İçeriğe geç

Ebedi Alacakaranlık

Bölüm 4 · 3 dk okuma

Ebedi Alacakaranlık

Bölüm 4

BÖLÜM 4: ALTIN VE GÜMÜŞÜN ÇARPIŞMASI

Evander, avucunun içinde tuttuğu o küçük, parlak tüyü bir sır gibi saklayarak odasına çekildi. Odanın karanlığında, tüyden yayılan zayıf ama inatçı altın ışık, duvarlarda titrek gölgeler oluşturuyordu. Üç yüz yıl boyunca kalbini bir zırh gibi saran o öfke, yerini tarif edilemez, sızım sızım sızlayan bir boşluğa bırakmıştı.

"Işık..." diye fısıldadı kendi kendine. "Karanlığın kucağında bir parça güneş."

Eos’un soğuk dokunuşu teninde hala taze bir yanık gibi duruyordu. Onu ilk gördüğü günü hatırladı; o zamanlar Eos’u sadece bir tiran, hayatını elinden alan bir cellat olarak görüyordu. Ona duyduğu nefret, hayatta kalmasını sağlayan tek yakıttı. Ama ne zaman değişmişti bu? Ne zaman onun gümüş gözlerindeki öfkenin ardındaki o dipsiz kederi fark etmeye başlamıştı?

Evander, pencerenin kenarına geçip dışarıdaki ebedi geceye baktı. Halkı ona "Tanrıça'nın Gölgesi" diyordu. Kimse onun, Tanrıça’nın her gece kulesinde çektiği o sessiz acıyı hissettiğini bilmiyormuş gibi davranıyordu. Oysa Evander, Eos’un her iç çekişinde kendi ciğerlerinin daraldığını hissediyordu. Bu sadece bir lanet bağı olamazdı. Bu, ölümsüzlüğün getirdiği o korkunç yalnızlığın içinde, birbirine tutunmaya çalışan iki kırık ruhun çekimiydi.

"Ona aşığım," dedi yüksek sesle. Kelimeler dudaklarından döküldüğü an, sanki odadaki hava daha da ağırlaştı. Bu itiraf, ölmek istemekten çok daha tehlikeliydi. Bir tanrıçaya, özellikle de kalbi buzdan örülmüş bir tanrıçaya aşık olmak, kendi sonunu bile isteye hazırlamaktı.

Ertesi gün, sarayın bahçesinde, sadece siyah güllerin açtığı o puslu labirentte buldu onu. Eos, her zamanki gibi peleriniyle bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Evander ona yaklaştıkça, içindeki o kor ateşin daha da parladığını hissetti.

"Yine mi beni izliyorsun, Evander?" dedi Eos, arkasını dönmeden. "Sana verdiğim ölümsüzlük seni bir hayalete çevirmiş. Sessizce süzülüyorsun."

"Belki de senin gölgen olduğum içindir," dedi Evander, yanına gelip onun tam karşısında durarak. Bu sefer aralarında hiçbir protokol, hiçbir mesafe bırakmamıştı. "Gölge, ışık olmadan var olamaz, Eos. Ve sen... sen ışığın ta kendisisin."

Eos, bu sözlerle irkildi. Gümüş gözleri, Evander’ın yüzünde bir cevap ararmışçasına gezindi. "Bana öyle hitap etme. Ben Gecenin Tanrıçasıyım."

"Hayır, değilsin," dedi Evander. Elini cebine atıp o altın tüyü çıkardı ve Eos’un gözlerinin önüne getirdi. Tüy, güneşin küçük bir parçası gibi parlıyordu. "Bu senin bir parçan. Bu, senin o ağır pelerinin altında sakladığın geçmişin. Neden korkuyorsun? Neden omuzlarındaki bu yükü tek başına taşıyorsun?"

Eos, tüyü gördüğü an bir adım geri kaçtı. Yüzündeki o sarsılmaz maske ilk kez tamamen parçalandı. Korku, saf ve çıplak bir korku belirdi ifadesinde. "Onu... onu nereden buldun? Onu yok et, Evander! Hemen!"

"Etmeyeceğim!" diye bağırdı Evander, tüyü kalbinin üzerine bastırarak. "Bu tüy senin acın kadar gerçek. Sana bakınca ne görüyorum biliyor musun? Kusursuz bir tanrıça değil. Bir zamanlar gökyüzünde süzülen, sonra kanatları koparılıp bu karanlığa atılan yaralı bir kadın görüyorum. Ve ben... ben o kadını, bu ebedi geceyi sevdiğimden daha çok seviyorum."

Eos sarsıldı. Elleri titreyerek pelerininin yakalarına gitti. "Sevgi mi? Sen benden nefret etmelisin! Seni ölümsüzlüğe mahkum ettim, sevdiklerini elinden aldım!"

"Bana verdiğin en büyük ceza ölümsüzlük değil, Eos," dedi Evander, ona doğru bir adım daha atarak. Artık nefesleri birbirine karışıyordu. "Bana verdiğin en büyük ceza, senin acını görüp de ona dokunamamak. Senin sırtındaki o görünmez yaraları iyileştirememek. Ben üç yüz yıldır ölmek istiyordum ama şimdi... şimdi sadece senin omuzlarındaki pelerini çözüp, o yükü seninle paylaşmak istiyorum."

Evander elini uzatıp Eos’un pürüzsüz yanağına dokundu. Bu sefer Tanrıça kaçmadı. Aksine, bir sığınak ararmış gibi yüzünü Evander’ın avucuna yasladı. Gözlerinden akan tek bir gümüş damla, Evander’ın parmaklarından aşağı süzüldü.

"Eğer pelerini çözersem," diye fısıldadı Eos, sesi hıçkırıkla karışık bir şekilde, "gördüğün şey seni dehşete düşürür. Ben artık o parlayan varlık değilim. Ben sadece bir harabeyim."

"Öyleyse," dedi Evander, onun alnına kendi alnını yaslayarak, "bırak harabelerinin arasında ben yaşayayım. Çünkü ben senin ışığına değil, o ışığın geride bıraktığı yangına aşığım."

Eos’un pelerini, bir anlığına gevşer gibi oldu. Bahçedeki siyah güller, bu imkansız itirafın ağırlığı altında sanki biraz daha boyun eğdi. Evander’ın kalbi, üç yüz yıldır ilk kez bir amaçla çarpıyordu: Eos’un sakladığı o karanlık sırrı, aşkıyla aydınlatmak.

Bölüm sonu

2 yorum