Lord Adrian’ın yüzüğündeki üç çizgiyi gördüğüm anda içimde bir şey koptu. Günlerdir anlam veremediğim bütün şüpheler tek bir noktada birleşmişti. Savaş meydanındaki saldırılar, Kuzey Kralı’nın ölümü, babamın imzasını taşıyan belgeler ve Kael’in bahsettiği gizemli sembol… Hepsi aynı kişinin etrafında dönüyor olabilirdi. Fakat önümde duran adam, çocukluğumdan beri sarayda gördüğüm, babamın en güvendiği danışmandı. Babam ona savaş planlarını anlatır, elçilerle yapılacak görüşmelerde fikrini sorar, hatta bazen benim güvenliğimi bile ona emanet ederdi. Eğer Kael haklıysa, düşmanımız yıllardır gözlerimizin önündeydi.
Kael’in kolunu tutup onu kendime doğru çektim. “Sakın ona bakma,” diye fısıldadım. “Neden?” diye sordu. “Çünkü yüzüğündeki işaret senin söylediğin sembol.” Kael’in bakışları bir anda sertleşti. Birkaç saniye boyunca Lord Adrian’ı inceledi. Sonra bana doğru eğildi. “Emin misin?” “Gördüm.” Kael’in yüzündeki ifade değişti. İlk kez gerçekten endişeli görünüyordu. “O zaman burada düşündüğümüzden daha büyük bir şey var.”
Lord Adrian yanımıza geldiğinde yüzünde kusursuz bir gülümseme vardı. “Prenses Elara, sizi sağ salim görmek ne büyük mutluluk.” Başımı hafifçe eğdim. “Beni merak etmişsinizdir.” “Elbette. Majesteleri günlerdir sizin için endişeleniyordu.” Gözlerim istemsizce yüzüğüne kaydı. Adrian bunu fark etmiş olacak ki elini pelerininin içine çekti. Küçük hareketi gözümden kaçmadı. “Kael’i de getirmişsiniz,” dedi. “Majesteleri onun derhal zindana gönderilmesini emretti.” “Öyle mi?” dedim. “Babam bana böyle bir emir vermedi.” Adrian’ın gülümsemesi bir anlığına dondu. “Majesteleriyle bizzat konuşmanız daha doğru olacaktır.”
Taht salonuna girdiğimizde babam ayağa kalktı. Beni gördüğünde yüzündeki sert ifade bir anda yumuşadı. “Elara.” Yanına gidip başımı eğdim. Fakat sarıldığında bile zihnimde tek bir soru vardı: Babam gerçekten bütün bunlardan habersiz miydi? Yoksa onun da bu oyunun bir parçası olup olmadığını henüz bilmiyor muydum? Birkaç adım geride duran Kael ise sessizce bizi izliyordu.
“Kael’i neden buraya getirdin?” diye sordu babam. “Çünkü onunla konuşmamız gerekiyor.” Babam kaşlarını çattı. “O bizim düşmanımız.” “Belki de değil.” Salonda ağır bir sessizlik oluştu. Lord Adrian hemen araya girdi. “Prenses, savaşın ortasında düşmanın sözlerine güvenmek büyük bir hata.” Ona döndüm. “Peki sizin sözlerinize neden güvenmeliyim?” Adrian’ın yüzündeki ifade değişti. Babam şaşkınlıkla bana baktı. “Elara, ne demek istiyorsun?”
Cevap vermeden önce Kael’e baktım. O da başını çok hafifçe salladı. Pelerimin içinden belgeyi çıkardım ve tahtın önüne bıraktım. “Bunu bulduk.” Babam belgeyi eline aldığında yüzündeki renk çekildi. İmzasını görmüştü. “Bu nereden çıktı?” diye sordu. “Kuzey sınırından.” Babam başını kaldırdı. “Bu imza bana ait değil.” İçimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı. “Emin misin?” “Elbette eminim.” Babam belgeyi tekrar inceledi. “Bu imza taklit edilmiş.”
Kael öne çıktı. “Sizin kralınızın imzası taklit edildiyse, benim babamın ölüm emrinde de aynı yöntem kullanılmış olabilir.” Babam ona uzun süre baktı. İki düşman ilk kez aynı masanın iki tarafında değil, aynı gerçeğin karşısında duruyordu.
Tam o sırada sarayın kapıları açıldı ve bir asker içeri girdi. Nefes nefeseydi. “Majesteleri… kuzey sınırından acil haber geldi.” Babam ayağa kalktı. “Söyle.” Asker yutkundu. “Kuzey ordusu sınırı geçti.” Salondaki herkes hareketlendi. Kael’in yüzü gerildi. “Bu imkânsız.” Asker başını salladı. “Ordunun başında Kuzey Kralı’nın mührünü taşıyan biri var.”
Kael bir adım öne çıktı. “Babamın mührü yıllar önce kayboldu.”
Bunu söylediği anda Lord Adrian’ın yüzündeki sakinlik tamamen kayboldu.
Ben ise ona baktım.
Üç çizgili yüzük artık pelerininin altında değildi.
Ve o an fark ettim.
**Adrian’ın parmağında yüzük yoktu.**
Ama avucunun içinde, aynı üç çizgili sembolü taşıyan küçük siyah bir mühür vardı.