Gecenin karanlığında, kuşların bile sessizliğe gömüldüğü, yalnızca baykuş seslerinin yankılandığı bir geceydi.
Herkes huzurlu bir uykudaydı.
Ama Nyla için bu gece, kabuslarla örülü bitmek bilmeyen bir sonsuzluktan ibaretti.
Kocaman yatağında, elleriyle yüzünü kapatmış hâlde ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Nefes alışları bile odanın sessizliğinde titreyerek yankılanıyor, her geçen saniye delireceğini düşünüyordu.
Ellerini sertçe başına vurdu.
Bir daha...
Bir daha...
"Yeter... Yeter... Yeter..." diye fısıldıyor, her gece gördüğü kabusun bir an önce son bulmasını diliyordu.
Sürekli onu içine çeken o korku tablosu... Kabuslarının içinde kendisini ve sevdiklerini kanlar içinde görmek, onu delirtmeye yetiyordu.
Her gece aynı kabusu tekrar tekrar görmek, onu yalnızca korkutmuyor; bir gün bunların gerçeğe dönüşebileceği ihtimali de her geçen gece zihninde biraz daha büyüyordu.
Nyla, terlemiş ellerini yavaşça yüzünden çekti. Sanki odasını ilk kez görüyormuş gibi etrafındaki her küçük ayrıntıya tek tek baktı. Yaşlı gözleri bu kez yalnızca boşluğa değil, karanlığın içinden süzülen ay ışığına da dalıp gidiyordu.
Yavaşça yatağından kalktı. Çıplak ayaklarının ahşap zemine değmesiyle hafifçe irkildi. Ağır adımlarla ay ışığına doğru ilerledi. Pencereden süzülen o belli belirsiz ışığın ona iyi gelmesini umuyordu.
Bu karanlık gecenin içinde tek bir ışığın onu kurtarmasını...
Bu kabusları sona erdirmesini diliyordu.
⚔︎ ─────── ⛧ ─────── ⚔︎
Güneş, Vaelorinth Eluntharion'un yemyeşil vadilerinin ardından yavaşça yükselirken, yalnızca kasaba ve şato değil; Işık Düzlükleri'nden esen kavurucu sıcaklık ile Ölüm Denizi'nden yükselen serinletici rüzgârın buluşması da bütün kıtayı uyandırmaya ve herkesi işinin başına geçirmeye yetmişti.
Kuşlar, Rüzgârlı Orman'da buldukları yiyecekleri usulca yuvalarına taşırken, taş döşeli kasaba sokakları da yavaş yavaş insanlarla doluyordu. Fırınlardan yükselen taze ekmek kokusu bütün kasabayı sarıyordu.
Kasabayı saran tek şey yalnızca ekmek kokusu değildi.
Fısıltılar da ahşap evlerin arasından süzülüyor, merak uyandıran söylentiler kulaktan kulağa yayılıyordu.
Herkesin dilinde aynı kişi vardı.
Daha dün bir çocuğu köle avcılarının elinden kurtaran o gizemli savaşçı...
Onun yaptığı iyilikler, gün geçtikçe birer birer gün yüzüne çıkıyor; kulaktan kulağa yayılan hikâyeler kasabanın dört bir yanını sarıyordu.
Şimdiden ona "Kasabanın Koruyucusu", "Maskeli Adam", "Halkın Şövalyesi" gibi isimler takılmaya başlanmıştı.
Sadece kasabada değil, şatonun içinde bile hizmetkârların arasında bu fısıltılar dolaşıyordu. Bir yandan sabah kahvaltısını hazırlamak için telaşla çalışıyor, bir yandan da o gizemli kişinin kim olduğu hakkında birbirinden farklı dedikodular yayıyorlardı.
Bu fısıltılar öyle hızla yayılıyordu ki, çok geçmeden kralın, kraliçenin ve prenseslerin bile kulağına ulaşmıştı.
Prenses Sellsella, yanındaki hizmetkârdan aldığı haberlerin ardından taş zeminde yankılanan adımlarını hiç yavaşlatmadan yürümeye devam etti. Taş duvarlarda yankılanan takırtılar arasında aklını meşgul eden tek şey, bu dedikoduların ne kadar yayıldığını öğrenmekti.
“Efendim... Öğrendiğime göre dedikodular yalnızca kasabayı doldurmakla kalmamış, majestelerinin kulağına kadar ulaşmış. Ama kimse bilmiyor... Yani kim olduğunu bilmiyor.”
Hizmetkâr kısa bir an duraksadı.
“Halk ona Maskeli Adam, Halkın Şövalyesi gibi isimler takmış. Bu adamın çok önceden de halka birçok yardımı dokunmuş ama dünkü cesaretinden dolayı yaptığı iyilikler şimdi gün yüzüne çıkmaya başlamış, efendim.”
“Adam mı?”
“Evet, efendim. Kasaba sakinleri onun bir adam olduğunu düşünüyor. Yani... Çok iyi dövüştüğünü söylüyorlar. Tek başına birkaç kişiyi alt ettiğini duydum, efendim.”
“Tamam. Yeni gelişmeler olursa haberim olsun.”
Sellsella, koridor boyunca yürümeye devam ederken kısa bir süre düşüncelere daldı.
“Ayrıca kahvaltı hazır mı?”
“Evet, efendim. Hazır.”
Hizmetkâr başını hafifçe eğerek cevap verdi.
“Tamam. Çekilebilirsin.”
Hizmetkâr saygıyla selam verip uzaklaşırken, taş zeminde yankılanan adımları koridorun sessizliğinde kayboldu.
Sellsella adımlarını hızlandırarak ceviz ağacından yapılmış odanın kapısının önünde durdu. Kısa bir an bekledikten sonra elini kaldırıp kapıyı hafifçe tıklattı.
“Gel.”
Sellsella yavaşça kapıyı açıp içeri girdi. Odanın sakin havası, koridorun sessizliğinden tamamen farklıydı.
“Ne olmuş abla? Duyan olmuş mu? Kaç kişi duymuş?” dedi Nyla, Sellsella daha kapıyı kapatamadan peş peşe konuşarak.
Nyla'nın gözleri merakla parlıyor, sanki cevabı beklerken yerinde durmakta zorlanıyordu.
“Korkarım ki herkes duymuş. Majesteleri dahi... Herkes.” dedi Sellsella, başını yavaşça sallayarak.
“Ah, ne yapacağım ben...” dedi Nyla, elini başına götürerek. “Bu sefer kesin bittim.”
“Bilmem... Bittim mi dersin?” dedi Sellsella, hafifçe gülümseyerek. “Herkes o adamın kim olduğunu merak ediyor ama kimse bilmiyor.”
“Adam mı?”
“Evet. Herkes Maskeli Kişi'nin bir adam olduğunu düşünüyor. Yani... senin.”
Sellsella'nın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu.
“Ne? Hah! Bu saçmalık! Erkek olduğumu düşünmeleri düpedüz cinsiyetçilik!”
“Bırak öyle düşünmeye devam etsinler. Umarım kralın kulağına da aynı şekilde gitmiştir. Yoksa aksi takdirde başın derde girer.”
“Lysander nerede? Kahvaltıya geldi mi, abla?” dedi Nyla endişeyle.
“Evet, geldi. Majestelerinin odasında. Birazdan birlikte kahvaltıya geçeceğiz. Hadi, sen de hazırlan.”
“Ahh... Hayır, bittim ben.” dedi Nyla, elini tekrar alnına götürerek.
Fısıldayarak konuşmaya devam etti.
“O kızıl iblis... Korkarım ki babamın aklını bulandıracak.”
“Kızıl iblis mi? Kim?”
“Hiç kimse ablacım... Hiç kimse...” dedi Nyla hızlıca. “Sen git de ben de üstümü değiştireyim.”
Sellsella, kardeşinin bu garip tepkisine rağmen sadece hafifçe gülümsedi ve odadan çıktı.
Nyla hızlıca kıyafetlerini çıkarıp korsesini bağlamaya koyuldu. Ardından mavi elbisesini giydi, ayakkabılarını ayağına geçirdi ve saçlarını taradı.
Bunların hepsini o kadar hızlı yapmıştı ki, kısa süre içinde odadan çıktı.
Koşar adımlarla yemek odasına ilerledi. Taş zeminde yankılanan ayak sesleri, uzun koridorlarda ona eşlik ediyordu.
Sonunda yemek odasına ulaştı ve kapıyı açarak içeri girdi.
Kocaman ceviz ağacından yapılmış masanın etrafında kral, kraliçe, Colisses, Sellsella ve Lysander oturuyordu. Kapının açılmasıyla birlikte bütün dikkatler aynı anda kapıya yöneldi.
Nyla, usulca reverans vererek birkaç adım attı. Ardından başını kaldırıp kralın gözlerinin içine baktı. Fakat Nyla'nın aksine kral, elindeki çay fincanına bakmaya devam etti.
“Özür dilerim majesteleri, ben geciktim.”
Nyla içinden nasıl bu kadar geç kaldığını düşünüyordu. Ne kadar hızlı hazırlanırsa hazırlansın, her zamanki gibi yine gecikmeyi başarmıştı.
“Ah, Prenses... Biz de tam sizden bahsediyorduk.” dedi Lysander, yüzünde küçük bir gülümsemeyle.
Nyla usulca masaya doğru ilerledi ve yerine oturdu.
“Öyle mi? Ne hakkında?” dedi Nyla, endişesini belli etmemeye çalışarak gülümsedi.
“Majestelerinin size söylemesi daha uygun olur sanırım.” dedi Lysander, yüzünde küçük bir gülümsemeyle.
Nyla, endişeyle başını krala çevirdi.
Kral yavaşça elindeki fincanı masaya bıraktı. Ceviz ağacından yapılmış büyük masanın üzerinde duran fincanın hafif sesi, odanın sessizliğinde kısa bir an yankılandı.
Kral birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra ağır bir şekilde konuşmaya başladı.
“Bugün burada birkaç konuğumuzu ağırlayacağız.”
Bakışlarını Nyla'ya çevirdi.
“Lothlórien Dükü Aegnor ve oğlu şatoya gelecek.”
Nyla sessizce dinlemeye devam ederken kral sözlerine devam etti.
“Oğlu ile senin ilgilenmeni istiyorum. Ona şatoyu ve kasabayı gezdir.”
Nyla bir anlığına rahatlamıştı. En azından düşündüğü gibi kötü bir haber değildi. Ancak zihnindeki soru işaretleri daha da artmıştı.
Nyla ve diğer prenseslerin kasabaya gitmesi çok sık istenen bir şey değildi. Ayrıca bir misafiri neden özellikle kendisinin gezdirmesi gerektiğini de bir türlü anlayamamıştı.
“Elbette... Elbette.” dedi Nyla sakinliğini korumaya çalışarak. “Ancak sakıncası yoksa neden benim gezdirmemi istediğinizi sorabilir miyim?”
“Çünkü bunu en iyi şekilde yapacağına inanıyorum. Misafirimize yalnızca şatomuzu değil, halkımızı ve topraklarımızı da doğru bir şekilde tanıtacağından şüphem yok.”
“Elbette. Misafirlerimizi en güzel şekilde ağırlamak için elimden geleni yapacağım.”
Nyla sakin bir şekilde cevap verdikten sonra yavaşça başını çevirip ablasına baktı.
Sellsella'nın yüzünde alışık olmadığı bir ifade vardı. Ne tam bir endişeydi ne de sadece bir şaşkınlık... Nyla, ablasının bakışlarında anlam veremediği farklı bir şey görmüştü.
Kısa bir an boyunca birbirlerine baktılar.
Ancak Sellsella çok geçmeden bakışlarını kaçırdı ve önündeki tabağa yöneldi. Nyla da daha fazla düşünmemeye çalışarak yemeğine döndü.
Kahvaltının geri kalanı boyunca odada sakin bir sessizlik hâkimdi. Herkes kendi yemeğiyle ilgilenirken Nyla'nın aklında ise hâlâ ablasının yüzündeki o garip ifade vardı.
Ne kadar düşünürse düşünsün, bunun ne anlama geldiğini anlayamıyordu...