~ NYLA ~
Kasabanın dar sokakları sabahın soluk ışığıyla yıkanırken taş duvarlar arasında yankılanan sesler, her zamanki huzursuzluğun çok daha fazlasını fısıldıyordu. Rüzgâr, toprak kokusuna karışmış korkuyu bile taşıyacak kadar sabırsızdı sanki.
Ve ben, tam o kalabalığın içinde, yine “sorun” olarak anılacak bir sahnenin ortasındaydım.
Sorun… sorun… hayır.
Sorun ben değildim.
Sadece sorunları çözmek istiyordum.
Ben yaramaz değilim.
Sadece kurallarla pek iyi geçinemiyorum… o kadar.
Neyse.
Şu an o “sorunların” tam ortasındaydım.
Dizlerimin toz içinde kaldığını fark ettim. Bir an eğilip baktım.
“Yine harika bir giriş,” diye geçirdim içimden.
Estetik mi? Hayır.
Etkileyici mi? Kesinlikle.
Karşımda evsiz kılıklı hırsız, iki eliyle çuvalı göğsüne bastırmıştı. Sanki o çuval onun hayatıydı. Hatta belki de ondan daha değerliydi.
Gözleri benim üzerimdeydi.
“Demek cesur değilsin,” dedi alaycı bir gülümsemeyle.
“Yüzündeki maskeyi ve şu aptal pelerini çıkaracak cesaretin yok mu?”
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Maskeyi mi?” dedim.
“İlginç. İnsanlar genelde ilk bakışta bu kadar kişisel sorular sormaz.”
Devam etti, sesini yükselterek:
“Yüzünü görürsem ne olur? Herkese söylerim diye mi korkuyorsun?”
Bir an sustum.
Sokaktaki sesler bile sanki geri çekilmişti.
Derin bir nefes aldım.
“Hayır,” dedim sakinçe.
“Öğrenmenden korkmam.”
Bıçağı hafifçe kaldırdım. Metal ışığı yakaladı.
“Sen korkmalısın.”
Bir adım attım.
Taş zeminde ayakkabımın sesi net çıktı.
“Çünkü öğrenirsen… uzun boyunun üstünde duran kafana veda etmen gerekebilir.”
Hırsızın yüzündeki alay bir anda dağıldı.
“Sen az önce beni boğazımı kesmekle tehdit mi ettin?” dedi, sesi çatlayarak.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ah…” dedim yavaşça.
“Öyle mi söyledim?”
Dudaklarımı büzdüm.
“Bak bu önemli bir konu.”
Bir an sanki düşünüyormuş gibi yaptım.
“Aslında ben tehditlerimde evrenselliği sevmem. Çok sıradan.”
Başımı salladım.
“Ben daha… seçici olurum.”
Bir adım daha yaklaştım.
“Yani anlarsın.”
Kısa bir sessizlik bıraktım.
“Özgünlük önemli bir şey.”
Hafifçe nefes verdim.
“Her neyse… sana karşı daha açık olayım.”
Bıçağı hafifçe çevirdim.
“Mecbur kalırsam evrensel konuşurum ama… bu hoşuma gitmez.”
Gözlerim onun gözlerine kilitlendi.
“Bıçağımın sivriliğini görmek istemezsin.”
Hırsız yutkundu.
“Tamam… tamam!” dedi aceleyle. “Ne istiyorsun? Paranın yarısını al!”
Bir an durdum.
“Yarısı mı?”
Başımı hafifçe eğdim.
“Ne kadar cömert.”
Adam bunu kurtuluş sanarak çuvalı açtı. Altınlar yere döküldü. Aralarına birkaç elma da karıştı.
Ama o umursamadı bile.
Sadece daha fazlasını toplamaya çalışıyordu.
Ve işte o an…
“HEY!”
Sesim Sokakta yankılandı.
Adam irkildi.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
Bıçağı bir milim daha yaklaştırdım. Bu sefer boğazına dayamıştım.
“Şu bıçağı bir milim daha ileri götürürsem ne olur biliyor musun?”
Bir adım daha attım.
Aramızdaki mesafe neredeyse yok oldu.
“Burada… pat diye ölürsün.”
Adamın nefesi kesildi.
“Parayı geri götürüyorsun. Duydun mu beni?”
Sesim artık daha alçaktı ama daha ağırdı.
“DUYDUN MU?”
“Tamam… tamam!” dedi.
Sesi tamamen çözülmüştü.
Gülümsedim.
“Güzel.”
Bir an onu süzdüm.
Sanki bir nesneymiş gibi.
Sonra eğildim.
“Ve bir şey daha.”
Sesimi düşürdüm.
“Gittiğimde o çiftçi hâlâ ağlıyorsa…”
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
“…seni bulurum.”
Kısa bir sessizlik.
Rüzgâr bile durmuş gibiydi.
“Ve bu sefer…” dedim yavaşça,
“yanıma sadece parayı değil…”
Başımı hafif eğdim.
“…senin kulaklarını da alırım.”
Bıçağı geri çektim.
Adam bir anda arkasını dönüp koşmaya başladı.
Bu sefer kaçmıyordu.
Sanki gerçekten kurtulmaya çalışıyordu.
Hatta şaşırtıcı şekilde… çuvalı sıkı tutmayı bırakmamıştı.
Emanet gibi tutuyordu.
“Demek kulak mevzusu işe yaradı,” diye mırıldandım.
Fısıldayarak kendi kendime güldüm.
“Hah… nereden buluyorum bu sözleri ben ya…”
Sonra şatoya doğru yürümeye başladım.
Adımlarım ilk başta sakindi.
Ama sonra durdum.
Geç kaldığımı fark etmiştim.
“Harika,” dedim içimden.
Koşmaya başladım.
Taş köprüden geçerken ayakkabılarımın sesi yankılandı.
Üstümdeki kıyafeti hatırladım.
Durup hızlıca surların altına gizlediğim kıyafetleri aldım.
Sözde “gizli” olan arka kapıdan içeri girdim.
Şansım yaver gitmişti.
Kimse yoktu.
Hızlıca üstümü değiştirdim, yüzümdeki bezi çıkardım.
Elbise basitti.
Ama mesele güzellik değildi.
Mesele görünmemekti.
Çünkü sorun şuydu:
Prenses olmam.
Üstümde korse yoktu.
Saçlarım terden dağılmıştı.
Ve böyle bir halde yakalanırsam… Şüphe çekerdim.
Yani bu sefer gerçekten “sorun” olurdum.

