İçeriğe geç

DÜŞLERİN KABUSU

Bölüm 4 · 6 dk okuma

DÜŞLERİN KABUSU

Bölüm 4

3. BÖLÜM

Şatonun sislere gömülmüş görkemli surlarının önünde koskoca bir kalabalık toplanmıştı. İnsanların sesleri öylesine yükseliyordu ki, sanki yıllar önce yaşanan o karanlık günlerin yankıları yeniden taş duvarlara çarpıyordu. Herkes, her yıl olduğu gibi yüce krallarını, kraliçelerini ve prenseslerini görmek için sabırsızlanıyordu.

Fakat görmeyi bekledikleri yalnızca kraliyet ailesi değildi.

Yakın zamanda sağlanan barış, halkın dilinden düşmüyordu. İnsanlar yalnızca meraklarını gidermek istemiyor, kulaktan kulağa yayılan korku dolu fısıltıların da son bulmasını diliyordu. O fısıltılar öylesine çoğalmıştı ki, önce şatonun kadim surlarına çarpıyor, ardından bütün dünyaya yayılıyormuş gibi hissediliyordu.

Sadece fısıltılar değil, kuşların kanat çırpışları ve ezgileri bile yaklaşan halk selamlamasının habercisi gibiydi. Kalabalığın arasında kanat çırpan periler, heybetli Beastfolklar, cüceler, insanlar, troller, elfler...

Kısacası, Vaelorinth Eluntharion'un dört bir yanından gelen bütün halk bu günü sabırsızlıkla bekliyordu.

Prenses Sellsella da kuşların ezgilerinden vaktin daraldığını anlamıştı. Hazırlıklarını çoktan tamamlamıştı ama zihni ne tacındaydı ne de birazdan başlayacak törende. Tek dileği, Nyla'nın halk selamlaşması başlamadan önce şatoya dönmesiydi. Sessizce tanrılarına dua ediyor, her geçen saniyeyle birlikte içindeki endişe biraz daha büyüyordu.

Çok geçmeden kuşların taşıdığı haber ona ulaştı.

Nyla şatoya dönmüştü.

Sellsella'nın göğsünü sıkıştıran korku, medandan yükselen seslerin arasında yavaşça dağılıp yerini bambaşka bir duyguya bıraktı.

Öfkeye.

Derin bir nefes aldı.

Bu kez gerçekten sınırı aştın, Nyla... diye geçirdi içinden.

Onu görür görmez güzelce azarlamaya kararlıydı.

Ama içinde büyüttüğü o öfkeyi gerçekleştiremedi.

Nyla'nın ter içinde kalmış yüzünü görür görmez yüreğindeki bütün sertlik usulca çözülmeye başladı. Dağılmış saçları, nefes nefese kalışı ve her zamanki gibi masum görünmeye çalışan bakışları, Sellsella'nın öfkesini bir anda sessizliğe gömmüştü.

Kardeşinin o masum gözlerine bakmamak için başını hafifçe başka yana çevirdi. Çünkü biliyordu...

O gözlere bir kez bakarsa, ona kızmayı yine beceremeyecekti.

“Özür dilerim, abla. Biliyorum geciktim. Her neyse, halk selamlaşmasına gidelim.” dedi Nyla pervasızca.

“Bu kadar sorumsuzluk beklemiyordum senden. Hiçbir şey olmamış gibi sadece af mı diliyorsun? Bütün halk meydanda bizi beklerken sen yine çocuk gibi davranıyorsun. Bu günü aylar önce planlamıştık. Ama sen...” dedi öfkeyle prenses.

Bir an sustu. Derin bir soluk aldı. Kardeşine olan öfkesi bir anlığına dinmişti ama yeniden konuşmaya başladı.

“Ne zaman artık bir çocuk olmadığının farkına varacaksın? Eğer annem burada olsay—”

“Ama burada değil, abla. Bazen gerçekten beni hiç anlamıyorsun. Hiç. Bu konuşmayı bir abla olarak mı, prenses olarak mı, yoksa kendini annem sanarak mı yaptın bilmiyorum ama beni hiç anlamayacaksın. O yüzden bana kızmaya değil, empati kurmaya odaklanmalısın. Ben bu özel gücü saklayayım diye almadım. İnsanlara yardım etmenin kötü bir tarafı olduğunu da düşünmüyorum. Benim istediğim tek şey, senin hayvanlarla özgürce konuşup özel gücünü kullandığın gibi benim de dövüş gücümü kullanabilmek.”

Nyla o kadar hızlı konuşmuştu ki Sellsella tek kelime bile söyleyememişti. Prensesin odası bir anda Nyla'nın kelimeleriyle dolup taşmış, taş duvarlar bile onun sesiyle yankılanmıştı.

“Ve biliyor musun, abla...” dedi bu kez sesi yumuşayarak. “Seni çok seviyorum. Kendimden bile çok. Ama bu konuda haklı değilsin. Evet, geç kaldım. Şatodan kaçmak için yanlış bir zaman seçtim. Ama o ağlayan çiftçinin yüzünü eğer görseydin, benden önce sen kalbine söz geçiremez, ona yardım ederdin.”

“Şimdi eğer beni azarlamak istiyorsan devam et ama lütfen hızlı ol. Çünkü leş gibi kokuyorum. Hemen hazırlanmam lazım.” dedi Nyla, ellerini terden dağılmış saçlarına götürerek.

Sellsella, kavuşturduğu ellerini yavaşça bıraktı.

Kardeşine doğru birkaç adım attı ve onu sessizce kucakladı.

“Ah...” dedi dudaklarını büzerek. “Ne kadar da çok konuşuyorsun.”

Nyla hafifçe gülümsedi.

“Tamam, bunu sonra konuşuruz. Çünkü gerçekten de leş gibi kokuyorsun.” dedi Sellsella, gülümsemesini gizlemeye çalışarak. “Şimdi odana git. Güzel ama hızlı bir banyo yap ve sana seçtiğim elbiseyi giy, olur mu?”

Kısa bir an durdu.

“Lütfen... Biliyorum, o elbiseyi hiç beğenmeyeceksin.” dedi iç çekerek. “Ama bugünlük beni kırma. Hadi, git artık...”

Nyla odasından çıktığında şatonun uzun koridorları çoktan hareketlenmişti.

Taş duvarlara asılmış sancaklar, altın işlemeli avizelerden yansıyan ışıklar mermer zemine vuruyordu. Koridor boyunca dizilen muhafızlar, hizmetkârlar ve şövalyeler, prenseslerini görür görmez başlarını eğerek saygıyla selam verdiler.

“Majesteleri.”

“Prensesim.”

Nyla da yürümeyi hiç yavaşlatmadan başını hafifçe eğiyor, kısa bir tebessümle selamlarını karşılıyordu.

Sarayın bu görkemli düzeni ona hiçbir zaman yabancı gelmemişti.

Yabancı gelen, bu düzenin içinde boğulmak zorunda hissetmesiydi.

Tam köşeyi dönecekken adımları istemsizce yavaşladı.

Yüzündeki rahat ifade bir anda silindi.

“Harika...” diye geçirdi içinden.

“Bir tek sen eksiktin.”

Karşı koridorda duran kişiyi görür görmez gözlerini hafifçe devirdi.

“Prensesim...” dedi genç adam, Nyla'nın önünde yavaş bir reverans yaparak.

“Lysander, merhaba.” dedi Nyla, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrılırken. “Ne kadar da sık buralardasın. Tıpkı fazemer otu gibi... Olmadık yerlerde... Pat! diye çıkıyorsun.”

Lysander gülümsedi.

“Ah, o hâlde duygularımız karşılıklı, prenses.” dedi alaycı bir nezaketle. “Sizi görmek ne güzel... Her zamanki gibi zarif ve dinç görünüyorsunuz. Çok sık spor yapıyorsunuz anlaşılan. Hele ki yürüyüş... Ama fazla ileri gitmemeye çalışın. Yoksa...” Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Pat! diye düşersiniz.”

“Ah, benim için hiç endişelenmene gerek yok.” dedi Nyla, sinsi bir tebessümle kaşlarını hafifçe kaldırarak. “Ben kolay kolay düşmem. Sen kendine dikkat et. Bakarım ki son zamanlarda köprü yolculuklarını pek sever olmuşsun... Yanılıyor muyum?”

Lysander'ın yüzündeki gülümseme bir an bile bozulmadı.

“Anlamadım, prenses...” dedi masum bir ifadeyle. “Köprü mü? Ah, hayır. Son zamanlarda yapmayı sevdiğim tek şey, sevgili prensesimi... yani bir gün müstakbel eşim olacak Sellsella'yı görmek.”

“Hım...” dedi Nyla, zoraki bir gülümsemeyle.

Ona hiç güvenmiyordu.

Yüzünü görmek bile midesini bulandırırken, onu bundan sonra daha sık görecek olduğunu düşünmek bile aklını kaybetmesine yetiyordu.

Ablam bunun neyine âşık oldu acaba? diye geçirdi içinden.

“İzninizle, prenses.” dedi Lysander.

Yavaşça yanından geçip koridorda birkaç adım attı.

Tam uzaklaşacakken durdu.

Başını hafifçe omzunun üzerinden çevirdi.

“Ha, bir de...” dedi sakin bir sesle. “Son zamanlarda ne kadar güzel göründüğünüzü fark ettiniz mi?”

Kısa bir sessizlik oldu.

Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

“Belki de kasabada dolaşmak iyi gelmiştir.”

Söylediği son cümle kulağa sıradan bir iltifat gibi geliyordu.

Ama ikisi de bunun bir iltifat olmadığını çok iyi biliyordu.

“Kasaba mı?” dedi Nyla, kaşlarını çatarak. “Hayır... Orası da neresi? Ha, senin şövalyelerinle geceleri gizlice bir şeyler yaptığın yer mi?”

Lysander'ın yüzündeki gülümseme bir an silindi.

“Oraya gitmeyi ben pek tercih etmem.” dedi Nyla, omuz silkerek. “Güzel demişken... Sanırım bu konuda ablama çekmiş olmalıyım. Çünkü sizin aksinize o gerçekten çok güzel.”

Dudaklarının kenarı alaycı bir tebessümle kıvrıldı.

“Haha... Her neyse, gitmeliyim.”

Sesi sakin çıkıyordu.

Ama öfkesini sesine yansıtmamak için kendini zor tuttuğu belliydi.

“Hoşça kalın, prenses.” dedi Lysander.

Ardından hafifçe başını eğdi.

“Merak etmeyin... Özleşmeyeceğiz.”

Kısa bir duraksamadan sonra gülümsemesi biraz daha belirginleşti.

“Ben artık hep buradayım.”

Bunu söyledikten sonra arkasını döndü ve koridorun sonunda yavaş yavaş gözden kayboldu.

Nyla, Lysander'ın ardından birkaç saniye daha öylece baktı.

Sonra gözlerini usulca kapatıp derin bir nefes verdi.

“kızıl iblisten hiçbir farkı yok...” diye mırıldandı kendi kendine.

Şatonun yüksek pencerelerinden süzülen sabah ışığı, taş zemine uzun gölgeler düşürüyor; koridorun sessizliği ayak seslerine eşlik ediyordu...

Felaketin sonunu sadece nyla tahmin edebiliridi ama o bile artık buna hazır değildi. Tek istediği sadece bu günü atlatmaktı...

Bölüm sonu

1 yorum