Aras, omzuna bastırdığı elini serbest bırakırken, şaşkınlığından taviz vermek istemeyerek kastı çehresini. Acısı; yüz tuvaline en değerli fırça darbesi olurken, oldukça heybetli bir şekilde, doğruca kendisine bakan meleğe ilerledi. Attığı her adımda Uriel'i düşündü. Her yeni yakınlıkta, sanki Murmur'a değil de kendi meleğine yaklaştı. Ve sanki, her yer suspus olmuş, sadece onun adımlarını izliyordu. Artık zamanı gelmiş, hatta geçiyordu bile.
Yaklaştıkça, yüzündeki alaycı sırıtışını bu kez kendisine armağan ederken, zafer saydığı meleğe büyük bir sevinçle baktı. Fakat tam da o sırada, tüm bu güzel tabloya keskin bir bıçak olan hamle, meleğin yavaşça yok olmasıyla atıldığında aniden durdu. Hiçbir şeye anlam veremedi. Kurduğu güzel hayaller, bir el olup ayağına sıkı sıkıya yapışırken, olduğu yerde iyice mıhlandığını hissetti. Kalp atışları yükseldiğinde, gözlerindeki arayışı her yana savurdu. Bu kadar yaklaşmışken yeniden sıfıra dönmek istemiyordu. Üstelik, meleğinin kalp ritimleri durma noktasına dayalı yavaşlıktayken, bir saniyesini heba etmek dahi istemiyordu. Gökyüzünde uçuşa geçen bir kuş, onun bu haline acımışçasına yanık bir tınıda bağırdı.
Ve yine tam da bu sırada, kalbine şok dalgası olan ses hemen arkasından gelince, elinden kayıp giden umut balonlarına zıplayıp bir kez daha tuttu iplerinden. "Beni mi arıyorsun?" dedi kulağını süpüren ses. Hızla arkasına döndü. Dili, işlevini yitirmişcesine konuşmayı reddetti. Sadece baktı. Göğüs kemikleri hızını kaybedip yavaşladı. Son baharın kışa mektup çalan bulutları; olduğu yerin tam üzerlerinde birbirlerine randevu ayarlayıp buluşurken, meleğin bakışları kısıldı. Sırtındaki kanatlar yavaşça yok olduğunda başına geçirdiği kapüşonu tutup, indirdi. Siması, hiç unutulmamak üzere Aras'ın zihnine kazındığı sırada bir kez daha devreye girdi melek. "Yaralanmışsın." Mavi gözlerini omzuna indirdi. "Bir Agimod'u öldürmek, herkesin harcı değil. Ve sen, bunu en basit şekilde başardın."
"Agimod?" diye tekrar etti Aras. İlk defa gördüğü yaratık kadar, ismine de yabancı kaldı.
Esen serin bir rüzgar, Murmur'un omzuna dökülen bakır renk saçlarını uçuştururken, göğsünü şişirip bir süre gökyüzünde dolaştırdı gözlerini. "Bir iblis için fazlaca bilgisiz gibisin," dediğinde yeniden ona döndü. "Az önce öldürdüğün varlık, bir Agimod'du. Perdelerle kapanmış alemlerden sadece birinin halkına verilen isim. Oldukça acı vericidirler ama sen, buna bile katlanabiliyorsun. Hayranlık uyandırıcı."
Aras, dikkatle dinlediği sözleri, giderek karışan ve ağrıya gebe kalan beynini düzeltmek isteyerek durdurdu. "Her neyse!" dedi, ani hiddetle. Omzundaki acıdan bi haber saydığı meleğin bu ders verici konuşmalarını es geçip, asıl konuya gelmek istiyordu artık. "Beni Araf'a geçirmeni istiyorum," diyerek, direkt olarak konuya girdi.
Melek; dudak büzüp, kaşlarını havalandırdığında, ellerini iki yanında kaldırarak, ağır adımlarıyla Aras'a yaklaştı. "Sana, bunu yapamayacağımı söylemeyeceğim. Durduk yere böyle bir teklifle geldiğine göre, sağlam bir kaynağın vardır demektir."
"Teklifle gelmedim. Direkt söylüyorum."
Murmur, ellerini indirirken kafasını sallayıp yeniden dudak büzdü. Adeta dalga geçiyormuşçasına yüzüne eklediği mimikler, Aras'ın sinirlerini bozsa da Uriel için sessiz kalmayı tercih etti. "Ben yine de, bunu teklif olarak alıyorum," dedi. "Diyelim ki, Araf'a geçmene yardım ettim... Bana ne verebilirsin ki, bunu neden yapayım?"
"Melek olduğuna emin misin?" Yüzünü ekşiten Aras, konumumu düzeltirken kollarını hafifçe açtı. Omzundaki sızı, ilk saniyesini aratmayacak kadar bedenine akın ettiğinde, beyninin bir köşesine yatırıp üstünü örtmeye çalıştı. "Hangi melek karşılıklı bir iyilik ister ki?"
"Hımm..." mırıldandı. "Anlaşılan o ki, sana bilgi veren kişi, Düşmüş'lüğe kendi rızamla gittiğimi anlatmadı."
"Aksine," dedi iblis. "Seni bana anlatan kişi, senin bile bilemediğin şeyleri söyledi." Tek kaşını kaldırırken, Erelim'i savunurcasına göğsünü şişirdi.
Murmur, birkaç saniye boyunca hiç kımıldamadan ona doğru baktığında, şaşkınlığının üzerini durgunluğuyla kapatmaya çalıştı. "Vay be!" Aniden söze girse de ses tonu, hâlâ daha sakin olduğunu ispatlamak istiyordu. "Konseyin hangi meleğiyse, bu durum öğrenildiğinde büyük ceza alır."
Meleğin bu bilgisizliğine rağmen üstünlük taslamasına, gizliden gizliye gülerken, üzerindeki tüm stresi yavaşça boşlattı. "Sen, onun için endişelenme. Kimse, ona hiçbir şey yapa-" sözlerini bitirmeden hemen önce, konuşmasını aniden kesen yanıtla geri kalan kelimeleri yutarak, öylece kalakaldı.
"Oo! Öyleyse, o kişi Erelim'di, değil mi?" Herhangi bir cevap almadan önce, kendi önüne dönüp bir şeyler daha mırıldanmaya devam ettiği sırada hareketlerini pür dikkat izleyen Aras, mantıklı bir şeyler aramaya çalıştı. Oldukça garip davranıyordu. Üstelik parmaklarıyla sanki bir şeyler hesaplıyor gibi, birkaçını kapatıp bazılarını yeniden açıyordu. "Söylesene," dedi, tek bir parmağını açık tutarken. "Araf'a kim sıkıştı? O kişinin kurtulması için, neden bir şeytan ve bir Konsey Meleği yardım ediyor?" Sözlerden sonra Aras, konuşma hakkını devralmak istediğinde dudaklarını yeniden aralayan Murmur, onu bir kez daha susturdu. "Yoksa, Erelim'in Melez'i mi?"
İblis, duyduklarının etkisiyle kaşlarını indirirken kısılan gözlerini iyice odaklandı. İlk kez duyduğu bu konu, beyninin içindeki tüm dava dosyaları açarken, yüksek sesli yargıçın kalın tokmağı eşliğinde, sarsıntıyla yargılandı. "Melez mi?"
"Bilmiyor musun?" Yapmacık bir ifadeyle yüzünü kırıştırdı. "Tüh! Bir iblise, bir meleğin sırrını vermiş oldum."
Duyduğu şeyleri aynı masaya yatırırdı yeniden. Küçük bir zelzeleyle kendini hemen toparlayıp, konuyu es geçmek istedi. "Her neyse! Artık kendi konumuza dönelim mi?" İyice sinirlenmeye başladığında gözlerini kapatıp, elini kaldırdı. "Beni, şu Araf'a geçir, sonra dile benden ne dilersen!"
Melek, yüzündeki ifadeyi yavaşça sildiğinde küçük bir sırıtışla iblise odaklandı. "Bunu baştan söyleseydin, daha kısa olabilirdi..."
Meleğin heyecanla aradığı tutumu karşısında ağız dolusu bir şeyler gevelendiğinde, onun neden düşmüş olduğunu daha iyi hissetti. Yin Yang'taki beyazın siyahı diye tabir edilirse eğer Murmur, bunun için bir numaralı delildi. Sinirle dolan bedeni, konu çevresinde dolaşan bağlarla yavaşça yumuşarken, gözlerini hafifçe kısıp görüş alanını daralttı. Agimod denilen yaratığın omzunda açtığı yara, tükenen gücü yanında daha da yavaş iyileşiyordu. Buna nazaran acı, kendinden ödün dahi vermiyor; omzunun, aside batırılmış bir keskin aletle ince ince doğrandığını hissediyordu adeta.
Aras'ın bir şey söylemeyeceğini anlayan melek, "Kabul," diyerek söze girdi yeniden. "Seni, Araf'a yönlendireceğim. Artık kimi ya da neyi arıyorsanız, almanıza yardım edeceğim ama şartım da var."
İblis, bir an düşünmek dahi istemezken, "Ne istersen," diye, kısa keserek cevapladı.
"Eee... Bu hızlı oldu." Ona doğru yaklaştığı sırada genişçe sırıttı. "Ne istediğimi bilmiyorsun ki?"
"Bir meleğin, en fazla neye ihtiyacı olur ki?"
Düşünür gibi yaptı, gözlerini kıstığı sırada. Bir süredir sessiz kalan rüzgar yeniden sahne aldı. Aras, alnına düşen siyah tellerini umursamadan, tüm ciddiyetiyle anlaşmaya odaklansa da melek, inanılmaz derecedeki rahat hareketleriyle uzun saçlarını elinin tersiyle ensesinden ayırdı. Mavi gözleri, önce Aras'ın omzundaki yaraya daha sonra da bal rengi gözlerine yöneldiğinde, sola kıvırdı dudaklarını. "Doğru söylüyorsun. Bir meleğin neye ihtiyacı olur ki? İstediğim her şeye sahip olabilirim. İstediğim yere saliseler içinde gidebilirim. Düşmanlarımı kolayca yenebilirim ama... Bir şeyler yiyip içemem, uyuyamam..."
İblis, sakince dökülen sözlerin kulak zarlarına var gücüyle dayandıklarını hisseder olurken, ciğerlerine düzenli bahşettiği nefesi durdurdu. Bir buz havuzuna düşmüşcesine titredi, daha sonra buzun değdiği her yerin közle kavrulduğunu hissetti. Düşmüş'ün neyi ima ettiğini çok fazla iyi anlamıştı. "Benden, güçlerimi mi istiyorsun?" diye sordu yine de.
Karşısındaki beden, ince bir gülüş sergilediğinde, ruhunun açlığını olduğu yerden bile hissetti. Murmur, gerçekten de siyah noktanın yuvasıydı "Hepsini değil. Sadece insani özelliklerini," sözlerinden hemen sonra Aras'ın yanına gelip, yavaş adımlarla etrafında bir tur döndü. "Eğer, özü bana verirsen ben de istediğin Araf'a gitmene yardım ederim."
"Tamam," diye döküldü Aras'ın dudakları. Güçlerini kaybetmenin zorluğu, ilk saniyeler canını yaksa da Uriel'e olan tüm borçları yanında okyanusun içinde sadece bir damla olduğunu hissetti. Diğer yandan da, meleğinin çektiği ve bir zamanlar ona çektirdiği sıkıntıları anlamak için, mükemmel bir fırsat olarak düşündü. "Ama, ben işimi hallettikten sonra," diyerek şart koştu, karşısında dikilen meleğin gözlerine tüm kararlılığıyla baktı.
"Kabul etmezsem?"
"Öyle bir lüksün yok," şeklinde anında cevapladı. "İstediğin güç bende. Ve benim istediğim kapı da sende. Ama tahmin ediyorum ki, bu olay için bana bilgileri veren meleği dahil etmeden, üstüne düşeni yapıp ödülünü almak istersin. Değil mi?" Sözleri teker teker, dudaklarından döktüğünde, ipleri sıkıca kavradı. Düşmüş, durgun yüz hattını hiç kımıldatmadan doğruca ona baktığında, kapalı bıraktığı dudaklarını sağa doğru hafifçe kıvırdı Aras. Zayıf noktadan yakalayıp, herhangi bir yanlışlığa karşı en güzel tedbiri almıştı artık.
"Hem kurnaz hem de zekisin..." dedi melek. "Dediğin gibi olacak, önce hedefini yerine getireceksin daha sonra istediğim gücü bana vereceksin." Kolunu ikisi arasındaki boşluğa uzatıp, havada kalan eline yöneltti bakışlarını.
Aras, aynı yöne baksa dahi asılı kalan eli avuçlamak için hiçbir harakete geçmeden, irislerini meleğe yeniden çevirdi. "Kurnaz ve zeki olduğumu kendin döküldün. Ama görüyorum ki, daha kendi sözlerini bile aklında tutamıyorsun..." Derin bir nefesi sertçe verirken etrafta gezdirdiği gözlerini, birkaç saniye için uzakta yer alan Naime'nin mezarında dinlendirdi. "Önceki kimliğini bilmediğim bir Murmur olanın elini, tutacağımı mı sanıyorsun?"
Düşmüş'ün yüzündeki durgunluk yeni bir sırıtışla bozulurken, karşısındaki genç iblise gizli bir hayranlık besledi. "Gerçekten... Çok zekisin iblis. Bu hareketime kanmayan ilk kişisin. Seni kutlarım."
"Sen, beni sadece Araf'a götür!" Sesini yükselttiğinde çatılan kaşlarını biraz olsun havalandırsa da sakinliğini korumak istedi. Konuşmanın gittikçe uzaması sadece zaman kaybıydı. Üstelik bu kişi, her sözünde yeni bir tuzak kapısı açıyorken, harekete geçmemek hem Uriel'in hem de kendisinin bi nevi sonu demekti. "Görevini biliyorum. Melek Alemi'ne karşı geldiğini biliyorum. Gizlendiğini biliyorum ve öldürdüğüm Agimod'un da benim değil, senin peşinde olduğunun kokusunu dahi alabiliyorum. Ve seni temin ederim Düşmüş; eğer ki en ufak bir hata yaparsan, sonunu bizzat, seni daha önce bir kez affetmiş olan Yüksek Konsey ayarlayacaktır. Beni anladın mı?"
"Tamam... Tamam, sakin ol." Etrafa yayılan ses tonu, içinde sakladığı endişeyi Aras'ın tenine kadar iletirken gözlerindeki nurlarda bir parıltı meydana geldi. Murmur, ilk kez karşılaştığı iblisi kandıramayacağını anlamış ve geri çekilmeyi tercih etmişti. Hem çekinmiş hem de hayranlık beslemişti fakat uğraşmak dahi istemediği birisiyle karşı karşıya olduğunu kendisine not alıp, bir an önce anlaşması üzerine alacağı güçlere kavuşmak istedi. "Önce, mekana gitmeliyiz," dedi, ondan uzaklaşırken.
"Ne mekanı?" Yeni bir şüpheyle yaklaştı Aras. Fazla bir müddet geçmese de birlikte harcadıkları zamandan da anladığı üzere, düşmüş bir melekle konuşurken şüphe tohumları en tazesinden ekilmeli ve sürekli sulanmalıydı.
"Açık alanda bunu yapamayız değil mi? Sen kendinde olmayacaksın zaten, ben de irtibat için odaklanmalıyım. Bu yüzden, bize kimsenin karışlamayacağı bir yer lazım."
"Bunun için bir mekanın var, değil mi?" şeklinde sordu Aras. Hiçbir şeyden vakit kaybetmek istemezken, Murmur'un kendini gizlediği perdeden ayrılıp Erelim'le konuşma planlarını ufaktan ufaktan masaya yatırmaya başlamıştı.
Murmur, çehresini kasarak gülümsediğinde, bilmiş tavrını bir kıyafet gibi yeniden giydirdi bedenine. "Benim her zaman bir mekanım vardır." Karşılık olarak, gözlerde doğan parıltıyı izledi.
"O halde gidelim." Hemen atıldı. Ritimleri gittikçe artarken Erelim'e, Uriel'e bir adım kaldığını söylemek istedi. Özlediği meleğine, gittikçe daha da yaklaşmak özlem duygusunu daha da hissettirirken, burukluğunu benimseyip sakin bir tebessümü çehresine çizdi.
Melek, birkaç adım yaklaştıktan sonra elini yarım yamalak şekilde kaldırdı. "Sana dokunmama izin ver." Konuştuğunda doğruca gözlerine baktı. Bu kez yalan söylemiyordu ve bunu inandırması gerekiyordu. "Sadece, oraya gidebilmek için," diye ekleyince, karşılık olarak onu vücut diliyle onaylayan iblise son adımla yaklaşıp, iyice kapanmış da olsa, yaralı olduğu belli olan omzuna sakince kondurdu elini.
Mezarlık, aralarında doğan bir ışık süzmesinin ardından göz alıcı bir beyazlığa bürünürken, yoğunluktan dolayı kamaşan gözlerini hemen kapattı Aras. Kulaklarına doğan ince bir çınlamayla kapalı gözlerini kırıştırıp, göğsünü şişirdi. Aradan geçen birkaç saniye sonra beyaz süzme, yerini serin bir gölgeliğe buyur edince, kapanan göz kapaklarını yeniden araladı. İlk kez karşılaştığı mekanı hemen incelemeye koyuldu. Her türlü olaya karşı tedbir planlarını kurmaya başladı. Sanki, topraktan bir evin içine düşmüşlerdi. Daha da doğrusu bir mağaranın en serin alanına kurulu bir yapıya gelmiş gibiydiler. Duvarlar tamamen toprak görünümlü sert kayalardan oluşuyordu. Bunun yanında, normal bir fâninin evi gibi bir koltuk, o duvarın hemen yanında yerini almıştı. Hiçbir yerde cam yoktu. İçeriye dolan tek hava, uzaktan gelen bir beyazlığa misafirdi. Buna rağmen, melekten kaynaklı olduğunu hissettiği aydınlık, bulundukları yere hakimdi.
"Burası neresi?" diye sordu daha fazla dayanamayıp.
Melek, birkaç adım geri çekilirken, sahte bir gülüş eşliğinde iki yana açtı kollarını. "Benim şirin evim!" dedi. Sesindeki tezatlık öylesine belliydi ki, bir an için onun haline acımıştı Aras. "Nasıl buldun?"
"Berbat ve çirkin."
"Teşekkür ederim, iblis!" Küçük bir kahkahadan sonra ellerini önünde kapatıp, mekandaki tek koltuğu işaret etti. "Otursana."
Gözlerini kısan Aras, burnunu kırıştırarak konuştu. "Bırak bu sahte misafirperverliğini. Sabrımı ekmekle sıyırıyorsun. Artık başlayalım."
"Vay!" diyerek aniden yüksek tona çıkardı sesini. Avuçlarını birbirlerine çarptırıp dudak büzdüğünde, "Fâniler gibi konuştun!" diye eklediğinde, neyi ima ettiği kolayca anlaşıldı.
Ciddi bakışları, gereksiz laf uzatımının etkisiyle yumuşayıp mekanı gezdi. Bedenindeki heyecanın katili olan kişiye alayla baktığında kasılan çehresiyle, tehditkar bir şekilde araladı dudaklarını. "Çeneni kapatmana yardım etmemi ister misin?"
"Neyse, tamam," diye yanıtladı aniden. Konuyu geçip, onun gibi asıl olaya dönmek isteyerek çarptırdığı avuçlarını bu kez birbirlerine sürttü. "Ne kadar erken başlangıç o kadar çabuk öz."
Meleğin sözlerinden sonra ortamı kaplayan garip bir enerji, mekanın en ince deliklerine dahi hiddetle dolarken koltuğa doğru ilerleyen Aras, heyecanını dizginlemeye çalışarak yavaşça uzandı. Murmur, üzerindeki kapüşondan kurtulunca, gelişi güzel bir şekilde arkasına savurdu. Bedeninin üstünde kalan ince, uzun kollu kıyafetinin kollarını dirseklerine kadar çekiştirdikten hemen sonra Aras'ın baş ucuna geçip, soğuk parmaklarını şakaklarına yasladı. İblis, ağrı dolu beynine yol alan serinlikle göğsünü huzurla şişirirken, göz kapaklarını kapattı. Saniyeler geçtikçe bedeninde hissettiği karıncalanma, güçlü bir ordu olup kalbine doğru yol alınca gözlerini açmak istedi. Tam bu sırada meleğin dudaklarından dökülen uyarıyla güç bela tuttu kendini. "Shh! Sakın. Sadece odaklan iblis. Ne kadar iyi odaklanırsan, işin o kadar kolay olur."
Sözler, hoş bir tınıyla kulaklarından içeriye dolarken meleği düşündü. Açelya'nın yanına geldikleri ilk günden, yok olduğu son güne kadar tüm yaşananları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirirken, bir kez daha tüm olayları geniş camdan izleyip kendisine düşman kesildi. Çok fazla bencillik yapmıştı. Üstelik, şu anki bildikleriyle beraber, elinde olsa Uriel'i kurtardıktan sonra ondan, kendisini öldürmesini dahi istemeyi düşündü. Karıncalanma, kalbinin odacıklarına iyice dolduğu bu sırada her bir zerresinin uyuştuğunu daha da çok hissetti.
"İnsanlar bunu buzla yapıyorlar..." diye söyleyen Düşmüş, Aras'ın dikkatini yeniden kazandığını hissettiğinde sözlerine devam etti. "Yarı ölü, yarı canlı olacaksın. Bedenin benim yanımda olsa da ruhun Araf'ın karanlığına düşecek. Ama yine de kendini kollamalısın. Orada takılıp düşsen, burada kanarsın." İlk saniyelere oranla, konuşmanın sonuna doğru iyice boğuklaştı ses. Bilincini tamamen yitirmeden önce kulak zarında asılı kalan sözleri içeriye aldı. "Orada bulunan tek canlı, aradığın kişi olan değil. Dikkatli olmazsan ikiniz de orada sıkışabilirsiniz."
Buna karşılık olarak ise, Aras'ın dudaklarından sadece bir söz mırıltıyla döküldü; "Geliyorum melek."
Küçük bir meltem, içine çektiği oksijene karıştığı bir anda, boşluğa düşercesine içe çekti. Bitap düşen bedeni, tüm yorgunluğunu atmak için en güzel uykuya mektup yazarken, aynı şekilde her türlü şeyden yalıncasına dinç hissediyordu da. Gözleri hâlâ kapalıydı. Sonsuz bir karanlıkta, dinleniyormuşçasına ruhunu gezdirirken ne kadar yorgun olduğunu bir kez daha hissetti. Çizginin üzerinde tuttuğu adrenalini, bir sonbahar rüzgarıyla mest olurken teninin altındaki alevi, en serin sulara armağan etti. Ve en sonunda, gözlerini açtı...
Kafasının hemen yanından yükselen kurumuş yeşil otlar, aydınlığı lekeleyen bulutları neredeyse kapatıyordu. Kırk yıllık bir uykudan uyanmışçasına hem halsiz hem de dinç hissediyordu. Vücuduna batan birkaç şey hissettiğinde dirseklerine güç verip sırtını ayırdı yerden. Ayaklarına biraz daha güç verip, tamamen kalktığında ise koskoca bir obanın tam ortasında olduğunu gördü. Her yanı dev ağaçlarla çevriliydi. Ama buna nazaran, ormanın aksine şu anda bulunduğu ortam, açık bir yem gibi hissettiriyordu. Bedeni düşmeden önce meleğin söylediklerini hatırlattı kendine. Şu andan itibaren yalnız olmadığını hissediyordu. Öylesine karanlık ve karmaşık enerjiler bedenine doluyordu ki... Karşılaşması muhtemel olan yaratıkların görünümünü hayal dahi edemiyordu. Her şey bir yumak gibi sarılmış vaziyetteydi sanki.
Olduğu yerde etrafında bir tur dönerken, gözünün alabildiği her yeri iyice taradı. Adımları söz hakkını aldığında tüyler ürpertici bir rüzgarın keskin bir bıçak gibi şah damarına sürtüldüğünü hissetti. Git gite hız hazanan bacakları, ağaçlara iyice yaklaştığıda durdu. Dev ağaçlar, ona yol verircesine kıvrım kazanmış gibiydi. Şüphe tohumlarını bu kez çürümeye bırakarak ilerledi. Araf'ın masum bir yönü olmadığını biliyordu ve bir şeylere acaba ile yaklaşmak, neredeyse bir yıl üzerine aynı ortamda olduğu meleğine ulaşmayı engellemekten başka işe yaramazdı.
Yerdeki ince çalılar ayağının altında ezilip kırılırken, bunu hoş bir melodi olarak düşündü. Buna zıt olarak ise, yanı başındaki ağaç dallarından akan tozun beraberindeki küçük bir sesin hemen ardından yükselen keskin bir karga sesi, tüm ormanda yankılandı. Aras, başını havaya kaldırdığında siyah kuşun boz bulutlara doğru uçtuğunu görünce, imayla güldü. "Sanki, Araf'ta bir hayvan olamayacağını ben bilmiyorum..." dişleri arasından söylendi. O şeyin, kılık değiştirmiş bir güç olduğunu anlamak aptallık olurdu. "Hadi bakalım Aras, başlıyoruz."
Hareketlenip hızına hız katarken, her bir yana bakına bakına ilerledi. Ağacın tepelerinden taşların altına kadar her bir zerreye dokunup, Uriel'den ufacık da olsa bir ize rastlamak istiyordu. Beyninin hemen arkasında bir orkestra gibi yükselen herhangi bir kalp ritmi yoktu ama boğazına tırmanan ve geçtiği her yeri kana bulayan kendi ritimleri, her an dudaklarından dökülecek gibiydi. Öylesine hal almıştı ki benliği, kendi içinde ufak bir çarpıntı dahi oluşturmuştu. Bağırıp sesini duyurmak istedi. Ama yalnız olmayışlarını, bunu her isteğinde, kırk kez kendisine hatırlatıyordu. İzlendiğini de biliyordu. Buna da arada sırada arkasından yükselen çalıların kırılma seslerini kanıt olarak yeterliydi.
Güçsüzlerin sürekli ezildiği ve herkesin, kendisini ortamın efendisi ilan etmeye çalıştığı bir yerdi, besbelli. Ve burada bulunan her bir canlı, kontrol etmeyi biliyorsa eğer enerjilerden kimin ne olduğunu çok iyi anlayabilirdi. Bu durumda ise bir şeytanı yenmek, en zayıfı bile en üstün yapabilecek güçlü bir zaferdi. Ve bu durum, melek için de geçerliydi... Üstelik yaralı bir bedene sahip olan melek için, tüm Araf'ın en güzel kurbanı şu anda oydu.
"Buraya gelene kadar seni duyabiliyordum, lütfen dayan..." diye geçirdi içinden. Önüne çıkan küçük bir tepeyi aşmak için, ayaklarını toprağa sıkıca bastı. Sol kolu, diğerine göre hâlâ daha güçsüzdü. Yarası kapalıydı ama ve üzerindeki kanla birlikte kıyafetlerini de buraya gelmek için gözlerini kapatmadan hemen önce değişip temizlemişti. Ne olacağını hiçbir zaman bilemezdi. Bu sebeple tedbirine sıkıca sarılmaktan başka şansı yoktu.
Tepeyi aşmadan önce son adımını attığında, eğri kalan bedenini düzeltip sırtını dikleştirdi. Görüş açısına yerleşen yeni bir alanla birlikte olduğu yerde kalakaldı. Bu bir işaret olmalıydı! Asıl heyecan ve şoku ona yaşatan diğer bir şeyi iyice inceledi. Kulübe tarzı küçük bir yapı, meydanın ortasında dururken, kendisine bir mektup çaldı. Böyle bir yer için, doğa yerine el işçiliğiyle yapılı bir barınak fazlasıyla gizemliydi. "Burası, nasıl bir Araf böyle?" İç dünyasına yakındı. "Orada olabilir misin?" Yeni düşüncesi kalbini ele geçirirken, beyni hemen devreye girdi. "Apaçık bir tuzak, gitme."
"Ya oradaysa?" diye, açıkça söylendi bu kez. Tuzak olsa da olmasa da o yere gitmek ve kontrol etmek istiyordu. Başka bir seçeneği en uzak caddesinden bile geçirmeden, hızlı adımlarını koşuya çevirerek ilerledi. Her adımında yeni bir sahne kuruyordu zihninde. Uriel'i bulduktan sonra, yaşanacak her türlü şeye razıydı. Cezalandırılmayı bile iki kolunu genişçe açarak kabul ediyordu. Sadece... Sadece onu canlı bir şekilde bulup, durulması güç olan yerden çekip çıkarmak istiyordu.
Yapıyla arasının kapanışına yaklaşık on adım varken durdu. Yer çekimi değildi ama bedenini ezen yoğun bir güç vardı. Tüm bunların aksine ise, küçücük dahi kalsa bir beyaz noktayı hissediyordu. Kalbi tekledi. "Buradasın!" dedi heyecanla. "Geldim, senin için geldim..." Gözlerinin yandığını hissederken asıl sızının kalbinde olduğunu anladığında derin bir nefesle kendine gelmeye çalıştı. Gerçekten özlemişti. Artık bu çekilmez süreci sonlandırmak istiyordu. İlerledi. Garip yapının hemen karşısına gelene kadar adım attıktan sonra kapı aralığından gözüken karanlık bölmede gezdirdi gözlerini. İçinde bir yerlerde, hâlâ daha tuzak olduğunu söyleyen bir ses vardı ama artık sabretmek ya da geri çekilmek istemiyordu.
Adımını yavaşça kaldırıp içeriye gireceği sırada kulaklarını sağır eden bir uğultu, ormanın derinliklerinden en korkunç şekilde yükseldi. Aras, ne olduğunu bile anlayamadan kendisini durdurup arkasını döndü. Araf'taki her canlı çığlık çığlığaydı sanki. Öylesine yüksekti ki ses, doğru düzgün düşünemiyordu bile. "Bu da n-" Sözlerini kesen bir el, sol omzunu genişçe kavrarken, karanlığın içine hızla çekti onu. Sırtı zemine sertçe çarptığında, bu karanlığın içinde tamamen savunmasız olduğunu hissetti. Omzu, var gücüyle yeniden sızlıyordu ve büyüm ihtimalle de sadece üzeri kapanan yarası patlamıştı.
Olduğu yerde yeniden kalkacağı sırada yeni bir güç sırtına indi aniden. Yüz üstü, sert bir şekilde zemine düştü. Kim olduğunu göremiyor ya da sesini duyamıyordu ama yeni bir yaratık diye tahmin ettiği kişinin, nefes alışıyla birlikte boğazından yükselen can sıkıcı hırıltısıyla az buçuk neye benzediğini tahmin edebiliyordu. Bu sesi daha önce de duymuştu. Güç, sırtındaki baskıyı çoğaltırken acıyla buruşturdu yüzünü. Dudağından kaçan bir iniltiyle, kulağının arkasından kısık bir kahkaha yükseldi.
Debelenmeyi bırakıp hiç kımıldamadan planlar kurmaya başlarken, ihtiyacı olan tek boşluğu kolladı. Bedeninin her bir zerresi büyük bir ağırlığın altında eziliyor gibiydi. Biraz olsun nefes alabilmek için, başını zoraki kımıldattığında kesilen havanın yeniden gelişiyle içine dolan bir rahatlık hissetti. His gittikçe büyüdü. Garip bir şekilde güçlendiğini de hissediyordu. Ve bu güç, bir oksijenden kaynaklı olamazdı.
Değildi de.
İçine yükselen şey oksijen değil, koca Araf'ta hissettiği tek beyazlığın ona daha çok yaklaşmasıydı! Enerji gittikçe en yükseklerde saf alırken, sırtındaki yaratığın aceleci tavrıyla doğan hareketleri, omzundaki yarayı daha aşındırdı. Öylesine büyük bir yangın düşmüştü ki bedenine, şu anda hiçbir bağırtı ifade edemezdi. Ki, bunu yapmaya güç de bulamadı kendinde, öylece sustu. Göz kapakları istemsiz bir şekilde düştüğünde tek bir şeyi söyleyebildi; "Şimdi değil..."
Ve yeniden... Bedeni bir boşluğa çekilmiş gibiydi. Kaybettiği bilinci, sallanan ruhunda asılı kalırken bu kez çok daha hızlı geçti her şey. Aras, derin bir nefesi ciğerlerine hızla armağan ettikten hemen sonra öksürükler eşliğinde koltukta doğruldu. Araf'tan ayrılmıştı. Daha da doğrusu, oradan çekilmişti. Göğsü hızla inip kalkarken üzerindeki kıyafetin yoğun sıcaklıkla ıslandığını hissetti.
"Neden geri geldim?" diye sordu. "Neden, geri geldim?" Aynı sözleri, çok daha yüksek seviyede tekrar ederken daha da hiddetlendi.
Murmur, baş ucundan çekilip hemen karşısına geçtiği sırada sinir bozucu bir sakinlikle gülümsedi. "Ölmek mi isterdin?"
"Hayır! Onu hissettim!" diye yakındı. "Uriel hemen yanımdaydı! Varlığını hissettim!" Öylesine kızgındı ki, boğazındaki damarlar iştahla kabarmak için birbirleriyle yarış halindeydi adeta. Ama yüzündeki ifade kırıklarla doluydu. Gözleri titriyordu.
Düşmüş, kaşlarını çatıp yarım bir adım attı. "Uriel mi?"
"Kim olduğundan sana ne? Beni neden oradan çektin?" diye sordu yeniden. Melek gibi ayaklandı. Geçerli bir sebep olmadığı dahilinde, onu tam burada yok etmeyi bile düşünüyordu şu anda. Oldukça tehlikeli yerin oldukça korkunç o noktasında, meleği bir başına bırakıp uyandırılmıştı!
Murmur, bakışlarını kaçırdığı sırada düşündüğünü açık bir şekilde belli ederek birkaç şey mırıldandı. "En son ne oldu, neyi hatırlıyorsun?" diye sorduğunda, gayet ciddi olduğunu beden diliyle ortaya serdi.
Aras, onun hareketlerini yine de dikkatle takip ederken, uyanmadan önceki son yaşanılanları hatırlamaya çalıştı. Omzunun acıyla sızlayışını ve yere boylu boyunca sabit yattığını göz sinemasından yeniden izlerken görüş açısını kısarak daha da odaklanmaya çalıştı. Sinema gittikçe ilerlerken, boşta kalan bir sahne rol aldığında durdu. "Hayır," diye mırıldandı. Uyandırılmadan saniyeler önce, karanlık mekandan dışarıya sürüklenip çıkarıldığını hatırladı! "O, gerçekten de Uriel'di," dedi sessizce. Titredi. Ve acıyla doldu. "Gerçekten oradaydı. O, oradaydı. Hatırlıyorum!"
Ardı ardına sıraladığı sözler, meleği iyice bulandırırken ellerini önünde kaldırıp, Aras'ı susturdu. "Dur. Sakin ol iblis." Birkaç saniye bekleyip ortam durulduğunda, fâniler gibi sesli bir nefes alıp, onu rahatlatmaya çalıştı. "Otur," dedi, koltuğu gösterirken. Aras, hiçbir şey söylemeden oturduğunda onunla beraber sakinleşti. "Şimdi, sadece bir şey söyle bana. En son ne oldu?"
"Melek... Her şey çok hızlı gelişti. Bir yer buldum, kulübeye benziyordu ama değildi de. İçine girdim ve anlayıp dinleyemeden bir saldırı oldu." Kısık gözleri altından nurlarını titretti. "Omzumun sızladığını hissettim. Muhtemelen yara, yeniden patlak gösterdi. Sonra o geldi, o an hiçbir şey hatırlamıyordum ama gözlerimi kapatmadan hemen önce üzerimdeki yükün kaybolmasıyla birlikte bana uzanan iki kol gördüm. O kişi, Uriel'di!" Sözlerini nefes nefese bitirdiğinde, Murmur'a döndü. Meleğini uzun zaman üzerine yeniden görmüş olması, kalbindeki bir filize serin su olup, onu şefkatle büyüttü.
"İblis," diyerek söze girdi melek. "Aslını söyleyecek olursam, seni oradan çıkaran ben değildim," diye eklediğinde, mavi gözlerini omzuna götürdü. "Sana orada düşsen, burada kanarsın demiştim." Sözlerini bitirmeden önce başıyla, işaret etti. Aras, sol omzuna döndüğü sırada beyaz tişörtünün kana bulandığını gördüğünde bir an geri çekildi. O ana kadar varlığını dahi hissetmediği acı, bedenini yeniden rehin aldığında dudaklarını araladı. "Seni oradan ben çıkarmadım. Daha da doğrusu, sadece ben çıkarmadım. Araf'ın kapıcılığını yaptığım gibi, oradaki her şeyi de duyabilirim. Ve sanırım, seni oradan almamı isteyen kişi, bahsettiğin kişiydi."
"Ne?" Ani gelen dalga, bir kez daha darbe indirdi iblise. Kurtarmak için gittiği meleği, onun hayatını kurtarmıştı bir kez daha. Ve şimdi de onca karanlık varlıkla baş başaydı. Parçalandı. Ayrı düşen her bir zerresi ateşle kavruldu. Hiçbir söz dahi söyleyemezken, boşlukta bir yerde infaz etti, bakışlarını."
"Seni oraya yeniden girdirebilirim." Murmur'dan yükselen ses Aras'ın tüm dikkatini salileser içinde üzerinde toplayınca devam etti. "Bu kez biraz daha zor olacak senin için ama onu kurtarmak istiyorsan, ne kadar erken gidersen, o kadar iyi olacak. Artık her ikinizin de kimliği bariz şekilde ortada..."
"Lütfen," dedi iblis. "İstersen tüm gücümü sana veririm..."
"Fazlasında gözüm yok." Ayağa kalktığı sırada koltuğu buyur edercesine elini uzattı. "Önce, arkadaşını kurtaralım."
Aras, belki de ilk kez Murmur'a teşekkür edercesine bakarken, olduğu yerde hareketlenip yavaşça uzandı. Melek, baş ucuna yeniden yerleştiğinde parmaklarını bir kez daha şakaklarına bastırdı. Aras, gözlerini kapatmadan önce küçük bir parıltıya sahne şansı verdikten sonra, üzerindeki kıyafeti yenileyip derin bir nefes eşliğinde yaşayacağı kısa yolculuğa odaklandı. Bu kez gerçekten fazlasıyla yakındı. Meleğin kesin bir şekilde yaşadığını hissediyordu ve oradan kurtulacağına da emindi. Gördüğü ve hatırladığı tek şey, kolları olsa da onunla aynı ortamda bulunmanın verdiği mutlulukla inancını yükseltti. Artık, tamamen hazırdı. Bir kez daha Araf'a girecek ve gökyüzü meleğiyle geri dönecekti.



