında görüş açısına giren beden, Aras'ın yüzündeki ifadeyi anında silerken, gözlerinde daha büyük bir cehennemi hissetti. Hiç olmadığı kadar yanan göz torbaları, tuzlu yaşlarını bir silah olarak kullanırken, bir balyozla Aras'ın vicdanını ilk hedef yaptı. Bin bir parçaya ayrılan her parça acıyla kavrulurken, yeni doğan bir ruh yükseldi. Ağlıyordu. Hem o hem de Aras, ağlıyordu. Bacaklarının gücü kesildiğinde bedenini daha fazla taşıyamayıp yere çömeldi aniden. Karşısındaki beden, hiçbir şey söylemeden baktı ona. Sadece izledi.

"Uriel..." diye döküldü Aras'ın dudakları. "Sensin..."Bir ses yoktu. Öylece bakıyordu. "Özür dilerim melek!" diye, haykırarak yakındı Aras. "Özür dilerim!" Yüreğindeki kırıklar, ciğerlerine sarıldığında nefes alışını engellerken, omzundaki acıyı bir iğne batığı kadar hafif hissetti. Canı ve vicdanı o kadar acıyordu ki, tüm kemiklerinin aynı anda kırılmasını hatta kanatlarının yeniden koparılmasını, bu acıya tercih ederdi. Eğdi başını.

"Yüzüme bak," diye bir tını, melekten kopup geldi. "Yüzüme bak, Aras." Sesi o kadar sakin geliyordu ki, bu bile bir azaptı Aras için. Bakamadı. Daha çok eğdi kafasını. Yanaklarını ıslatan yaşlar giderek çoğalırken, sessiz ve derin bir nefes aldı. Nasıl bakardı ki? Ona iyilikten başka hiçbir şey yapmayan, üstelik onu kurtarmaya gelen kendisini bile iki kez ölümden kurtaran meleğe nasıl bakardı ki? Kanatlarından içeriye dolan alevin sorumlusu olarak, onu acılar içinde Araf gibi bir yerde aylarca kalmasına vesile olan biri olarak, ona iftira atıp; emanetine, emanetini yaktıran olarak nasıl bakardı ki yüzüne? Ne söyleyebilirdi ki? "Sana, yüzüme bak dedim!" Hiddetle yükselen ses, semaya ulaştı. Bulutlar, yörüngesini bozup birbirleriyle çarpışarak dağıldılar. Gök, derin bir darbe almışcasına yarılıp kükrediğinde, başını kaldırdı Aras.

Uriel, doğruca kendisine bakarken onu daha da kahreden ifadesini takınmıştı tüm çehresi: Durgunluk.

Tüm duygulardan arınmış bir şekilde, yorgun durgunluk. Aslında o kadar çok şey anlatıyordu ki... Ama hepsi sessizdi. Bir el, hızla uzanıp kalbine dokundu. Ve değdiği her bir zerre çekinerek titredi.

"Neden yaptın?" diye sordu Uriel. Yine ses gelmedi. Aras, kafasını yeniden eğecekti ki, bir kez daha hiddetle bağırdı melek. "Yüzüme bak!" Ve gök, ikinci kez yarıldı. Aras, titreyen çenesini kaldırırken büyük bir acıyla ona baktı. O kadar yanıyordu ki... O kadar vicdan azabı çekiyordu ki... Az önceki ihtiyar adamın ellerinde ölmeyi diledi o an. Dayanılamaz bir azap, kasıp kavuruyordu bedenini. "Neden yaptın?"

"Özür dilerim..." dedi sesinin çıkabildiği kadar.

"Ölmemi bu kadar çok mu istedin?"

Hışımla, iki yana salladı başını. Kulağından içeriye doluşan her kelime, hatta harf bir bıçak olup zarlarını parçaladı. Zelzele gibi titreyen çenesi, asıl yıkımı içine verdi. Buna rağmen, "Hayır..." diyebildi sadece.

"Neden yaptın?"

"Yemin ederim, pişmanım..." Bağırarak konuşmak istedi. Ama yapabildiği tek şey fısıltı tonunda kelimeler yuvarlamaktı. "Gerçekten pişmanım, melek. Kahroluyorum. Her gün, kahroldum."

"Aras..." dedi sessizce. Dudaklarını yeniden açtığında, küçük bir adımla ilerledi. Aras, yanan gözlerini birkaç kez kırpıştırıp görüş açısını temizlerken iyice odaklandı meleğe. Bir şeylerin ters gittiğini hissetti. "Aras," diye tekrar etti melek. O kadar güçsüz ve kırık hissediyordu ki... Bedeninin her zerresi sızlıyordu. Sırtındaki kanat çizgileri, okyanus bedenine cehennem zebanisi olup, her nefeste tazeliyordu acısını. Almaya çalıştığı derin bir nefes yarıda kesilirken, gözlerini usulca kapattığında yere düştü bedeni.

Aras, olduğu yerden hışımla kalkıp, doğruca meleğin yanına ilerledi. "Uriel... Aç gözünü!" Endişeyle söylendi. Omuzlarından tutup sarstığı sırada meleğin yüzünde oluşan acı dolu ifade, anında durdu onu. Ellerini çektiğinde, geniş kumaşla kapadığı bedenine çevirdi başını. Bulduğu ilk sınır parçasını hızlı haraketlerle ve dikkatle açtığı sırada, parmaklarına bulaşan sıvıyla durdu. Elini aynı yere bir kez daha değdirip kaldırdığında kırmızı lekeyle kaplanan avcu, keskin bir hançer gibi battı tenine. Yaralıydı. "Lütfen dayan," diye söylendi. Etrafında duyduğu sesler, oldukları yere kahkahalar eşliğinde yaklaşırken kanı dondu Aras'ın. İndekini öldüreni öldürmeye geldiklerini hissetti saniyesinde. Meleği öldürüp yeni hükmü kazanmak isteyen varlıkların karanlık enerjisi, diken olup battı ruhuna. "Murmur. Çıkart bizi buradan." Sözlerinden hemen sonra Uriel'i yarım yamalak şekilde kaldırıp kendi kucağına yatırırken sıkıca sardı onu. "Gidiyoruz melek... Artık kurtulacaksın."

Aniden keskin bir aydınlığın göbeğine düşercesine, her bir zerre parlak bir ışığın kucağına oturdu. Aras, bir eliyle Uriel'in gözlerini kapatırken diğer kolunu kendi gözleri önünde kaldırdı. Artık her şey bitmişti. Uriel'i nihayetinde bulmuştu ve artık onu Araf'tan kurtarıyordu. Saniyeler gittikçe ilerlerken, tüm geçişler küçük bir baş döngüsüyle atladığında azalmaya başlayan ışık, bir süre sonra yok oldu. Aras, uzandığı yerden derin ve sert nefesler eşliğinde hışımla kalktı. Kafasının içine dolan çınlama sesi zamanla azalırken, pozisyonunu bozmadan olduğu yerde hızlı nefeslerle kontrolünü ele almaya çalıştı. Ayaklarını koltuktan indirip kalktı.

"Hey, hey, hey!" alelacele yükseltti sesini Murmur. "Sakin ol. Daha yeni kalktın."

"Uriel." Nefeslerini hizaya almaya çalıştı. Etrafına iyice bakındığı sırada, meleğini hiçbir yerde görememesi büyük bir korkunun kalbinde taht kurmasına izin verirken, zaten baktığı yerlere bir umutla yeniden bakındı. "Uriel nerede?"

"Melek burada değil."

İblis, onu cevaplayan sese döndüğü gibi doğruca boynuna doladı parmaklarını. "Ne demek, burada değil? Sana, bizi çıkart demedim mi ben?"

Melek, boynunu kavrayan eli tutup kendinden uzaklaştırmaya çalışırken, baskıyla hırıltılaşan sesini duyurdu. "Geldi. O da geldi. Bırak da anlatayım." Gözlerine doluşan kan, baskı arttıkça daha da kızarttı beyazlarını. Aras, meleğin yalan söyleyecek konumda olmadığını hissettiğinde parmaklarını gevşetip, nefes yolu açtı. Yüreğini kaplayan tedirginlik bir türlü dinmek bilmezken duyacağı sözlere odakladı kendini. Melek, kurtulan boğazını eliyle ovduktan sonra küçük bir öksürükle sesini toparlayıp bedenini dikleştirerek Aras'ı inceledi. Bir iblisin, bir melek için girdiği bu zorlu mücadeleyi bir türlü anlamlandıramıyordu. Hissettiği enerjisi o kadar karışıktı ki, şu anda onunla aynı ortamda olmak bile Murmur'u yoruyordu. "O, geldi ama burada değil," dedi sözlerini tazeleyip. "Araf'a giren kişi nerede yok olduysa orada uyanır. Yani, Uriel nerede yok olduysa şu anda orada iblis. Ona ulaşmak istiyorsan yok olduğu yere gitmelisin."

Bölüm sonu

3 yorum