Özer abinin aile evine gitmek üzere arabaya bindik.
Yolda kimse konuşmadı. Arabanın içinde ağır bir sessizlik vardı. Sadece motorun uğultusu ve lastiklerin asfalta sürtünme sesi duyuluyordu. Direksiyonu kavrayan Özer abinin parmakları ara sıra ritmik şekilde direksiyona vuruyor, ablam ise camdan dışarıyı izliyordu.
Gerginliği hafifletmek adına boğazımı temizleyip hafifçe öksürdüm.
"Sizin bahçede çiçekler var mı Özer abi?"
Özer abi dikiz aynasından bana kısa bir bakış attı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Ardından gözlerini tekrar yola çevirip direksiyonu hafifçe çevirdi.
"Tabii ki var. Hem de istemediğin kadar."
Ablam heyecanla bana döndü. Gözleri parlamıştı.
"Mira çiçekleri takıntılı derecede sever. Yani istemediği kadar çiçek diye bir şey onun için yoktur."
Özer abi hafifçe güldü.
"O kadar sever misin çiçekleri Mira?"
Başımı küçük bir hareketle salladım.
"Evet... Özellikle nergisleri."
Özer abi gülümseyerek konuştu.
"Şanslısın ki bahçedeki çiçeklerin çoğunu nergisler oluşturuyor. Arda sağ olsun."
Gülümsemem bir anda silindi. Parmaklarımı dizimin üzerinde birbirine kenetledim. Arda'nın adını duyar duymaz içime soğuk bir ürperti yayıldı. Son karşılaşmamız pek iyi geçmemişti.
Ablam bunu fark etmişti. Ön koltuktan hafifçe dönüp bana baktı. Bakışlarında anlayış ve biraz da acıma vardı. O günü görmüştü. Düşüncelerimi tahmin etmek zor değildi.
Arabayı dolduran kısa sessizlik Özer abinin de dikkatini çekmişti. Kaşlarını hafifçe çatıp dikiz aynasından bize baktı.
"Ne oldu kızlar? Yanlış bir şey mi dedim?"
Derin bir nefes alıp yüzümde küçük bir gülümseme oluşturdum.
"Yok abi. Ne alakası var."
Ablam da hemen söze girerek omzunu Özer abiye doğru eğdi.
"Evet Özer. Sen yola bak, dikkatin dağılmasın."
Özer abi gülümseyip başını hafifçe salladı.
"Tamam hayatım."
Birkaç dakika sonra araba geniş, demir bir kapının önünde yavaşlayıp durdu.
Camdan dışarı baktığım anda gözlerim büyüdü. Karşımda yükselen görkemli ev adeta bir konaktı. Büyük pencereleri, taş işlemeleri ve geniş bahçesiyle oldukça gösterişli görünüyordu. Bu kadar zengin olduklarını bilmiyordum.
Şaşkınlığımı gizleyemeyip istemsizce konuştum.
"Eviniz çok büyükmüş."
Özer abi emniyet kemerini çözerken hafifçe gülümsedi.
"Dur... Daha evin içini görmedin."
Arabanın kapısını açınca yüzüme hafif bir rüzgar çarptı. Ayağımı yere bastığım anda gözüm giriş kapısının önünde dimdik bekleyen iki korumaya takıldı.
"Bunca koruma ne için? Sanki Elizabeth Kraliçesi yaşıyor burada..." diye içimden geçirdim.
Başımı hafifçe kaldırıp evi hayranlıkla süzdüm. Aynı anda içimde başka bir düşünce dolaşıyordu.
Umarım evdekilerin intikam ateşi sönmüştür.
Çünkü hâlâ aynı kaprisli tavırları sürdürüyorlarsa, bu kez alttan alan taraf ben olmayacaktım.
Özer abi bir adım öne çıkıp kapı ziline bastı. İçeriden ayak sesleri duyuldu. Çok geçmeden kapı açıldı.
Kapıyı orta yaşlı bir kadın çalışan açmıştı. Bizi görünce hafifçe başını eğdi.
"Hoş geldiniz. İçeri buyurun, sizi bekliyorlardı."
Özer abi başıyla teşekkür etti. Ablamla göz göze geldiler. Parmakları birbirine dolandı ve el ele içeri girdiler. Ben de sessizce arkalarından yürüdüm.
Kadın çalışan bizi geniş holde karşıladıktan sonra salonu işaret etti.
"Sinem Hanım ve Sancak Bey salondalar."
Sözünü bitirir bitirmez usulca yanımızdan ayrıldı.
Salonun kapısından içeri girdiğim an ilk dikkatimi çeken şey ihtişamdı. Yüksek tavanlar, gösterişli avize ve iki yana kıvrılarak çıkan merdivenler... İnsan kendini evde değil de küçük bir sarayda hissediyordu.
Merdivenlerin önünde Sinem ve Sancak bizi bekliyordu.
İkisi de ayaktaydı.
Ne bir tebessüm, ne de misafir karşılayan sıcak bir ifade...
Sadece yukarıdan bakan, buz gibi bakışlar.
Bu kibir paradan mı geliyordu, yoksa bize duydukları nefretten mi, anlayamadım.
Onların karşısında durduğumuzda salona ağır bir sessizlik çöktü.
Sessizliği bozan ilk kişi Özer abi oldu.
"Bir 'hoş geldiniz' yok mu?"
Sinem dudak büktü. Kollarını göğsünde birleştirerek küçümseyici bir ifadeyle konuştu.
"Hoş gelene hoş geldin deriz. Şu anki durum o söze pek uygun görünmüyor."
İçimden istemsizce homurdandım.
Kendini ne sanıyor bu kadın?
Özer abi derin bir nefes alıp bir adım öne çıktı.
"Hala... Bunu konuştuk. En azından saygılı ol."
Sinem tam cevap verecekken Sancak elini hafifçe kaldırarak onu susturdu.
"Yeter Sinem."
Sonra bakışlarını doğrudan Özer abiye çevirdi.
"Madem Özer Bey öyle istiyor... öyle olsun."
Sinem şaşkınlıkla abisine döndü.
"Abi..."
Sancak gözünü bile kırpmadan sözünü sürdürdü.
"Ama saygıyı hak edip etmediklerine karınla kardeşi karar verecek. Bizden bundan fazlasını bekleme."
Kısa bir duraksadı.
"Fazlasını istersen... seni de onlar kadar yüzsüz sayarım."
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
İçimdeki öfke boğazıma kadar yükseldi.
"Pardon da..." dedim, bir adım öne çıkarak.
"Ne hakla bize yüzsüz diyorsunuz?"
Ablam telaşla koluma dokundu.
Parmaklarını hafifçe bileğime bastırıp beni arkasına çekti.
"Sakın..." diye fısıldadı.
"Sus Mira."
Sancak cebine attığı elleriyle bana alaycı bir gülümseme gönderdi.
"İşte tam da bu hakla."
Bakışlarını üzerimden ayırmadı.
"Bu tavırların yüzünden."
Ablam bana yeniden başını iki yana salladı.
Konuşmamam gerektiğini anlatıyordu.
Haklıydı.
Bu tartışmanın sonunda en çok canı yanacak kişi bendim değil, oydu.
Ortamı yumuşatmaya çalışarak öne çıktı.
Sessizce Sancak'ın yanına yürüdü.
Başını eğip elini öpmek için uzandı.
Fakat Sancak elini sertçe geri çekmek yerine elinin tersiyle ablamın elini itti.
"Kanlı ellerinle bana dokunmaya nasıl cüret edersin?"
Ablam birkaç adım geriledi.
Gözleri anında dolmuştu.
Özer abi hemen yanına gidip omuzlarından tuttu.
"Baba! Yeter artık!"
"Sana mı soracağım neyin yeter olup olmayacağını?"
Ablam artık gözyaşlarını tutamıyordu.
Sessizce ağlamaya başladı.
Hemen yanına gittim.
"Abla... İyi misin?"
Dudaklarını zorla gülümsetmeye çalıştı.
"İyiyim Mira."
Titreyen sesi söylediklerini ele veriyordu.
"Sen yukarı çık... eşyalarını yerleştir."
Sancak'a döndüm.
Öfkem artık taşacak gibiydi.
"Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?"
Tam o anda yukarıdan tok bir erkek sesi duyuldu.
"Sorun babamın kendini ne sandığı değil."
Başımı kaldırdım.
"Senin kendini bir şey sanman."
Arda.
Merdivenlerin başında durmuş bana bakıyordu.
Salondaki bütün sesler sanki bir anda uzaklaştı.
Ağır, sakin ve kendinden emin adımlarla merdivenlerden inmeye başladı.
Ne acele ediyordu, ne de gözlerini üzerimden ayırıyordu.
Bakışlarındaki soğukluk insanın içine işliyordu.
Sanki bana değil, yıllardır içinde büyüttüğü kine bakıyordu.
Ben de gözlerimi kaçırmadım.
İçimde ona dair kalan son kırıntılar da çoktan ölüp yerini nefrete bırakmıştı. Son basamağı indi. Aramızda yalnızca bir adım kalacak kadar yaklaştı. Ve tam karşıma geçti.
.
