Adrian’ın “Savaş bu gece başlayacak,” sözleri zindanın taş duvarlarında yankılandığında içimdeki bütün korku bir anda öfkeye dönüştü. Arkamdaki demir kapıya baktım, sonra önümde duran muhafızlara. Kael sessizdi fakat gözlerinin nasıl hareket ettiğini görebiliyordum; çıkışları, muhafızların sayısını, silahlarını ve aralarındaki mesafeyi hesaplıyordu. Onu yıllardır düşmanım olarak tanıyordum ve savaş meydanında ne kadar tehlikeli olduğunu bizzat görmüştüm. Eğer buradan kurtulmak istiyorsak onun yeteneklerine ihtiyacımız vardı. Fakat bu, ona güvendiğim anlamına gelmiyordu.
Adrian elini kaldırdığında muhafızlar hücrelerin kapılarını açtı. Bizi dışarı çıkardılar ve koridor boyunca yürütmeye başladılar. “Nereye götürüyorsun bizi?” diye sordum. Adrian cevap vermedi. Sarayın altındaki gizli geçide ulaştığımızda nedenini anladım. Taş duvarın arkasındaki kapı açıldığında içeride onlarca silah ve savaş haritası gördüm. Ardelia’nın değil, iki krallığın da haritaları vardı. Masaların üzerinde sahte emirler, mühürler ve belgeler duruyordu. Kuzey birliklerinin hareketleri, Ardelia askerlerinin yerleri, saldırı planları… Hepsi tek bir odada toplanmıştı. Kael de gördükleri karşısında birkaç saniye sessiz kaldı. “Bütün bunları sen mi yaptın?” dedi. Adrian’ın yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi. “Ben yalnızca insanların inanmak istedikleri yalanları onlara verdim.”
“Bunca yıl boyunca savaşın sürmesini sen sağladın,” dedim. Adrian bana döndü. “Savaş yalnızca kralların hatası değildir, Elara. Halk korkarsa savaşır. Askerler öfkelenirse savaşır. Krallar intikam isterse savaşır. Ben yalnızca ateşe biraz daha odun attım.” Kael’in sesi buz gibiydi. “Babamı sen öldürdün.” Adrian’ın yüzündeki gülümseme kayboldu. “Baban ölmek zorundaydı. Yoksa bu plan asla işe yaramazdı.” Kael bir anda üzerine yürüdü fakat muhafızlar onu tuttu. “Kael!” diye bağırdım. O an Kael’in gözlerindeki öfkeyi ilk kez bu kadar açık gördüm. Fakat Adrian’ın bir sonraki cümlesi ikimizi de susturdu. “Ve yarın Ardelia Kralı da ölecek.”
Babamın hâlâ hayatta olduğunu hatırladığımda içimdeki bütün düşünceler tek bir noktaya toplandı. “Onu nerede tutuyorsun?” Adrian cevap vermedi. Bunun yerine masanın üzerindeki bir belgeyi aldı ve bana uzattı. “Bunu imzalarsan baban yaşayacak.” Belgeye baktım. Ardelia tahtından feragat ettiğimi ve krallığın yönetiminin geçici olarak savaş konseyi tarafından devredileceğini belirten bir anlaşmaydı. “Bunu imzalamamı mı bekliyorsun?” Adrian başını salladı. “Evet.” Belgeyi elimde buruşturdum. “Asla.” Adrian’ın yüzü sertleşti. “O zaman babanı son kez görürsün.”
Tam o sırada Kael bana baktı. Gözlerinde ilk kez alışık olmadığım bir ifade vardı. “İmzalama.” Ona döndüm. “Bunun benim için ne anlama geldiğini biliyor musun?” Kael sakin bir şekilde cevap verdi. “Biliyorum. Ama Adrian’ın istediğini yaparsan savaş yine başlayacak.” Bir an sustu. “Babanı kurtarmanın başka bir yolu var.” “Nedir?” Kael muhafızlara baktı. “Bana bir dakika ver.” Ona inanıp inanmamak arasında kaldım. Sonunda başımı salladım. Kael bir anda önündeki muhafızın dengesini bozdu, diğerine omzuyla çarptı ve silahını aldı. Her şey birkaç saniye içinde oldu. Ben de masadaki meşaleyi devirdim. Oda karanlığa gömüldü. Çığlıklar ve ayak sesleri birbirine karışırken Kael kolumdan tuttu. “Koş!”
“Bana emir verme!”
“Şu an tartışmanın sırası değil!”
Gizli geçitten koşmaya başladık. Arkamızdan muhafızların sesleri geliyordu. Önümüzde ise yalnızca karanlık vardı. Kael bir kapıyı açtı ve ikimiz sarayın dışındaki eski avluda bulduk kendimizi. Gece gökyüzü kırmızı bir ışıkla aydınlanıyordu. Uzakta çanlar çalıyordu. Savaş başlamıştı.
Sarayın surlarına baktığımda yüzlerce meşalenin kuzeyden yaklaşmakta olduğunu gördüm. Kael de aynı manzaraya bakıyordu. “Bu gerçek bir ordu değil,” dedi. “Ne?” “Kuzey ordusu bu kadar hızlı buraya gelemezdi. Bu birlikler sahte emirlerle buraya çekilmiş.” Bana döndü. “Adrian iki tarafı da aynı anda saldırıya geçiriyor.” Kalbim hızlandı. “Peki onu nasıl durduracağız?” Kael cevap vermeden önce uzaklardan bir borazan sesi yükseldi. Sonra sarayın en yüksek kulesinde üç kez ışık yandı.
Kael’in yüzündeki ifade değişti.
“Bu ne?” diye sordum.
“Bir işaret.”
“Kime?”
Kael gözlerini kuleye dikti.
“Adrian’ın gerçek ordusuna.”
Tam o anda arkamızdaki sarayın kapıları açıldı. Binlerce asker avluya döküldü. Fakat üniformaları Ardelia’ya ait değildi. Kuzey bayrakları da taşımıyorlardı.
Ortalarında Lord Adrian vardı.
Ve yanında, ağır yaralı babam.
Adrian kılıcını babamın boynuna dayadı.
“Prenses Elara!”
Bütün avlu sustu.
“Şimdi karar verme zamanı.”
Kael önümde durdu.
Ben ise babama baktım.
Sonra Adrian’a.
Ve en sonunda Kael’e.
Çünkü o anda fark ettim:
**Bu gece yalnızca bir krallığın kaderi değil, iki krallığın geleceği de benim vereceğim tek bir karara bağlıydı.**