Ben, Ardelia Krallığı'nın prensesi Elara.
Çocukluğumdan beri bana öğretilen tek bir şey vardı:
**Kuzey Krallığı'ndan gelenlere asla güvenme.**
Çünkü onlar bizim düşmanımızdı.
Yıllardır iki krallık arasında bitmeyen bir savaş vardı. Sınırlarımıza yapılan saldırılar, yakılan köyler, kaybedilen askerler… Her şeyin arkasında Kuzey Krallığı vardı.
Ve onların veliaht prensi...
Kael.
Onu ilk gördüğümde on yedi yaşındaydım.
Savaş meydanının ortasında karşı karşıya gelmiştik.
Elimde kılıcım, üzerimde zırhım vardı. Karşımda ise siyah zırhlı, yüzünde küçümseyen bir ifadeyle bana bakan bir adam duruyordu.
Kael.
Kılıcını bana doğrulttu.
“Prenses,” dedi. “Seni burada görmeyi beklemiyordum.”
Kılıcımı kaldırdım.
“Ben de seni bu kadar kolay bulacağımı düşünmemiştim.”
Gülümsedi.
O gülümsemeden nefret ettim.
“Beni öldürmeye mi geldin?”
“Hayır.”
Kaşlarımı çattım.
“Öyleyse neden buradasın?”
Bir adım yaklaştı.
“Çünkü sen benim düşmanımsın.”
Kalbim hızlandı ama korkudan değildi.
Öfkeydi.
“Sen de benim.”
Kılıçlarımız çarpıştı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Her hamlesini engelledim. Her saldırısına karşılık verdim. Onun kadar hızlı olduğumu biliyordum, fakat Kael beklediğimden çok daha güçlüydü.
Sonunda kılıcımı savurduğumda bileğimi yakaladı.
Bir anda yüzümüz birbirine çok yaklaştı.
Gözlerinin içine baktım.
Ve o an ilk kez şunu fark ettim:
Kael'in gözlerinde benim bildiğim nefret yoktu.
Sanki o da benim hakkımda yıllardır anlatılan her şeyin doğru olup olmadığını sorguluyordu.
Ama o düşünceyi hemen kafamdan attım.
Bileğimi kurtardım ve onu geriye ittim.
“Bir daha karşıma çıkma.”
Kael kılıcını yere indirdi.
“Bundan sonra kaçamayacaksın, Elara.”
Adımı söylemesiyle içimde garip bir ürperti oluştu.
“Beni tanımıyorsun.”
“Henüz.”
Arkasını dönüp uzaklaştı.
Ben ise olduğu yerde kaldım.
O gün savaşı kazanmıştık.
Ama ilk kez düşmanımı gerçekten merak etmeye başlamıştım.
Ve henüz bilmiyordum...
Asıl savaşın o gün başladığını.