İçeriğe geç

Düş Kefeni

Bölüm 6 · 2 dk okuma

Düş Kefeni

Bölüm 6

Renkli cam parçalarıyla kaplı bir aynaya benzetirdim dünyayı; her bir parça bambaşka bir hikaye saklar, her bir yansıma başka bir yüz gösterirdi. Kendimi hep bu aynanın kırık, unutulmuş bir parçası gibi hissederdim. Parıldayan camlar arasında gözden kaçan, keskin kenarlarıyla başkalarını inciten bir parça.

Gelecek, ona bir sis gibi görünüyordu, ne kadar ileriye bakarsa baksın, hiçbir şey netleşmiyordu. Bu belirsizlik, içinde derin bir korku yaratıyordu, sanki her adımında zeminin altından kaybolduğunu hissediyordu. Ailesinin ona yüklediği beklentiler ise sırtında taşınamayacak kadar ağır bir yük olmuştu; başarısızlık korkusu, onu her sabah uyandıran ve her gece uykusunu kaçıran bir kâbustu.

"Hayatın bir anlamı var mıydı gerçekten? Yoksa yalnızca bir boşluktan ibaret mi?" diye düşündü Zeynep, duvarındaki çatlaklara bakarak. Onun için her şey ya gereğinden fazla hızlı ya da ölümcül derecede yavaştı. Yalnızdı; o kadar yalnızdı ki, sessizliğiyle arkadaş olmuş, düşünceleriyle düşman kesilmişti.

Dışarıdaki insanların neşesi, onun dünyasında yankı bulmayan bir müzik gibiydi. O, bir köşede, yalnızlığını, korkularını ve çaresizliğini sarıp sarmalıyordu. Kendi iç dünyasında kaybolmuştu; orada, hiçbir şeyin ona dokunamayacağı bir yerde, yalnızca sessizlik vardı. Sessizlik ve düşüncelerinin ağır yükü.

Zeynep, bir gün odasında otururken, derin bir nefes aldı ve kendine sordu: "Bu hayat ne zaman anlam kazanacak?" Bu sorunun cevabı, ona öylesine uzak görünüyordu ki, sanki bir ömür boyu beklemek zorunda kalacaktı. Fakat o cevabı bulmak için içindeki tüm güçle savaşması gerektiğini de biliyordu.

Ve bu mücadele, Zeynep'in hayatta en büyük savaşıydı: Kendini bulma ve kendi hayatına anlam katma savaşı...

Ama o günün ne zaman geleceğini bilmeden, sadece beklemeye devam etti. Çünkü bazen, hayatta en zor şey, beklemekti; özellikle de neyi beklediğini bilmediğinde...

"İnsan, hayatta en çok sevilmemekten korkar; ama asıl acı olan, sevginin bile değersizleştiği bir ortamda yaşamak zorunda kalmaktır."

Her sabah uyandığında yüreğine çöken ağırlığın adı yoktu, ama varlığı her şeyden daha gerçekti. Onun için güne başlamak, derin bir uçuruma bakıp atlamaya zorlanmak gibiydi. "Yaşamak" kelimesi, sanki her harfine dikenler batırılmış bir kâğıt parçası gibi acı veriyordu artık.

Evde, huzurun ne olduğunu unutturan soğuk bir sessizlik hâkimdi. Evin duvarları, duyulmamış haykırışlarla, söylenmemiş kelimelerle dolup taşıyordu. Onun dünyasında güven, sadece kelimelerde anlamını bulabilen bir şeydi; yaşantısında değil.

Gelecek... Herkesin büyük bir hevesle beklediği o belirsiz yarın, onun için bir bataklık gibiydi.

“Peki ya başarısız olursam? Ya kimse beni sevmezse? Ya hep yalnız kalırsam?” diye tekrarlanan sorular, aklının arka planında bir radyo frekansı gibi sürekli yankılanıyordu. Kendini koca bir labirentin içinde kaybolmuş gibi hissediyordu; çıkış yolu yoktu.

Zihninde yankılanan sözler ise basit ama derindi: “Düşmekten korkuyorsan, yürümeye devam etmenin ne anlamı var?” Ama o ne yürüyebiliyor ne de düşmekten korkmuyordu. Sadece kendi içinde sıkışıp kalmış bir ruhun, kaçacak yeri olmayan bir mahkûmun çırpınışlarıydı yaşadığı. Ve o, kimsenin duymadığı çığlıklarını yalnızca kendi içinde yankılandırıyordu.

Bölüm sonu

2 yorum