İçeriğe geç

Düşman topraklar

Bölüm 11 · 3 dk okuma

Düşman topraklar

Bölüm 11

### Bölüm 11 — Son Hamle

Avludaki bütün askerler susmuştu. Gecenin soğuğu yüzüme vururken gözlerim yalnızca babamdaydı. Adrian kılıcını onun boynunda tutuyordu ve babamın yüzü solgun olsa da bakışları hâlâ güçlüydü. Beni görünce başını çok hafifçe salladı. Sonra dudakları sessizce tek bir kelime söyledi: “Hayır.” Ne yapmam gerektiğini anlamıştım. Adrian’ın istediği şeyi vermememi söylüyordu. Fakat bir kız olarak babamı orada bırakıp hiçbir şey yapmadan durmam mümkün değildi.

“Onu bırak,” dedim. Sesim bütün avluda yankılandı. Adrian güldü. “Önce belgeyi imzala.” Pelerimin altındaki kâğıdı çıkardım. “İmzalarım.” Kael hemen bana döndü. “Elara, hayır.” Ona bakmadan cevap verdim. “Bana güvenme demiştin.” Kael sustu. “Ben de sana güvenmiyorum.” Kâğıdı kaldırdım. “Ama seni dinleyeceğim.” Sonra Adrian’a baktım. “Kalemi ver.”

Adrian’ın yüzünde zafer kazanmış birinin ifadesi belirdi. Bir muhafız kalemi bana getirdi. Kâğıdı taş masanın üzerine koydum ve imzalamak için eğildim. Tam kalemin ucunu kâğıda değdirdiğim anda Kael’in söylediği bir cümle aklıma geldi: “Seni buraya gönderen kişi, benim burada olacağımı biliyordu.” Başımı kaldırıp Adrian’a baktım. Sonra babamın elindeki siyah mühre. Bir şey fark etmiştim. Adrian’ın elindeki mühür ile babamın elindeki mühür aynı değildi. Biri üç çizgiliydi, diğerinin altında küçük bir çatlak vardı. Kael’in daha önce gösterdiği mühürde de aynı çatlak vardı. Gerçek mühür buydu.

“Bir dakika,” dedim.

Adrian’ın yüzü değişti. “Ne oldu?”

Kâğıdı yırttım.

Avluda uğultu yükseldi.

Adrian öfkeyle bana doğru yürüdü. “Ne yaptığını sanıyorsun?”

“Senin mühürlerini birbirinden ayıramayacağımı sandın.”

Kael’in bakışları bir anda keskinleşti. Anlamıştı. Ben de sonunda her şeyi birleştirmiştim. Adrian’ın sahte mühürleri vardı ama gerçek mühür Kuzey Krallığı’ndan yıllar önce çalınmıştı. Eğer gerçek mühür elimizdeyse, Adrian’ın gönderdiği bütün sahte emirler geçersizdi.

Kael bir anda bağırdı: “Kuzey askerleri! Silahlarınızı indirin!”

Ordunun ön sıralarında birkaç asker tereddüt etti. Ardından yaşlı bir komutan atından indi. Kael’e baktı ve diz çöktü. “Veliaht prens.” Adrian’ın yüzündeki öfke büyüdü. “Sakın onu dinlemeyin!” diye bağırdı. Fakat artık çok geçti. Ardelia askerlerinin bir kısmı da silahlarını indirmişti.

Adrian geriye doğru çekildi ve babamı kendine siper etti. “Bir adım daha atarsanız kralınız ölür.”

Bir an herkes dondu.

Sonra babam gözlerime baktı.

Ve gülümsedi.

“Şimdi.”

Babam bir anda Adrian’ın eline dirseğiyle vurdu. Kılıç yere düştü. Ben ileri atıldım fakat Adrian benden hızlıydı. Belindeki hançeri çekip üzerime savurdu. Son anda geri çekildim. Kael de saldırmak üzereydi fakat Adrian ona döndü. İkisi kısa bir süre boyunca karşı karşıya geldi. Kael’in hareketleri hızlıydı ama Adrian yıllarca savaşmış bir adamdı. Bir hamlede Kael’i geriye savurdu.

Tam Adrian ikinci kez saldıracakken arkasından bir kılıç belirdi.

Babam.

Yaralı olmasına rağmen ayağa kalkmıştı.

“Bu krallık,” dedi nefes nefese, “senin oyuncağın değil.”

Adrian birkaç saniye babama baktı. Sonra kılıcını düşürdü.

Savaş meydanında yıllardır görmediğim bir sessizlik oluştu.

Adrian tutuklandı.

Sahte belgeler, mühürler ve gizli yazışmalar saray arşivlerinde bulundu. Günler içinde gerçek ortaya çıktı. Kuzey Kralı’nı öldüren kişinin Adrian’ın adamları olduğu, iki krallığın birbirine saldırması için sahte emirler gönderildiği ve yıllarca süren savaşın aslında tek bir kişinin kurduğu planla büyütüldüğü anlaşıldı.

Ama her şey bitmiş değildi.

Çünkü savaşın açtığı yaralar birkaç belgeyle kapanmıyordu.

Haftalar sonra sınırdaki eski kalede iki krallığın temsilcileri bir araya geldi. Ben Ardelia adına masanın bir tarafında oturuyordum. Karşımda ise Kael vardı. Artık aramızda askerler yoktu. Fakat yıllarca süren düşmanlığın ağırlığı hâlâ ikimizin arasında duruyordu.

Kael bana baktı. “Sanırım artık birbirimizi öldürmeye çalışmamız gerekmiyor.”

“Henüz karar vermedim.”

Kael hafifçe güldü. “Hâlâ aynı Elara.”

“Sen de hâlâ sinir bozucusun.”

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra Kael elini masanın üzerine koydu.

“Barış?”

Elime baktım.

Sonra onun eline.

Ve sonunda elimi uzattım.

“Barış.”

Fakat elini sıktığım anda Kael’in yüzündeki ifade değişti.

Bakışları arkamdaki pencereye kaymıştı.

“Ne oldu?” diye sordum.

Cevap vermedi.

Ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Ben de peşinden gittim.

Uzakta, dağların ardında küçük bir siyah bayrak dalgalanıyordu.

Üzerinde üç çizgi vardı.

Kael’in yüzü bembeyaz oldu.

“Bu imkânsız.”

“Ne?”

Kael gözlerini bayraktan ayırmadı.

“Adrian yalnız değildi.”

Ve o anda, yıllardır bitmiş sandığımız savaşın aslında sadece **ilk perdesinin kapandığını** anladık.

**Çünkü üç çizgili bayrak, Adrian’ın değil... çok daha büyük bir örgütün sembolüydü.**

**Ve o örgütün lideri hâlâ hayattaydı.**

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.