Kapının ardındaki sesler giderek yükseliyordu. Muhafızlar kapıyı kırmak için hazırlanıyor, dışarıdaki askerlerin ayak sesleri kulübenin tahta zemininde yankılanıyordu. Elimdeki belgeyi hızla pelerimin içine sakladım. Kael bunu fark etti ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerimi kapıya dikmişken zihnimde tek bir düşünce vardı: Eğer dışarıdakiler gerçekten beni kurtarmaya geldiyse, neden Kael onların gelişinden bu kadar emindi?
“Geri çekilin,” dedim askerlerime.
İçlerinden biri şaşkınlıkla bana baktı. “Prenses?”
“Geri çekilin dedim.”
Emrime karşı çıkmaya cesaret edemediler. Kael ise sessizce beni izliyordu. Kapının önünde yalnız kaldığımda kılıcımı indirdim ve birkaç adım attım.
“Kapıyı açıyorum,” dedim.
Kael kaşlarını kaldırdı. “Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum.”
“Ben de düşünmüyorum.”
“Öyleyse neden?”
Ona baktım. “Çünkü kaçarsam gerçekten bir şey sakladığımı düşünürler.”
Kael birkaç saniye sustu. Sonra başını salladı. “Akıllıca.”
Kapıya yaklaşıp sürgüyü kaldırdım. Kapı açılır açılmaz baş muhafız içeri girdi. Arkasında onlarca asker vardı. Adamın yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Prenses! Sonunda sizi bulduk.”
“Beni kim gönderdi?”
Adam bir an duraksadı.
“Majesteleri.”
“Babam mı?”
“Evet.”
Bakışlarımı yüzünden ayırmadım. “Babam bana Kael’i bulmamı söyledi. Onu yakalarsam ne yapmam gerektiğini de söyledi. Fakat bana buraya sizin geleceğinizi söylemedi.”
Baş muhafızın yüzü değişti.
Çok küçük bir değişimdi.
Ama gördüm.
“Çünkü bunu bilmenize gerek yoktu, prenses.”
“Bana neyin gerekli olup olmadığına artık kendim karar vereceğim.”
Adamın eli kılıcına gitti.
Kael hemen yanıma geldi.
Bir anda kulübenin içindeki hava değişti.
“Silahınızı çekmeyin,” dedim.
Baş muhafız Kael’e baktı. “Kuzeyli.”
Kael’in sesi sakindi. “Ardelialı.”
İkisi de birbirine düşman gibi bakıyordu.
Ben ise aralarında duruyordum.
“Kael benim esirim,” dedim.
Kael bana dönüp şaşkınlıkla baktı.
“Öyle miyim?”
Ona sertçe baktım.
“Şimdilik.”
Baş muhafız başını salladı. “Öyleyse onu bize teslim edin.”
Kael’in elini kılıcının kabzasında gördüm.
“Hayır.”
Baş muhafız şaşkınlıkla bana baktı. “Prenses?”
“Onu saraya ben götüreceğim.”
“Majesteleri onun derhal—”
“Benim emrim bu.”
Sessizlik oldu.
Sonunda baş muhafız başını eğdi.
“Emredersiniz.”
---
Yolculuk boyunca Kael tek kelime etmedi.
Atımın yanında ilerleyen muhafızlara bakıyor, sonra tekrar önüme dönüyordum. İçimde birbirine zıt yüzlerce düşünce vardı. Kael gerçekten doğruyu söylüyor olabilir miydi? Yoksa bütün bunlar Kuzey Krallığı’nın yeni bir oyunu muydu?
Bir süre sonra dayanamadım.
“Babamın imzasını nasıl elde ettiniz?”
Kael atının üzerinde bana baktı.
“Bilmiyorum.”
“Peki neden bana güveniyorsun?”
“Güvenmiyorum.”
Bu cevap beklediğimden daha hızlı gelmişti.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Güvenmiyorsun?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden bütün bunları bana anlatıyorsun?”
Kael gözlerini yola çevirdi.
“Çünkü senden başka kimseye anlatırsam ölürüm.”
Bir an sustum.
Sonra istemeden güldüm.
“Ne kadar güven verici.”
Kael de hafifçe gülümsedi.
“Sen de bana güvenmiyorsun.”
“Hiç.”
“Güzel.”
“Güzel mi?”
“En azından ikimiz de dürüstüz.”
Gülümsemem hemen kayboldu.
Tam o sırada ileride sarayın kuleleri göründü.
Ardelia.
Evimiz.
Güvenli olduğuna inandığım yer.
Ama artık ilk kez o kulelere bakarken içimde korku vardı.
Çünkü belki de düşman kapının dışında değildi.
Belki de yıllardır aynı sarayın içinde yaşıyordu.
---
Sarayın kapıları açıldığında herkes bizi karşıladı.
Fakat kalabalığın arasında tek bir kişi dikkatimi çekti.
Babamın başdanışmanı Lord Adrian.
Bizi gördüğü anda yüzündeki ifade değişti.
Sadece bir saniyeliğine.
Ama Kael de fark etmişti.
Atını durdurup kulağıma eğildi.
“İşte o.”
“Neresi?”
Kael gözlerini Adrian'dan ayırmadan fısıldadı.
“Üç çizgi.”
Kalbim sıkıştı.
Lord Adrian'ın yüzüğüne baktım.
Üzerinde küçük, üç çizgiden oluşan aynı sembol vardı.
Ve o anda anladım.
Kael'in bahsettiği kişi belki de sandığımızdan çok daha yakındı.
**Çünkü gerçek düşmanımız bizi sarayın kapısında karşılıyordu.**