İçeriğe geç

Ebedi Alacakaranlık

Bölüm 3 · 3 dk okuma

Ebedi Alacakaranlık

Bölüm 3

BÖLÜM 3: MASKELERİN ARDINDAKİ YAKINLIK

Eos’un sarayı, sessizliğin bir ibadet gibi yaşandığı bir yerdi. Duvarlar, geçmişin fısıltılarını yutuyor; her koridor, Tanrıça’nın bitmek bilmeyen yasını saklıyordu. Ancak Evander için bu sessizlik artık huzur değil, çözülmesi gereken bir bilmeceydi.

Görevden dönüşünün üzerinden üç gün geçmişti. Evander, Tanrıça’nın yanından ayrılmıyor, onun her hareketini, her nefes alışını bir avcı titizliğiyle inceliyordu. Eos ise her zamankinden daha mesafeli, daha "tanrısal" davranmaya çalışıyordu; sanki bir zayıflık anının bedelinden korkuyor gibiydi.

O gece, sarayın kütüphanesinde, kadim tomarların arasında otururken buldu kendini Evander. Gecenin bu saatinde kütüphane, sadece ay ışığının gümüşi huzmeleriyle aydınlanıyordu. Tozlu rafların arasında "Düşmüş Işıklar" ve "Unutulan Kanatlar" üzerine yazılmış, sayfaları sararmış bir kitap çarptı gözüne. Kitap, binlerce yıl önceki bir savaştan, gökyüzünden sürgün edilenlerden bahsediyordu. Ancak birçok sayfa yırtılmış, bazı satırlar ise sanki kasıtlı olarak karalanmıştı.

"Burada ne arıyorsun, Evander?"

Eos’un sesi, kütüphanenin yüksek tavanında yankılandı. Kapının eşiğinde duruyordu; pelerini, yerdeki karanlık gölgelerle birleşmiş, onu devasa bir varlık gibi gösteriyordu.

Evander kitabı kapatıp masanın üzerine bıraktı. "Kendi tarihimi arıyorum," dedi yalan söyleyerek. "Halkımın neden bu karanlığa hapsolduğunu anlamaya çalışıyorum. Ya da senin neden bu kadar yalnız olduğunu."

Eos ağır adımlarla ona yaklaştı. Mum ışığı, yüzündeki o sert ama hüzünlü hatları belirginleştiriyordu. "Yalnızlık, güçle gelen bir bedeldir. Sen bunu üç yüz yıldır öğrenmiş olmalıydın."

"Hayır," dedi Evander, oturduğu yerden kalkıp ona doğru bir adım atarak. "Yalnızlık bir bedel değil, bir tercihtir Eos. Sen, herkesi kendinden uzak tutuyorsun. Beni bile. Oysa ben senin elin, kolun, kılıcınım. Neden hala benden bir yabancıymışım gibi kaçıyorsun?"

Eos durdu. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Evander onun pelerinden yayılan o tuhaf sıcaklığı tekrar hissetti. Tanrıça’nın gözleri, gümüş bir denizin ortasındaki fırtına gibi çalkalandı.

"Seni kaçırmak istemiyorum," diye fısıldadı Eos. Sesi, ilk kez bir tanrıçadan çok, bir kadına aitti. "Sadece... seni korumaya çalışıyorum."

"Beni mi? Ben ölümsüzüm, unuttun mu? Beni koruyamazsın, çünkü benden alabileceğin bir canım yok," dedi Evander. Elini yavaşça kaldırdı. Bu, üç yüz yıl boyunca yapmaya cesaret edemediği bir şeydi. Parmak uçları, Tanrıça’nın pelerininin kumaşına dokundu. Kumaş buz gibiydi ama altındaki tenin titrediğini hissedebiliyordu.

Eos geri çekilmedi. Gözlerini yumdu, sanki bu dokunuş ona hem acı hem de tarif edilemez bir huzur veriyordu. "Benden nefret etmen daha kolaydı, Evander. İsyankar olduğun zamanlar ikimiz için de daha güvenliydi."

"Güvenlik istemiyorum artık," dedi Evander, sesini daha da alçaltarak. "Gerçeği istiyorum. Neden her gece bu kulede acı çekiyorsun? Neden sırtında taşınamayacak kadar ağır bir yük varmış gibi yürüyorsun?"

Tanrıça aniden gözlerini açtı. Gümüş rengi bakışlarında bir parlama oldu; bir gözyaşı mı yoksa bir kıvılcım mı olduğu belirsizdi. Elini Evander’ın göğsüne koydu, kalbinin attığı yere. "Burada ne hissediyorsun?" diye sordu.

"Ritmi... ve sana karşı duyduğum o kahrolası çekimi."

Eos acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Benim kalbim senin gibi atmıyor, Evander. Benim içimde sönmeyen bir yangın var. Beni terk etmeyen bir ışık... ve o ışığın bıraktığı derin yaralar."

O an, Evander’ın elinin altındaki pelerin hafifçe dalgalandı. Tanrıça’nın omuzları istemsizce sarsıldı. Evander, onun omuzlarına doğru elini kaydırdığında, pelerinin altındaki o garip, düzensiz kabarıklıkları hissetti. Bir kumaş katmanı değil, kemikli ve sert bir şeyler vardı orada.

Eos hışımla geri çekildi. Pelerinini bir kalkan gibi vücuduna sardı. "Yeter," dedi, sesi tekrar o eski soğukluğuna bürünerek. "Bu gece fazla ileri gittin."

"Bunu biliyorsun, değil mi?" dedi Evander, o kaçarken arkasından seslenerek. "Sırrın ne olursa olsun, omuzlarındaki yara ne kadar derin olursa olsun... Ben gitmiyorum. Beni ölümsüz kıldığın gün, kaderimi seninkine düğümledin. Artık kaçacak bir yerin yok."

Eos cevap vermedi. Kütüphanenin kapısından çıkarken pelerininin ucunda kalan küçük, altın sarısı bir tüy yere düştü. Evander o tüyü gördü. Eğilip onu yerden aldı. Tüy, karanlıkta hafifçe parlıyordu.

Gecenin Tanrıçası’nın sarayında, güneşten kopmuş bir parça...

Evander tüyü avucunun içinde sıktı. Artık emindi; Eos sadece karanlığı yönetmiyordu, o karanlığın içine gömülmüş, yaralı bir ışıktı. Ve o ışığı gün yüzüne çıkarmak, gerekirse tüm krallığı yakmak anlamına gelse bile, Evander bunu yapacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.