Labezerin sıkı sıkıya tuttuğu bedeni dışarıya ilerletmek için harekete geçmişti ki, Aras olduğu konumlarında bir kez daha durdurdu onu. Melek, bir yandan bakışlarını ona yönlendirirken diğer yandan da kapının ardındaki fısıltıları bile dikkatle dinliyordu. Her fâninin dudağından dökülen sözler, kavganın nasıl yaşandığı ya da kimin suçlu olup olmadığı yönündeydi. Kimisi acıyarak anlatırken kimisi de iştahla dökülüyordu sözlerini. Tüm bu gürültünün ardından hemen yanı başından yükselen nidayla diğerlerinin üzerine yaydığı bağını kendisinde topladı.
"Ne mezarı?" diye konuştu iblis.
"Ölülerin boylu boyunca uzandığı, kimilerinin yer altı şehri diye nitelendirdiği... Hatırladın mı?" Sırıttı.
"Sen de yapma şunu!" Sesini yükselttiğini fark ettiğinde aniden toparladı kendini. Kapıya göz ucuyla baktıktan hemen sonra devam etti. "Defalarca kez gittim oraya. Söylediğin gibi sadece ölülerin yattığı mezarlar karşıladı beni. Murmur orada olsa, sence dikkatimi çekmez miydi?"
"Demek ki çekmemiş, iblis." Birkaç adım atıp beraberinde onu da taşıdığında, lavabodan ayrılıp diğerlerinin yanına doğru yavaşça ilerlediler. "Murmur'un dünyada kalma talebine şart olarak koşulan şey, ölüler diyarını kollamaktı. Biliyorsun ki, kara işlerle uğraşan herkes mezarlardan beslenir. Bunun için dünyadaki bütün mezarların güvenliğindeki en büyük sorumluluk ondaydı. Ta ki Ana Nabiz de mezara karışana dek."
"Yani şimdi, bi nevi de Naime'nin mezarının nöbetçisi?"
"Aynen öyle," dedi Labezerin. İblisin kısa yol taktiğiyle birlikte gelen keskin zekası oldukça hoşuna gitmişti. "Şimdi hadi git, dikkatleri üzerine fazla çekme."
Konuşmaları kesilmeden önce onu onayladı iblis. Melek son bir göz temasından sonra yanından çekilip diğerlerinin yanına giderken, boşta kalan merdivenlere doğru ilerledi, Aras. Kulağına doluşan fısıltılar, başını ağrıtmaya başlarken Ferhun Hoca, onları izleyen kalabalığın dağılmasını için sesini yükselttiğinde uzaklaşmaya başlayan öğrenciler, bir damla da olsa yanan bedenine serap oldu. İnce parmaklarını, kaburgasına yerleştirirken, soğuk mermerlere bıraktı bedenini. Zaman zaman vücuduna yayılan bu sızıya hâlâ daha anlam veremiyordu. Labezerin'in dediği üzere kendisini iyileştirmeyişi de var olan sızılarını katlıyordu.
Kaburgasını delecekmişçesine bastırdığı parmakları, başını kaldırdığı an Açelya'nın onun yanına doğru geldiğini görünce hemen yumuşadı. Yüzündeki acıyı sertçe yutarken normal bir ifade takındı. Genç kız, durgun mimiklerini ona yaklaştıkça germiş, tam yanına vardığında da indirmişti kaşlarını. "Ne yapmaya çalışıyorsun yine?"
"Ambulansı bekliyorum."
"Hah!" Ellerini önünde bağlayıp ağırlığını tek ayağı üzerine verirken devirdi bakışlarını. "Tanımasam, mağdur ve masum bir insan olduğunu düşüneceğim, Sekhmet." Alaycı bakışlarını silip, midesinden yükselen tüm sinir bağırtısını mimiklerine resmetti. "Şu an kendini de iyileştirebilirsin, hiçbir çizik almadan tüm okulu da yere serebilirsin? Amacın ne senin? Yine, ne şeytanlıklar planlıyorsun?"
Aras, ona söylenen tüm sözleri sakince alıp, kurak topraklarını kazarak içine gömdü. Mezar taşı olarak ise sadece bir kelimeyi bıraktı dışarıda. "Sekhmet." Kızın dudaklarından çıkan her hece, hem canını yaktı hem de eski kimliğinin kabristanını oluşturdu. Sekhmet'in mezarı, söylenen o sözlerin gerçekliğiyle doluydu. Ve artık hepsi ölüydü. "Neden her şeyi kendi etrafında görüyorsun?" dedi gözlerini kısarken. Anlaşılan oydu ki Açelya, Aras okulda olduğu müddetçe onu gözlemleyip işine karışacaktı. Büyük olasılıkla da başarıya giden bir yolda, bilgisiz oluşuyla bir engel olup, yakın saydığı hedefine bir anda en uzak olacaktı. Ve belki de yaşadığını bilmediği Uriel'in kurtuluşuna bir engel olacaktı. Bunun için de Aras için zor olacak da olsa, Açelya'yı tüm benliğiyle uzaklaştırmak için tersleyip uzaklaştırmalıydı. "Bir şeyler oluyorsa eğer, senin için oluyormuş gibi görüyorsun. Gerçekten... Açelya bu huyundan ne zaman vazgeçeceksin?" Genç kız, duyduklarıyla önünde bağladığı kollarını gevşetir gibi oldu. Bu sözleri duymayı hiç beklemediği, gün gibi ortadaydı. "Dünya senin etrafında dönmüyor, fâni kızı. Ve bir şeyler sadece senin için yapılmıyor. Tam bir yıl da olmadı senin yanında duralı ama ilgi görmeye çok alışmışsın, bakıyorum da..."
Açelya, sinirle harmanladığı kırıklarını öfke kabına doldurup fırına sürdü. Sözlerden dolayı incinmişti ama söyleyen kişinin kimliği, onu kabartıyordu. "Sen de oyunlara doymak bilmiyorsun iblis. Koca cihanda kimsen yok. Tamamen yalnızsın. Ve hâlâ daha, kendince bir şeyler yapmaya çalışıyorsun. Canın yanıyormuş bir de, heh? Acınacak haldesin."
Bakışlarına susmamaları gerektiğini söylerken, içten içe daha da yandığını hissetti. Koca cihanda kimse yok... "Canım yanıyor zaten," diye konuştu. Söylediği sözlere karşılık alışı en az kendisinden dökülenler kadar keskindi. Tüm bunların yanında da doğruydu da. Gerçekten yalnızdı. Ve canı gerçekten yanıyordu. Hem bedeni hem de ruhu... Acıyordu.
Verdiği cevap esnasında durgunlaşan bal renklerini, dışarıdan gelen siren sesleriyle canlandırdı. Açelya'nın yanından sıyrılıp kendisine gelen iki kişi onu ayağa kaldırdığı sırada, bakışlarını toplayıp önüne çevirdi. Şimdi, her şeyi ileride yeniden sentezlemek üzere askıya alırken, planlarına bir harita çizme vaktiydi. Hastaneden sonra ilk işi mezara gitmek olacaktı fakat ondan önce dikkat çekmeden, bu öncü görevi atlatmalıydı. Kısaca etrafına bakındığı sırada, onu izleyen birkaç kişiyi gördükten hemen sonra Oğuzhan'ı aradı gözleri. Omzu üzerinden yarım yamalak arkasına bakarken, birkaç adım gerisinden gelen genci görünce iyice süzdü bedenini. Eziklerle sızlayan vücudunu hemen hissetti. Onun bu durumuna gerçekten üzülmüştü, diğer yandan da daha çok sinirlenmesine neden olmuştu. Eğer, Açelya'nın sesini duymasaydı şu anda kollarla desteklenen ikisi değil, Orhan ve arkadaşları olacaktı. Fakat bu sefer de suçlu olan kendileri olacaktı.
Sırasıyla dışarıya çıktıklarında bedenlerine aniden çarpan rüzgarın sesi, kulaklarına doldu. Görevli kişilerin kendi aralarında çevirdiği sohbeti kulak ardı edip kendilerine gösterilen yere ilerlemeye devam ettiler. Gelen ambulanslardan birinin içine Orhan ve arkadaşlarıyla birlikte Ferhun Hoca yerleşirken diğer ambulansa da Oğuzhan ve Aras, Melih Hoca ile yerleşmiş, Tibet Hoca ise önde oturmayı tercih etmişti. Özge, Açelya'nın kolundan çekiştirip birkaç adım atmıştı ki kız, arkadaşının amacını anlayarak anında ona ayak uydurdu. Diğer birkaç kişi gibi onlar da araca hızla yerleşip ambulansın peşine takıldı. Yalnız bırakmak istemiyorlardı. Üstelik Orhan'ın ekibinin daha kalabalık olduğu bir yerde, hocaların olması dahi içlerini rahatlatmamışken, fakültede öylece beklemek hesaba bile katmayacakları bir seçenekti.
"Gerçekten bu kez sınırı aştılar!" diye yakındı Özge. İlk kez böylesine sinirli gözüküyordu. "Suçsuz olduklarının bal gibi farkındalar ama sırf boş kalmamak için, rahat durmuyorlar... Açelya, sen bu Selin'le çocukluğunu nasıl geçirebildin?" Çatık kaşlarını saniyelik olarak ona çevirdi.
Açelya, gözlerini önlerinde giden ambulansın kapılarında gezdirirken, çenesini hafifçe sıkıp yutkundu. "Çocukluğumu yaşamadığımı, sana daha önce de söylemiştim. Ve bunun bir diğer sebebinin açtığı olay üzerine hastaneye gidiyoruz işte."
"Şansa da bak ki, aynı okul aynı liseden sonra bir de aynı üniversiteye düştünüz. İsteseniz bu kadar olmaz!" Avuçlarını, direksiyona sinirle vurdu. "Gerçekten nasıl bir insan? Acıyorum ona, gerçekten..." İyice sıktığı parmaklarının boğumları sarı renge bürünürken, nefesinin hızlandığını hissetti. Özge, kendisine bir hâl gelse bu denli sinirlenmeyecek birisiydi fakat konu değer verdiği kişiler olduğunda, duygularının en uç köşelerindeki en iyi koltuğu, kendisine rezerve ediyordu. Eğlenceli ve masum karakterini dinlenmesi için bir köşeye oturturken hırçın dalgalara yelken açan bir korsan kadar tehlikeye bürünmek istedi. "Eğer, onlar istediği taşı oynayabiliyorlarsa, veziri sahaya sürme sırası da ben de..." diye geçirdi içinden.
Açelya, alnına dayadığı parmaklarının arasını saçlarıyla doldurdu. Derince içine çektiği nefesi kısık bir oflamayla dışarı bıraktıktan sonra konuyu kapatmasını rica etti arkadaşından. Onu böylesine sinirli görmek alışık olduğu durum da değildi ve öfkeyle alınan yolda doğabilecek en iyi ihtimal, yine bir başka öfkenin koynuna doğardı. Yol, zaman gibi akıp giderken nihayetinde hastaneye varmışlardı. Ayrı ayrı müdahale odasına alınan taraflar, hemşireler tarafından pansuman görürken dışarıdaki oturma alanlarında beklemeye koyuldular. Melih ve Ferhun hoca da iki odaya dağılmışken; Tibet Hoca, onlar gibi dışarıda bekliyordu. Yoğun kolonya ve ilaç kokularından iyice daralan Özge, bulundukları koridora giriş yapan birkaç emniyet görevlisi onlara doğru yaklaşmaya başlayınca, titrettiği bacaklarını anında durdurdu. "Hocam, ne olacak şimdi, ciddi bir durum mu?"
Labezerin, önünde bağladığı kollarını çözüp iki yanında bıraktığında, genç kıza döndü. Yüzüne eklediği sıcak bir tebessümle, onları bir az da olsa rahatlatmayı hedeflerken, bu amacına sözleriyle artı puan kattı. "Merak etme, sadece küçük bir ifade alınacak. Eğer, hastaneye gelme gibi bir durum olmasaydı, ben yine hallederdim ama baş yetkiliye kalınca sicile kadar gidecek durum."
"Ama Oğuzhan ve Aras suçsuz. Onlar Oğuz'a saldırdı, Aras da haklı olarak onu korudu." Ayağa kalkıp hemen yanına geçti. Yüzünde, öylesine masum ve tedirgin bir ifade vardı ki, Labezerin gülümsemeden edememişti.
"Evet. Oğuzhan tamamen suçsuz ama Aras, koruma amacıyla da olsun saldırdığı için ceza alabilir. Ama eğer darp raporu, diğerlerinden daha ağırsa kurtulabilir. Ne de olsa olay sırasında siz de tanıktınız değil mi?" Göz kırptıktan hemen sonra birkaç metre ötede bekleyen polislere baktı.
Özge, hayranlıkla büyüttüğü gözlerini birkaç kez kırptıktan sonra gülümseyip cevap verdi hemen. "Yani diyorsunuz ki, sizin tanıklığınız suçsuzluklarına delil olabilir. İfademiz önemli rol alacak?"
"Aynen öyle," dedi gülümseyip. "Şimdi, polislerin yanına gidip bir ön bilgi vereyim. Siz burada bekleyin," sözlerinden hemen sonra başını hafifçe sallayıp doğruca görevlilerin yanına ilerledi.
Genç kız, hocasını onayladıktan sonra hışımla, onları dikkatle dinleyen arkadaşına döndü. "Açelya!" kısık olsa da hiddetle söylendi. Yolda gelirken depoladığı sinir duygusundan eser bile kalmamışken, hastane kokusunun açtığı bulantı tamamen durulanmış ve kozasından yeni çıkan kelebekleri büyük bir sevinçle, midesinin üzerine serbest bırakmıştı. "Duydun değil mi?"
"Evet." Özge gibi gülümsedi. "Duydum!" Yoğun sevincini bastırmaya çalışırken sıkı sıkıya kenetledikleri ellerini ayırıp, daha iyi konuşabilmek için birbirlerine döndüler hemen.
"Tibet Hoca, mükemmel bir adam! Çok iyi ve çok zeki. Hemen her şeyi anlayabiliyor."
"Öyle..." Labezerin'e birkaç saniye bakıp hemen önüne döndü. "Gerçekten çok iyi birisi."
"Kurnaz da bir şey, he!" Kısık bir kahkaha atıp öne doğru eğildi. "Bizzat söylemese de, vereceğimiz ifadeyle Oğuzhan ve Aras'ın suçsuzluğunu kanıtlamamızı söyledi."
Açelya, kısa zaman içinde iyice düşündükten sonra devreye girerken pot kırmamaya çalıştı. "Oğuzhan tamam ama Aras? O nasıl kurtulacak?"
"Dedi ya! Darp raporuyla!"
"Ama Aras daha çok kişiyi dövdü."
Özge, yeniden dik konuma gelirken eğdi kaşlarını. Her şey iyiye gidiyorken, arkadaşının böyle konuşmasına anlam dahi veremedi. "Açelya, senin amacın ne? Aras'ın ceza almasını istiyor gibi konuşuyorsun. Görmedin mi adam, acıyla kıvrandı yerde. Dudağı, kaşı patladı."
"Gördüm. Çok gördüm hem de." Bakışlarını ondan alıp müdahele odalarına çevirdi. Yarım şekilde açık kalan kapıdan içeriye baktığında, hemşirelerin hareketiyle birlikte sedyede oturan kişinin bacağını görebiliyordu. İlk başta Oğuzhan diye düşünse de bacağın üzerinde duran dirseği takip edip bakışlarını el üzerine kadar indirdiğinde, yarım şekilde yumruk kalan ince parmakların üstündeki kızarıklıkları gördüğünde, o anda Aras'ı süzüyor olduğunu hemen fark etti. Oğuzhan sadece dayak yemişti. Aras ise ilk önce dayağı atan kişiydi. Ve kızarıklıklar da o sırada oluşmuş olmalıydı.
"Yine başladın garip hal ve haraketlere..." Özge de mayhoş bir tınıda söylendikten sonra aynı kapıya bakıp beklemeye devam etti. Açelya'ya oranla daha çok yer görse de sessizliğini koruyarak bekleyip, izledi. Tek dileği, bu günü atlatıp arkadaşlarının iyi olduğunu görmekti.
Bekleyiş dakikaları alırken, diğer odadan çıkan Ferhun Hoca, kızlara baktıktan hemen sonra Tibet'in yanına doğru adımladı. Hemen ardından çıkan doktorlardan sonra harakete geçip odaya giren kişiler, bu kez polisler oldu. Özge, endişeli bakışlarını güvendiği hocasına doğru yönelttikten saniyeler sonra karşılık alırken, derin bir nefes alıp herhangi bir el istedi. Labezerin, tüm sakinliğini korurken yavaşça kapatıp açtığı gözleriyle aynı sakinliği genç kıza aşılayıp, durumun güzel gittiğini ifade etti. Birkaç saniye sonra Oğuzhan ve Aras'ın da odası boşalmış ve polislerin içeri girmesiyle ek bir heyecan, sahneye alkışlar eşliğinde çıktı. Özge, ellerini önünde birleştirip dua ederken yanak içini ısırıyordu. Kulaklarını her ne kadar çok açsa da duymak istediklerinden çok, karşı koridorda beklerken ağlayan çocukların sesini net şekilde duyuyor ama bir türlü istediği kişileri duyamıyordu. Fazlaca uğultu vardı.
"Kızlar," diye duyulan sesle her ikisi de sol taraflarından gelen sesin sahibine döndü. Ferhun Hoca yanlarına iyice geldikten sonra başıyla polisleri gösterip konuşmaya devam etti. "Tanık olduğunuz için, sizin de ifadeniz alınacak."
"Tamam, nerede?" diye sordu Açelya. Özge konuşma hakkını tamamen arkadaşına verirken, sadece olan biteni izlemeye koyuldu.
"Burası da olur." Dudak büzüp omuz silkti. Polislere döndükten hemen sonra birkaç şey daha mırıldanırken harekete geçen görevlilerle Özge'nin heyecan ve stresi daha da arttı. Kırklı yaşlarına mektup yazan bir polis memuru, kızları selamladıktan hemen sonra izin isteyerek yanlarındaki boş yere geçti.
"Tedirgin olmayın kızlar. Sadece, olan biteni bir de sizden dinleyeceğiz o kadar. Lütfen ne bir eksik ne de bir fazla olacak şekilde, sadece doğruları söyleyin ki, biz de adaletli bir yaklaşım yapabilelim."
Görünüşüne oranla çok daha yumuşak gelen ses tonu, ikisini de gerçekten rahatlatmıştı. Sırasıyla konuşmaya başardıklarında Tibet Hoca'nın da çok yakın olmayacak şekilde yanlarına gelmesiyle daha da rahatlayıp tüm olan biteni düzgünce ifadelediler. Dakikalarca süren konuşmadan sonra, görevliler geçmiş olsun dileklerinden sonra yanlarından kalkarken, Ferhun Hoca'yla birlikte koridordan ayrılmaya koyulduklarında bir süre arkalarından bakındılar.
"Aferin size," dedi Labezerin. Yumuşak bir tebessümü bahşettikten sonra yeniden araladı dudaklarını. "Şimdi, arkadaşlarınızın yanına gidebilirsiniz."
Özge, olduğu yerden hemen ayaklandıktan sonra hızla odaya ilerleyip kapıyı çarptırarak içeriye girdi. Aksi şekilde, Açelya gayet sakin bir şekilde ilerlerken, görüntüsüne de zıt kaçan tedirginliğini hiçbir açıdan gözükmeyecek şekilde iç dünyasının çatlak topraklarına gömmeye çalıştı. Odaya girdiğinde karşı karşıya konulmuş sedyelere ilerleyerek Oğuzhan Ve Özge'nin yanına vardı.
Aras, üst dudağındaki küçük bantla oynayıp kopardıktan sonra dudak kıvırdı. Kulağına doluşan sohbetlerin sesini kısarken, sadece onları görmek için kafasını kaldırdığı sırada, üçlüyü iyice süzüp burukça gülümsedi. Özge, Oğuzhan'ın yanına oturmuş bir şeyler anlatırken, Açelya ayakta kalmıştı. Önünde bağladığı kollarından birini kırıp çenesine yerleştirdiği ellerini de görünce, biraz daha genişletti gülüşünü. Bu haraketini tanıyordu. Ne zaman yapmak istediği bir şeyi yapamayıp sadece izlemekle yetinse, önce çenesini kaşır daha sonra dudağıyla oynar gibi yaparak çehresinde doğabilecek ifadeyi gizlerdi. Açelya'nın hâlâ daha Oğuzhan'ı sevdiğini bir kez daha anlamıştı bu sayede. Başını eğdikten sonra gülüşünü soldurup bir süre kapattı gözlerini. "Şimdi sadece izle, Aras. Sen, fâni güzeli, fâni güzel de fâni oğlanı..." diye geçirdi içinden. Bakışlarını yeniden kaldırıp pencereden dışarıya çevirdi başını. Semada dolaştırdığı gözlerini şehre indirdikten sonra hafifçe kıstığı gözleriyle, mezarlığı düşündü. Labezerin'in söylediği görevi yerine getirdiğine göre, Murmur'un peşine gidebilirdi.
"Aras?" Kendisine benimsediği ismi duyduğunda dağılan dikkatiyle önüne döndü. "İyi misin?" diye devam etti Özge. Oğuzhan'ın yanından kalkıp ona doğru gelirken solgun bir gülüş sergiledi.
"İyiyim," diyebildi sadece.
"Aras?" Genç kız, titrek bakışlarını Aras'ın vücudunda dolaştırdıktan hemen sonra parmaklarıyla oynamayı bırakıp yanına sakince oturdu. Aras, yönünü değiştirmeden, sadece kafasını çevirip ona baktı. "Seni, ilk kez böyle görüyorum," diye konuştu. Açıkta kalan boğazından hızla aşağı inen küçük bir hareketle, gözlerini hafifçe kısıp devam etmesini bekledi. "Çok durgunsun. Canın çok mu yandı?" Bu sırada elini tedirgince kaldırmış da olsa, arkadaşı hatta dostu diye saydığı Aras'ın sıcak yanını kendisine destek olarak seçip sırtına sakince yerleştirebilmişti.
İblis, küçük bir ağırlık da olsa kaburgalarına değen el ile, mimiklerinin ipini hemen eline alarak sıkı sıkıya kavradı. Özge'nin, bilmeden kondurduğu destek eli, aslında canını en çok yakacak kısıma denk gelmişken, bunu ona belli etmek istemedi. Kızın, içindeki derin üzüntüyü hissediyordu ve birisinin onun için endişelenmesi, hiç beklemediği bir durumdu ve Aras'ı gerçekten mutlu etmişti. "İyiyim," dedi yeniden. Gamzelerinin zilini çalıp genişçe gülümsedikten sonra hüznünü alıp, onun da gülümsemesini istedi. "Gerçekten iyiyim Özge. Teşekkür ederim."
"Oğuzhan için gittin, ondan daha çok darbe aldın," diyerek konuşmaya başlayan Açelya devreye girdiğinde ona döndü Aras. "Bu, nasıl oldu anlamadım?"
Oğuzhan, kaşlarını eğip önce Açelya'ya sonra Aras'a baktıktan sonra, sorulan sorunun altında bir anlam aradı. Neden söylediğini anlayamamıştı ama doğruydu da. İblis, kendisinden daha bitap gözüküyordu.
"Darbe alan taraf olmazdım aslında. Ama birisi, haklı taraf olmamıza rağmen bizi durdurmaya çalışınca tercih etmeyeceğim bir şekilde, darbelerden ben de nasiplendim." İfadesiz bir şekilde, iğneleyerek yanıtladı onu. Kızın, hâlâ daha bir şeyleri karıştırdığını anladığında, sıkıldığını hissetti. Onun karşısında gözükmek, gerçekten tuhaf ve zor bir durumdu.
"Aman, neyse." Hemen atıldı Özge. Ortamın bir saniye dahi gerilmesini istemiyordu. "Geçmişi bırakalım da, hocalara soralım bakalım, şimdi ne olacak?"
"Ben gideceğim," dedi Aras. "Ne derse desinler, bir de fakülteye dönüp ders dinleyemem. Ki bence, zaten biraz dinlenmek için, bizi yollayacaklardır."
"Aynen." Aras'ı onaylayan ses, odadan içeriye giriş yaptığında, ona döndü herkes. Melih Hoca, içeriye tamamen girdiğinde doğruca Aras'a baktıktan sonra diğerlerinin üzerinde de gezdirdi gözlerini. "Evinize gidip, bugünlük dinlenin. Zaten okula gitseniz de verim alamazsınız."
"Biz ne yapalım hocam?" diye sordu Özge.
"Siz de eve gidin. Yarın beraber gelirsiniz. Şimdi herkes üzerinize düşer, hiç gerek yok." Ellerini cebine sokup Aras'ın yanına kadar geldikten sonra elini kaldırıp, avucunu geri çeken Özge'nin yerine koydu elini. Birkaç kez kaldırıp indirirken küçük vuruşlar sergiledi. "Aferin Aras. Arkadaşını da kurtardın, kendini de."
Aras, çenesini sıkarken yüzünü ekşitmemeye büyük özen gösterdi. Özge'den sonra, daha ağır elli birisinin aynı bölgelere temas edişi, bu kez kontrolsüzce sinirlendirdi. "Arkadaşımı kurtarmak, görevim," diye konuştu. Sözlerinden birkaç saniye sonra homurdanarak gözlerini deviren Açelya, iblisin dikkatini üzerine çekti hemen.
"Tabii, tabii!" Melih Hoca, genişçe gülümserken, avucunu kaydırdıktan sonra ensesine yönlendirip hafifçe sıkıp, güldü. "Böyle devam et. Aras... Böyle devam et."
İblis, Melih'in dokunduğu yerden bedenine yayılan garip bir sızıyla hafifçe çattı kaşlarını. Başını çevirip hocayla göz göze geldiğinde, nurların içinde kendisini görebilecek düzeyde dikkatle baktı. Hoşuna gitmeyen bir durum seziyordu ama nedenin kaynağını hissetmekte zorlanıyordu. Zihninin bulamadığını hissetti. Melih, yüzüne küçük de olsa yandan bir sırıtış ekledikten hemen sonra elini çekip hiçbir şey söylemeden odanın dışına yöneldi. Tam gözden kaybolmuştu ki, yeni beliren siluetle biraz daha rahatladı.
Labezerin, içeriye girdiği sırada ellerini cebinden çıkardı. "Nasılsınız gençler?" diye sordu nazikçe.
Herkesten evvel, "Sağolun hocam," şeklinde karşılık verdi Oğuzhan.
Özge, Aras'ın yanından kalkıp diğer arkadaşlarının yanına geçtikten sonra gülümseyerek cevaplamayı tercih etti. Aynı tercihi Açelya da devralınca Aras'a dönen Labezerin, iyice süzdü bedenini. Aldığı darbelerden değil de daha önceden sahip olduğu bir şey neticesinde bedeninin acıyla sızladığını biraz daha hissettiğinde, çattı kaşlarını. "Sen iyi misin, Aras?" diye sözü yeniden devralırken, bunu bir bahane olarak kullandı. İblis, iyi olduğu yönünde bir şeyler mırıldandığı sırada yanına kadar ilerleyip destek verir görünüşüyle ensesine götürdü avucunu. Aras, onun haraketlerini izlerken ensesine değen serinlikle aniden tuttu nefesini. Biraz önceki sızıya tamamen uzak bir şekilde, teninden içeriye dolan serin bir rüzgarla, temiz bir havayı özenle doldurdu ciğerlerine. Sanki, meleğin dokunduğu yerden itibaren, tüm bedenine şifa gelmişti.
Öyleydi de. Labezerin, iblisin yaşadığı acının farkına hemen varmış ve ona bir destek eli uzatmıştı. Uzun parmakları tenine temas ederken, değen her hücresinden içeriye, ona iyi gelecek gücü veriyordu. Aras'ı bekleyen zor görevler olduğunu da biliyordu. Uriel'i kurtarmak için gireceği macerada güçlü olması lazımdı. Eğer, bu sızılarla ilerlemeye devam ederse, Uriel'den önce kendi canını kurtarması gerekecekti. Ve şimdi de yeryüzü meleği, bu işi onun adına yapıyordu. "Yapmanız gereken her şeyi, ben hallettim. Hadi," dedi elini çekerken. "Gidin. İlk önce dinlenin. Sonra istediğinizi yapın," şeklinde eklerken. aslında tamamen Aras için konuşmuştu. Onun için endişeleniyordu.
Özge ve Açelya önden adımlayıp odadan çıkarken, Oğuzhan da hemen ardlarından ilerleyip gözden kaybolduğunda, ayağa kalktı Aras. "Ne yaptın?" diye konuştu sakin bir tınıda.
"Sana nefes verdim."
"Nasıl anl-" yeniden söze girmişti ki melek devamını getirip onu durdurdu.
"Nasıl anladığımı sorma. Tek anlayan ben değildim. Dikkat etmelisin iblis." Endişeli gözlerini bal rengi gözlere misafir etti.
Dudaklarını ısladığı sırada iyice kıstı gözlerini. Ne demek istediğini anlamıştı ama yine de o kesinliği, avuçlarıyla yakalamak istedi. "Melih? O da insan değil. Değil mi?"
"Değil. Bizden de değil."
Aras, bacaklarına sürten ellerini yarım bir yumruk haline getirirken, gözlerindeki aleve kıvılcım verdi. Ensesine dokunduğu zaman bedenindeki sızının katlanışını daha da iyi anladı. Bunun hesabını, zihninin en karanlık odacığında tek bir ışığın altına bağladı. Şimdilik ertelese de karşılık vereceği günün bir an önce gelmesi için, sıkı bir ip hazırladı. "Teşekkür eden bir kişilik değilim. Ama se-"
"Rica ederim." Yandan gülümseyip tek kaşını kaldırdı.
Aras, birkaç saniye bekleyişinin ardından dişlerinden hemen sonra gamzesini de göstererek gülümsedi. Başını yavaşça sakladıktan sonra ortamın bulutunu hızla dağıtarak söze girdi. "Gidiyorum, Murmur'la bir randevum var." Yanından geçip kapıya doğru ilerlediğinde, dikkatli olmasını fısıldayan meleği, havaya kaldırdığı iki parmağını bir kez sallayarak onayladı. Hastanenin çıkışına kadar geldiğinde beklediği şekilde göremediği üçlüyü, çıkış kapısının hemen yanında fark ettiğinde yanlarına ilerledi. Fakat durmayı istemeyerek sadece bir sözünü duyurdu. "Siz gidin, benim başka işim var."
Özge, yanlarından hızla geçen Aras'ı, söylediği sözlerin de etkisiyle endişeyle izlemeyi bırakıp Oğuzhan'a döndü. "Nereye gidiyor bu? Bir delilik yapmasın?"
Oğuzhan iyice kendilerinden uzaklaşan iblisi izleyedururken, rahat bir tavırla cevap verdi. "Merak etme. Delilik de yapacak olsa, karşısında kim varsa onun korkması gerekir." Bakışlarını indirip endişeli gözlere odaklandı. "Hadi gidelim. Yarın ne olup bittiğini sorarız."
Açelya, her şeyi sessizce izlerken tüm bu durumun değerlendirmesini yapmaya çalıştı. İblisin yapmaya çalıştığı bir şey olduğunun farkındaydı ama cevabı bir türlü bulamıyordu. Yine bir felaketten korkuyordu ama bunun için fakültede de zaman harcıyor olmasını fazlasıyla mantıksız buluyordu. Her dakika başı yeni bir teori oluşturup, sona geldiğinde bir kağıt gibi buruşturuyordu. "Ne işler peşindesin Sekhmet?" dikkat çekmeyecek şekilde mırıldandığı sırada, ilerlemeye başlayan arkadaşlarına ayak uydurdu.
Aras, iyice uzaklaştığı noktaya geldiğinde yüzüne eklediği sırıtışla perdeden geçip, hastane yakınlarında kaldırdığı adımını, mezarlığın topraklarına indirdi. Harcayacak zamanı yoktu artık. Her bir saniye, her şeyden daha da önemliydi. Uriel'i kurtarmak için tek engel Murmur'un gizliliğiydi. Ve şimdi de onu bulabileceği tek yerdeydi.
Mezarlığın içinde adımlamaya başlarken her yerde gezdirdi gözlerini. Yüzlerce mezar varken, hiçbir insanın ziyarete gelmeyişi bir kez daha dikkatini çekti. "Kötü akrabalar..." diye söylendi. İyice ilerledikten sonra gittikçe yaklaştığı Naime'nin mezarını gördüğünde, yürümekten vazgeçip bir kez daha kullandı perdeyi. "Elbet geleceksin Düşmüş..."
Mezarın hemen karşısına geçtikten sonra dikili taşı izledi bir süre. Yazılı ismi defalarca tekrar ettiği sırada, boş parmakları arasında oluşturduğu Açelya Çiçeği'ni sapından tutup önünde kaldırdığında, bakışları kaydı ve çiçeği buldu. İnce parmaklarını nazikçe üzerinde dolaştırırken bir bebeğin yanağını okşuyormuşçasına merhametle dokundu. "Bu çiçeğin, en sevdiğin rengi," diye döküldü dudakları. "Pembe." Harekete geçip baş ucuna geldiğinde eğilerek bıraktı çiçeği. "Seni duyabilseydim ya da sen, sesini bana duyurabilseydin, yine istemediğini söyler miydin? Hem de en sevdiklerin olduğu halde?" Cümleleri döküldüğü sırada sözünü ettiği olayı gözünün önüne getirdi. Büyük umutlarla getirdiği çiçekleri, es geçerek gittiğinde hissettiği kırıkları bir kez daha kondurdu kalbine. "Bu kez kabul etmezsen, toprak çok daha erken çürütür bu çiçeği. Eğer istiyorsan da bir sonraki gelişimde solmuş olsun ya da olmasın bu çiçeği burada göreceğim..." Ayak uçlarına yeniden ilerlediği sırada yavaşça çömelip kırdı dizlerini. Ağız boşluğuna yavaşça doldurduğu hava, duyduğu sesle bir anda kesildi. Beyninin hemen arkasında sahne alan ritimler, çok yavaş şekilde yeniliyordu kendini. "Uriel?" Hızla ayağa kalkıp gökyüzüne baktı. Sanki daha dikkatli baksa bir yerde görecekti onu. Ama tek duyduğu, gittikçe zayıflayan kalp ritimleriydi. İçine dolan endişeyle yavaşça eğdi başını. Geç kalacak olmasından korkmaya başladı. Ritimleri ilk duyduğunda çok daha sıralı ve canlıydı. Şimdiyse zayıf ve yavaştı.
Tam bu sırada kulağına gelen hışırtı sesiyle, hışımla önünü döndü. Etrafına iyice bakındığında, uzakta kalan bir ağacın altında gördüğü bedenin hızla çekildiğini fark ettiğinde düşünmeden ilerledi. Fakat hiçbir şey yoktu. Gittikçe hızlanan kalbi, yaklaştığına dair sözleri kulaklarına fısıldarken, durumun tam tersi vaziyetinde olan beyni, dikkatli olmasını söylüyordu. Bir kez daha etrafına bakındığı sırada bu kez Naime'nin mezarının biraz daha ötesindeki ağacın altında aynı bedeni gördü. Yine, tüm gücünü devreye koyup aynı yere attı kendini. Fakat yine geç kalmıştı. "Demek, benimle oynamak istiyorsun, Murmur," dedi fısıltıyla. Önünü yavaşça döndüğü sırada bu kez hiçbir yerde göremediği bedeni aramak üzere harakete geçti. Kulağına gelen ritim sesleri varlığından bi haber şekilde ortadan kaybolurken iyice sinirlenen Aras, sıktığı çehresiyle her yeri dikkatle izlemeye başladı. Mezarlığın ortalarına gelmişti ki gökten düşer gibi, sırtına ani inen darbeyle hızla yere çakılıp, bir metreyi aşacak şekilde sürüklendi. Acılı iniltisi dudaklarından firar ederken, topraktan destek alıp kaldırmaya çalıştığı bedenini, başka bir güç hızla çevirip sırt üstü yatırdı. Aras, tüm acısını dudaklarını mıhlayarak yutarken sıkıca kapadığı göz kapaklarını aralayıp ona saldırana baktı. "Sen Murmur değilsin..." Şaşkınlıkla büyüttüğü gözlerini karşısında dikilen bedende dolaştırdı. Geniş omuzlardan oluşan bedeni ayaklarına doğru incelirken, boyu normal bir insanın iki katı şeklindeydi. Maviyle harmanlanmış grimsi rengi ve kıyafete gerek duymayan bedeniyle, hem tiksinç hem de güçlü bir görüntü oluşturuyordu.
"Hadi ya!" diye alayla güldü yaratık. "Nasıl anladın? Hiç açık vermemiştim."
Sözler, Aras'ı sinirlendirse de ilk kez gördüğü bu varlığın etkisinden bir türlü alamıyordu kendini. Göğsünün hemen ortasında amerikan futbol topu gibi kabarık duran derisinin hemen yanlarındaki sıralı çizgiler, o şişliğin boş bir görsel olmadığını avazı çıktığı kadar haykırıyordu.
Yaratık, iblisin bu şaşkınlığını kendisine fırsat bildiği ilk an, kendi sırt bölgesinden çıkardığı hançer görünümlü keskin bıçağı hızla savurdu. Durumun farkına son anda varan Aras, kaçmak için yeltense de kaybettiği vakti, omzunun derince kesilmesiyle ceza olarak çekmeye mahkum kaldı. Bedenine yayılan sızıyla, acısını bağırtıyla dışa atarken kapadı gözlerini. Hızla inip kalkan göğsünün üzerindeki kıyafet, saniyeler içinde sıcaklanan bedeniyle terleyip ıslandı. Elini kanayan omzuna bastıran Aras, gözlerini açtığında, karşısında göremediği yaratıkla çattı kaşlarını. Aralık kalan ağzını kapatırken sinirle soludu. Gözlerinin üzerine düşen gölge, omzundaki yangına da el atarken, tüm acısını yutarak yerden kaldırdı kendini. Sol kolunu rahatça kullanamıyor da olsa yaratığın yaptığı gibi, kendi gücünden kılıcını gün yüzüne çıkardı. Sıkıca bastırdığı dişleri, her an kırılacak gibiydi. Kılıcı, sol eliyle tutarken, omzundan akıp gelen kanlar, parmakları arasından keskin alete bulaşmıştı. Gözlerini kapatıp rüzgarı dinletti kulaklarına. Varlığını hâlâ daha hissediyordu. "Demek, oyun oynamak istiyorsun..." diye fısıldadı. Yoğun bir enerji herhangi bir görsel oluşturmasa da kendisini açıkça belli ediyordu. Ya da Aras, kıvrak zekasıyla onu nasıl bulabileceğinin yolunu bulmuştu. "Gözün göremediğini, beyin hisseder." Yana kıvrılan dudakları alayla gülümserken, bir kez konuştu. "Oynayalım." Hemen sonra bir anda açtı gözlerini. Kılıcı hızla kaldırıp sağ kolu altından geriye batırır şekilde sallarken, görünmezlikten asılı kalan kılıç beraberinde titreyerek gün yüzüne çıkan beden, hırıltıyla yere yığıldı. İplerin kendisine geçtiğini daha iyi anlayan Aras, kafasını kaldırıp güzel bir kahkaha atarak tüm stresini zevkle boşalttı. Başını yeniden eğerken, gülüşünü sonlandırıp kıstığı gözlerinin altına alaycı ifadesini giydirdi. "Benimle oynamak," dedi bir adım attığında. Kılıcınının ucunu, yaratığın şiş göğsüne değdirirken mimiklerini devreye koydu. "İstediğin son arzundu." Sözlerini tamamladıktan hemen sonra minik bir şans dahi vermeden hızla kaldırdığı kılıcını, var gücüyle indirip kalbiyle birlikte atan göğsüne geçirdi. Keskin aletin yanından taşan siyah kanlar Aras'a görsel bir şölen olurken, tüm stres ve sinirini kılıca yönlendirip, olduğu yerde hafifçe çevirdiğinde acıyla bağıran yaratığın sesini kesen hamleyi yapmış oldu.
Aras, gülüşünü soldurmadan hızlı nefeslerle izledi manzarayı. Kılıcın üzerindeki elinden damlayan kendi kanı da yaratığın bedenine düştüğünde, gözlerini birkaç kez kırparken sonlandırdı gülüşünü. Nefesi git gide yavaşlarken adrenalinin tamamen boşalmasıyla omzundaki yoğun sızıyı yeniden, en derin hücresine kadar hissetti. Elini kılıçtan çektiğide, boşta kalan yere devrildi bedeni. Uzandığı yerde, hâlâ daha yaratığa bakarken, kılıcının duman gibi yavaşça kaybolmasından sonra bedenin de saniyeler içinde önce tamamen sertleşip daha sonra bir un gibi dağılışına şahit olurken şaşkınlıkla kaldırdı başını. Yeni gördüğü varlığın yok oluşu, an az kendisi kadar ilginç gelmişti ona.
Kısık ve hızlı nefeslerini sakinleştirmeye çalışırken kapadı dudaklarını. Omzuna götürdüğü eli, acıyla titriyordu. Modern zamanda kılıç, insanlar tarafından sadece spor amaçlı olarak kullanılırken, onların aksine tüm alemlerin tek savaş aletiydi. Herkesin kendine has bir kılıcı vardı. Ve her alemin bu gücü, farklı bir acıyla dövülmüştü.
Omzundan ayırdığı gözlerini gökyüzüne çevirdikten sonra güldü. Eğer, şu anda mezarlıkta olmasaydılar Erelim'in yardıma geleceğinden emindi. Ama düşmüşün bulunması için, Yüksek Konsey'den kimseyle gözükmemesi gerekirdi.
Yerden destek alıp ayağa kalktığı sırada, sahip olduğu tüm gücü devreye koymak için hamle yapacakken, görüşünü meşgul eden başka bir bedenle bu kez buz kesildi. Mezarlığın hemen dışında dikilen kapüşonlu, yüzüne resmettiği sırıtışla doğruca kendisine bakıyordu. Ve işin can alıcı kısmıysa, bedenin hemen arkasında yükselen iki beyaz kanat, silinik bir şekilde genişçe açıktı. Kontrolsüzce yeniden hızlanan nefesi heyecanını dile getirirken, istemsizce dökülen sözlerini kendi kulaklarına zevkle dinletti. "Bu kez, gerçekten sensin Murmur."
