Savaş meydanından döndüğümde güneş çoktan batmıştı.
Ardelia'nın yüksek surları karanlığın içinde yükseliyor, meşalelerin ışığı taş duvarlarda titriyordu.
Zafer kazanmıştık.
Ama içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Kael'in son sözleri zihnimden çıkmıyordu.
**“Bundan sonra kaçamayacaksın, Elara.”**
Saçmalık.
Kendimi yatağıma bıraktım ve gözlerimi kapattım.
Onu düşünmeyecektim.
Kesinlikle.
Tam o sırada kapı hızla açıldı.
Kralın muhafızlarından biri içeri girdi.
“Prenses.”
Doğruldum.
“Ne oldu?”
“Majesteleri sizi hemen taht salonuna çağırıyor.”
Üzerime pelerinimi geçirip koridora çıktım.
Taht salonuna girdiğimde babamın yüzündeki ifadeyi görünce adımlarım yavaşladı.
Bu bir zafer yüzü değildi.
Kral, tahtından kalktı.
“Cepheden gelen haberler değişti.”
“Nasıl?”
“Kael.”
İsmini duyduğum anda içimde bir şey gerildi.
“Ne olmuş ona?”
Babam bana sertçe baktı.
“Kaybolmuş.”
Kaşlarımı çattım.
“Kaybolmuş mu?”
“Birlikleri geri çekilirken saldırıya uğramış. Adamlarının çoğu yakalanmış. Kendisi ise ortadan kaybolmuş.”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra babamın sesi salonu doldurdu.
“Onu bulacağız.”
“Bulursak ne olacak?”
Babamın bakışları sertleşti.
“Esir alınacak.”
İçimde tuhaf bir his oluştu.
Nedenini anlayamıyordum.
Belki de savaş meydanındaki o birkaç dakikadan dolayıydı.
Belki de Kael'in gözlerinde gördüğüm o şüpheden.
Ama onun öldürülmesini istemiyordum.
Bunu kendime bile itiraf etmek istemiyordum.
---
Üç gün sonra kuzey sınırına gönderildim.
Yanımda on iki asker vardı.
Görevimiz basitti:
Kuzey birliklerinin izini bulmak.
Ormanın derinliklerine ilerlerken hava giderek soğudu.
Atımı durdurdum.
“Burada.”
Askerlerden biri şaşkınlıkla bana baktı.
“Neyi gördünüz, prenses?”
Yerden bir iz gösterdim.
At nalı.
Taze.
“Buradan geçmişler.”
İlerledik.
Yaklaşık bir saat sonra terk edilmiş bir kulübeye ulaştık.
Kapısı açıktı.
İçeride kimse yoktu.
Ama yerde kan lekeleri vardı.
Kılıcımı çektim.
“Dikkatli olun.”
Tam arkamı döndüğüm anda bir gölge üzerime atıldı.
Kılıcımı kaldırdım.
Çelik çeliğe çarptı.
Bir darbe.
İkinci darbe.
Üçüncü...
Sonunda saldırganın bileğini yakaladım.
Ama yüzünü gördüğüm anda donup kaldım.
Siyah gözler.
Dağınık koyu saçlar.
Ve o tanıdık, sinir bozucu gülümseme.
Kael.
“Yine mi sen?”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Beni özlemişsin.”
“Rüya görüyorsun.”
Kılıcımı boğazına doğrulttum.
“Teslim ol.”
Kael etrafındaki askerlerime baktı.
Sonra tekrar bana döndü.
“Bunu gerçekten yapacak mısın?”
“Evet.”
“Öyleyse yap.”
Kılıcım havada kaldı.
Kael'in yüzündeki ifade değişti.
İlk kez alay etmiyordu.
“Çünkü sana söylemem gereken bir şey var.”
“Ne?”
Bir adım yaklaştı.
“Bu savaşın başladığına inandığın şey...”
Gözlerimi kıstım.
“Devam et.”
“Yalan.”
Sessizlik.
Rüzgâr ağaçların arasından geçti.
“Ne demek istiyorsun?”
Kael etrafımıza baktı.
“Bizi birbirimize düşüren biri var, Elara.”
Adımı yine söylemişti.
Bu kez ürpermedim.
Sinirlendim.
“Kanıtın var mı?”
“Var.”
“Öyleyse neden hâlâ buradasın?”
Kael başını hafifçe eğdi.
“Çünkü kanıtı sana vermek için buraya geldim.”
Arkamdaki askerler kılıçlarını kaldırdı.
Ben ise Kael'e bakmaya devam ettim.
Düşmanım önümdeydi.
Ve ilk kez onu öldürmek yerine...
**dinlemek istiyordum.**