Sarayın gümüşi surlarından ayrılıp krallığın uçsuz bucaksız sisli vadilerine indiğinizde, zaman daha da ağırlaşırdı. Evander, siyah bir atın üzerinde, Gecenin Tanrıçası’nın mührünü taşıyan ağır bir pelerinle ilerliyordu. Atının nalları, donmuş toprağa vurdukça çıkan ses, ıssız vadide yankılanıyordu. Arkasında, Tanrıça’nın sessiz muhafızlarından oluşan küçük bir birlik vardı; yüzleri miğferlerin arkasında gizli, ruhları ise Eos’un iradesine prangalı gölgeler...
Evander, üç yüz yıl önce bir çiftçi ya da basit bir asker olsaydı, bu yolculukta korkudan titrerdi. Ama şimdi, damarlarında akan o durdurulmuş zaman, ona tuhaf bir hissizlik kazandırmıştı. O artık sadece bir "insan" değildi; o, Tanrıça’nın dünyadaki somut
öfkesiydi.
Sınır kasabası olan Noxara’ya vardıklarında, havada asılı duran is kokusu ciğerlerini yaktı. Kasaba halkı, meydanda toplanmış, Tanrıça’nın tapınağını ateşe veren asileri izliyordu.
"Işığı istiyoruz!" diye bağırıyordu bir ses. "Ebedi gece bizi çürütüyor! Tanrıça bizi karanlığa mahkum etti!"
Evander atından indi. Kalabalık, Tanrıça’nın sağ kolunu gördüğünde bir anlığına buz kesti. Evander’ın üzerinde Eos’un kokusu, ellerinde ise onun yetkisi vardı.
"Işığı mı istiyorsunuz?" dedi Evander, sesi kalabalığın üzerinde bir kırbaç gibi şaklayarak. "Işık yakar. Işık, saklanacak yer bırakmaz. Tanrıça size huzurlu bir karanlık verdi, siz ise küllerin peşindesiniz."
Asilerin lideri, genç ve öfkeli bir adam öne çıktı. "O bir tiran! Bizi bu soğuğa hapseden bir canavar!"
Evander bir an duraksadı. Üç asır önceki kendisini gördü o adamda. Tanrıça’ya "canavar" diyen o genç sesi hatırladı. Ama şimdi, o kelime içini sızlattı. Eos bir canavar mıydı? Yoksa sadece kendi içindeki yangını söndürmek için dünyayı donduran bir kurban mı?
"Cezan," dedi Evander, kılıcını ağır ağır kınından çıkarırken, "ölüm olmayacak. Tanrıça ölümün bir kaçış olduğunu bilir."
İsyanı bastırmak uzun sürmedi. Evander, Tanrıça’nın ona öğrettiği o soğuk disiplinle hareket etti. Ama zihni, sarayda bıraktığı o gizemli kadındaydı.
Eos, onu neden buraya göndermişti? Gerçekten bir isyanı bastırması için mi, yoksa kendisi yalnız kalmak istediği için mi?
Aynı saatlerde, sarayın en yüksek kulesinde, Eos devasa pencerenin önünde duruyordu. Pelerini omuzlarından ağır bir yük gibi sarkıyordu. Evander’ın yokluğu, sarayı her zamankinden daha sessiz kılmıştı.
Üç yüz yıldır yanında olan o gürültücü, asi ruh gidince, odanın duvarları üzerine gelmeye başlamıştı.
Eos, titreyen elleriyle pelerininin gümüş kopçasını açtı. Kumaş yere yığılırken, odanın içindeki hava aniden ısındı. Tanrıça’nın sırtındaki o korkunç yara izleri, karanlıkta hafif bir altın rengiyle parlıyordu. Bu, onun geçmişinden kalan bir lanetti. Kanatları koparılmıştı ama o kanatların köklerindeki güneş ışığı hala oradaydı; derisinin altında hapsolmuş, her saniye onu içeriden yakıyordu.
"Acıyor..." diye fısıldadı Eos, duvara tutunarak.
Işığın Tanrıçası olduğu o eski günleri hatırladı. Beyaz kanatlarını çırptığında dünyayı aydınlattığı, kalbinin nefretle değil, sevgiyle dolu olduğu o zamanları... Sonra o büyük hata gelmişti. Gökyüzü konseylerinin ona verdiği ceza...
Kanatlarının kemiklerinden sökülüşünü, o sönmeyen acıyı ve yere çakılışını tekrar yaşadı.
O günden beri bu pelerini hiç çıkarmamıştı. Çünkü eğer çıkarırsa, halkı onun aslında "Karanlığın Kraliçesi" olmadığını, sadece sakat kalmış bir ışık varlığı olduğunu görecekti. Zayıflığını göreceklerdi.
Aniden kapının dışında bir kıpırtı duydu.
"Evander?" diye seslendi, sesi bir anlığına korkuyla çatlayarak. Hemen pelerinine sarıldı, omuzlarını dikleştirdi ve maskesini geri taktı.
Gelen bir ulaktı. Evander’ın isyanı bastırdığı haberini getiriyordu. Eos derin bir nefes aldı. İçindeki o garip sızı geçmemişti. Evander’ın ona olan bakışlarının değiştiğini biliyordu. Artık ona sadece bir tanrıça gibi değil, bir "şey" arayan bir adam gibi bakıyordu.
Evander saraya döndüğünde, hava her zamankinden daha soğuktu. Atını ahırlara bıraktı ve doğruca Tanrıça’nın huzuruna çıktı. Eos tahtında oturuyordu, yine o kusursuz, pürüzsüz ve ulaşılamaz haliyle.
"Görev tamamlandı," dedi Evander, diz çökmeyerek. Sadece başıyla selam verdi. "Halkın artık daha sessiz. Ama daha mutlu değil."
Eos, gümüş gözlerini ona dikti. "Mutluluk bir illüzyondur Evander. Ben onlara gerçeği veriyorum: Ebedi bir sükunet."
Evander ona doğru birkaç adım attı.
"Peki sen Eos? Sen sükunet içinde misin? Yoksa bu koca pelerinin altında fırtınalar mı kopuyor?"
Tanrıça’nın yüzünde bir anlık bir gölge geçti. "Haddini aşıyorsun, sağ kolum."
"Belki de," dedi Evander, sesinde ilk kez meydan okuyan bir yumuşaklık vardı. "Ama üç yüz yıl boyunca birini izlediğinde, omuzlarının ne zaman yorgunluktan çöktüğünü anlamaya başlıyorsun. Sen çok iyi bir oyuncusun Eos. Ama ben artık seyirci değilim."
Eos bir şey söylemedi. Evander arkasını dönüp giderken, Tanrıça’nın pelerinine daha sıkı sarıldığını gördü. İlk kez, o devasa kumaş parçasının bir aksesuar değil, bir sığınak olduğunu fark etmişti.
Evander o gece yatağında uzanırken kendi kendine bir söz verdi. O pelerinin altındaki gerçeği öğrenecekti. Eos’u kurtarmak için mi, yoksa onu tamamen yıkmak için mi olduğunu henüz o da bilmiyordu. Tek bildiği, Tanrıça’nın o buz gibi ellerinin altındaki ateşi hissettiğiydi.
