Babasının gerçek yüzüyle tanışmak, insanın sırtına yediği en büyük hançermiş. Üçüncü haftanın içindeydik ve ben artık Mirza'ya eski nefretimle bakamıyordum. İçimdeki bir şeyler kırılmış ve yön değiştirmişti.
Bir gece banyodan çıkmıştım, saçlarım ıslaktı ve üzerimde yine aynı beyaz geceliğim vardı. Yatağımda oturmuş sessizce aynaya bakıyordum.
Kapı aniden açıldı. İçeri elinde gümüş saplı, antika bir tarakla Mirza girdi. Banyo yaptığımı su seslerinden anlamış olmalıydı.
"Ne işin var burada?" diye fırlayacakken "Otur," dedi o tok sesiyle.
"Saçlarımı kendim tarayabilirim bebek değilim" dedim. "Bir kere de lafımı ikiletmesen ölürsün dimi?" dedi. Daha fazla itiraz etmedim. Yeterince yorgun ve bitkindim zaten.
Yatağın kenarına ilişti. Arkama geçti. O devasa, adam öldüren elleriyle saçlarımı yavaşça kavradı. Tarak saçlarımın arasında süzülürken o kadar nazik, o kadar incitmekten korkarak hareket ediyordu ki...
Bu adam kim? O dışarıdaki gaddar, küstah piç nerede? Bu eller nasıl bu kadar şefkatli olabilir?
Saçımın arkasındaki bir düğümü açarken parmak uçları boynumun arkasındaki o hassas tenime değdi. Vücudumdan aşağı bir elektrik akımı geçti, irkildim. Aynadan bana baktığını gördüm. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı.
"Benden hâlâ tiksiniyor musun?" diye sordu fısıltıyla.
Sesim boğazıma kaçmıştı. Cevap veremedim. Çünkü içimdeki o büyük nefret duvarının yıkıldığını, yerini tuhaf bir sızıya bıraktığını biliyordum.
Başımla onay vermekle yetindim sadece. Ama gözlerimin ardındaki anlamı o çoktan görüvermişti sanki. Hayır hayır, onun egosuna yenik düşemezdim. Gardımı indirmenin sırası değildi.