Dağların ardında dalgalanan siyah bayrağı gördüğüm anda içimdeki bütün huzur yok oldu. Üzerindeki üç çizgi, Adrian’ın odasında gördüğüm sembolün aynısıydı. Fakat bu kez bayrağın altında yüzlerce asker vardı. Kael pencerenin önünde durmuş, gözlerini o orduya dikmişti. “Adrian yalnız değildi,” dedi. Sesinde öfke vardı ama korku yoktu. Ben ise kılıcımı belimden çekip ona çevirdim. Kael yavaşça bana döndü. “Ne yapıyorsun?” “Sana güvenmediğimi hatırlatıyorum.” Kael birkaç saniye kılıcıma baktı, sonra kendi silahını çekti. “İyi. Çünkü ben de sana güvenmiyorum.” İkimiz de silahlarımızı indirmedik. Birkaç hafta önce aynı düşmana karşı yan yana savaşmış olabilirdik, fakat bu bizi dost yapmıyordu. O hâlâ Kuzey Krallığı’nın veliahtıydı. Ben ise Ardelia’nın prensesiydim. Savaşımız bitmemişti; sadece düşmanımız değişmişti.
Kael ilk hamleyi yaptı. Kılıçlarımız birbirine çarptığında odadaki askerler geri çekildi. Darbesini engelledim ve ona karşılık verdim. “Seni öldürmeye çalıştığım için kızgınsın,” dedi. “Hayır,” diye cevap verdim. “Beni öldürmeye çalışmana alışığım.” Bir hamlesini daha savuşturdum. “Asıl kızdığım şey, sana birkaç kez yardım etmek zorunda kalmam.” Kael kısa bir gülümsemeyle geri çekildi. “Ben de senin hayatını kurtarmaktan hiç hoşlanmadım.” “O zaman bir daha yapma.” “Memnuniyetle.” Yeniden saldırdı. Kılıçlarımızın sesi taş odada yankılanırken ikimizin de gerçekten savaştığını anlayabiliyordum. Bu bir gösteri değildi. Kael beni yenmeye çalışıyordu, ben de onu.
Tam Kael’in kılıcı bileğime yaklaşırken dışarıdan bir borazan sesi duyuldu. İkimiz de aynı anda durduk. Siyah bayraklı ordu kaleye doğru ilerlemeye başlamıştı. Kael kılıcını indirdi. “Bunu sonra bitireceğiz.” Ben de silahımı indirdim. “Söz veriyor musun?” “Kesinlikle.” Birbirimize son kez sertçe baktıktan sonra kaleden çıktık.
Avluda iki krallığın askerleri karşı karşıya dizilmişti. Ardelia askerleri benim arkamda, Kuzey askerleri Kael’in arkasındaydı. Aramızda yalnızca birkaç adım vardı. Siyah bayraklı ordu ise vadinin girişini kapatmıştı. Kim olduklarını bilmiyorduk. Fakat üzerlerindeki zırhların hiçbir krallığa ait olmadığı belliydi. Ordunun önünden siyah pelerinli bir adam çıktı. Yüzünü tamamen kapatan metal bir maske takıyordu. “Krallarınız size yıllarca aynı hikâyeyi anlattı,” dedi. “Kuzey, Ardelia’dan nefret eder. Ardelia, Kuzey’den nefret eder. Siz de birbirinizden nefret edersiniz.” Başını hafifçe kaldırdı. “Ve tam olarak istediğimiz şey buydu.”
Kael bir adım öne çıktı. “Kimsin?” Maskeli adam güldü. “Beni tanımıyorsun, veliaht.” Sonra bakışlarını bana çevirdi. “Ama baban tanıyor.” İçimde kötü bir his oluştu. “Babamla ne ilgisi var?” Maskeli adam cevap vermedi. Bunun yerine elini kaldırdı. Arkasındaki askerlerden biri eski bir sandık taşıyarak öne çıktı. Sandığın kapağı açıldığında içinden yıllar önce kaybolduğu söylenen belgeler çıktı. Kael’in yüzündeki ifade değişti. “Bu... babamın arşivinden.” Maskeli adam başını salladı. “Çünkü savaş başlamadan önce gerçekleri bilen tek kişi babandı.”
Kael’in bakışları bana döndü. “Bunu biliyor muydun?” “Hayır.” “Yalan söyleme.” “Sana yalan söylemek zorunda değilim.” “Babanın arşivlerinde Kuzey hakkında gizli belgeler varsa bunu bilmen gerekirdi.” Öfkeyle ona yaklaştım. “Sen de kendi babanın bütün sırlarını biliyor muydun?” Kael sustu. Birkaç saniye birbirimize baktık. Maskeli adamın bizi izlediğini fark ettiğimde bunun tam olarak istediği şey olduğunu anladım. Bizi tekrar birbirimize düşürmeye çalışıyordu.
“Kael,” dedim. “Şu anda birbirimizle savaşmamızı istiyor.”
Kael kılıcını kaldırdı. “Biliyorum.”
“Öyleyse neden silahını kaldırdın?”
Bana baktı.
“Çünkü sen hâlâ benim düşmanımsın.”
Ben de kılıcımı kaldırdım.
“Güzel.”
Maskeli adamın gülümsemesi yüzünde dondu.
Çünkü ikimiz de ona saldırmak yerine birbirimizin yanına geçmiş değildik.
Tam tersine, **iki düşman olarak aynı hedefe doğru yürümeye başlamıştık.**
Ve ikimiz de biliyorduk.
Bu savaş bittiğinde, birbirimize karşı olan hesap henüz kapanmamış olacaktı.
***Devam Edecek...