İçeriğe geç

Düşman topraklar

Bölüm 9 · 2 dk okuma

Düşman topraklar

Bölüm 9

### Bölüm 9 — Gece Yarısı

Zindanın sessizliği gecenin ilerleyen saatlerinde daha da ağırlaşmıştı. Taş duvarlardan süzülen soğuk, üzerimdeki ince elbiseye rağmen tenime kadar işliyordu. Karşı hücrede Kael hâlâ ayaktaydı. Sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Saatlerdir neredeyse hiç konuşmamıştık. Onunla aynı yerde bulunmak bile sinirlerimi bozuyordu. Birkaç saat önce savaş meydanında karşı karşıya gelen iki düşmandık; şimdi ise aynı kişinin kurduğu tuzağın içinde yan yana hapsedilmiştik.

“Uyuyacak mısın?” diye sordum sonunda.

Kael başını kaldırdı. “Sen uyuyabilecek misin?”

“Hayır.”

“Ben de.”

Gözlerimi devirdim. “Ne kadar faydalı bir sohbet.”

Kael hafifçe gülümsedi ama bu kez alayında sıcaklık yoktu. “Sana alışmaya başladığımı düşünme.”

“Merak etme. Ben de senden hoşlanmaya başlamadım.”

“İyi.”

Tekrar sessizliğe gömüldük. Bir süre sonra koridorun ucundan hafif bir metal sesi geldi. Kael anında doğruldu. Ben de ayağa kalktım. Ses giderek yaklaşıyordu. Birkaç saniye sonra kapüşonlu bir adam karanlığın içinden çıktı. Elinde bir anahtar demeti vardı. Muhafız değildi. Adımlarından ve üzerindeki kıyafetten saray çalışanlarından biri olduğu belliydi.

Adam önce Kael’in hücresine, sonra benim hücreme baktı. Anahtarlardan birini seçti ve benim kapımın kilidine uzandı.

“Sen kimsin?” diye sordum.

Adam cevap vermedi.

Anahtarı çevirdi.

Kapı açıldı.

Tam dışarı çıkacakken Kael sertçe konuştu. “Onu götürmene izin verme.”

Adam durdu.

“Ne?”

Kael hücresinin demirlerine yaklaştı. “Adrian seni gönderdi.”

Adamın eli anahtarın üzerinde sıkılaştı.

“Hayır.”

“Öyleyse yüzünü göster.”

Adam birkaç saniye kıpırdamadı. Sonra kapüşonunu geri çekti.

Onu tanıyordum.

Sarayın arşiv sorumlusu.

“Sen?”

Adam gözlerini kaçırdı. “Prenses, zamanımız yok.”

“Beni neden çıkarıyorsun?”

“Çünkü babanızın odasında bir şey buldum.”

Kalbim hızlandı.

“Ne?”

Adam cebinden küçük bir kâğıt çıkardı. “Kralınız saldırıya uğramadan birkaç dakika önce bunu bana verdi.”

Kâğıdı aldım.

Üzerinde babamın el yazısıyla tek bir cümle vardı:

**“Elara, Kael’e güvenme. Ama onun söylediklerini dinle.”**

Kaşlarım çatıldı.

Bu nasıl bir çelişkiydi?

Kael de kâğıdı görmüştü. “Bana güvenme,” dedi sakin bir sesle. “Bunu yapma.”

Ona döndüm. “Zaten yapmıyorum.”

Arşivci telaşla konuştu. “Prenses, sizi buradan çıkarmam gerekiyor. Kuzey sınırındaki birlikler sabaha karşı harekete geçecek.”

“Peki Kael?”

Adam başını salladı. “Onu çıkaramam.”

Kael alaycı bir ifadeyle bana baktı. “Gördün mü? Sonunda mantıklı biri çıktı.”

Ona ters ters baktım.

Sonra hücremin kapısına baktım.

Özgürdüm.

Kaçabilirdim.

Babamı bulabilirdim.

Adrian’ın planını bozabilirdim.

Fakat Kael burada kalırsa Kuzey Krallığı'na karşı kullanılacak en büyük kozlardan biri olacaktı.

Ve onun esir kalması savaşın başlamasını kolaylaştıracaktı.

Derin bir nefes aldım.

“Kael’i de çıkaracağız.”

Arşivci korkuyla bana baktı. “Prenses, bunu yaparsanız ikimizi de öldürürler.”

“Biliyorum.”

Kael kaşlarını kaldırdı. “Beni kurtarmak istediğini sanmıyorum.”

“İstemiyorum.”

“Öyleyse neden?”

Ona baktım.

“Çünkü seni burada bırakmak Adrian’ın işine geliyor.”

Kael birkaç saniye sustu.

Sonra başını salladı.

“İlk defa aynı şeyi düşünüyoruz.”

Arşivci diğer anahtarı çıkardı.

Fakat tam kilide uzanacağı sırada zindanın kapıları büyük bir gürültüyle açıldı.

Meşalelerin ışığı koridora yayıldı.

Muhafızlar içeri doldu.

En önde Lord Adrian vardı.

Yüzünde sakin bir gülümseme vardı.

“Ne kadar dokunaklı,” dedi.

“Düşman iki krallığın çocukları, aynı kafesten kaçmaya çalışıyor.”

Kael kılıcının olmadığını fark ederek geriye çekildi.

Ben ise yumruklarımı sıktım.

Adrian bize doğru yürüdü.

“Sabahı beklememize gerek kalmadı.”

Bakışları önce bana, sonra Kael’e çevrildi.

“Çünkü savaş bu gece başlayacak.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.