"Kendi zindanının gardiyanı olmak, belki de özgürlüğün en acımasız biçimidir," diye düşünürdü zaman zaman. Ama o zindandan çıkmak için bir anahtarı yoktu; hatta anahtarın olup olmadığından bile emin değildi.
Hayatında hiçbir şeyin yerinde olmadığı düşüncesi, her gün biraz daha derinleşiyordu. Gelecek, ufukta belirsiz bir karaltı gibi uzanırken, o anın içinde sıkışıp kalmıştı. Herkes bir hedef, bir yol, bir amaç peşindeyken, o durduğu yerde hızla kayıyordu. Zihninde yankılanan "Nereye gidiyorsun?" sorusuna verecek bir cevabı yoktu. Çünkü bir yere gitmiyordu; sadece sürükleniyordu.
Psikolojinin o keskin sözleri bir kitapta karşısına çıkmıştı: "Umutsuzluk, ruhun bir nevi felç halidir." Bu cümleyi okuduğunda kalbi hızlıca çarpmaya başlamıştı.
Felç... Evet, tam olarak bu. İlerleyememek, olduğu yerde donup kalmak.
İnsanlar beklentilerle doluydu: Başarılı olmalısın, güçlü olmalısın, mutlu olmalısın. Ama ya olamıyorsa?
"Olmamak" neden bu kadar büyük bir günah gibi gösteriliyordu ki?
Çevremdeki her şeyin, başarılı olmanın gerektirdiği mükemmel bir düzeni varmış gibi göründüğü bu dünyada, ben sürekli bir kaosun içinde kaybolmuş gibiyim.
Başarı, uzakta parlayan bir yıldız gibi; belki de asla erişemeyeceğim kadar yüksekte.
Kendimi, sürekli eksik kalan bir proje gibi hissediyorum. Her yeni girişim, başarısızlığın bir parçası olarak koleksiyonuma ekleniyor. Psikolojide, başarısızlığın insanın kendine olan güvenini nasıl erittiğini anlatan bir kavram vardır: Düşük Özsaygı. Bu, kişinin kendi yeteneklerine duyduğu inanç eksikliğidir ve sürekli başarısızlıkla birleştiğinde, kişinin kimlik algısını tehdit eder.
"Başarı, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirme arzusudur. Ancak, başarısızlık korkusu, bu potansiyelin yalnızca bir hayal olarak kalmasına neden olabilir,"
Bu sözlerin her bir harfini, her bir cümlesini, adeta kendi hayatımın bir özeti gibi yaşıyordum.
“Başarısızlık, kendi iç değerlerini sorgulamaya başladığında daha belirgin hale gelir. Eğer kendi değerinizi sadece başarılarınızla ölçüyorsanız, her başarısızlık, sizi bu değerden uzaklaştırır. Ama gerçek değeriniz, içsel varlığınızın bir yansımasıdır ve bunun dışındaki etmenlerden bağımsızdır.”
“Yeterince iyi misin?”
Yatak odasının köşesinde, karşısındaki duvara asılmış eski bir fotoğraf karesi vardı. Fotoğrafın köşelerinde zamanın izleri görünüyordu, tıpkı hayatının dört bir yanını kaplayan başarısızlık lekeleri gibi. Hemen yanındaki küçük masada, üzerinde bir kaç kitap ve kalem, eşyaların arasında kaybolmuş bir not defteri vardı. Her şey yerli yerindeydi, ama o, kendi dünyasında bir keşmekeşin ortasında sıkışmış hissediyordu.
İçsel karanlığın pençelerinde yavaşça çürüyordu. Her sabah, güneş ışığının odasının köşelerine düşen ince, altın rengi huzur yerine, başarısızlıkların gölgesiyle uyanıyordu. Zeynep'in odası, sıkışmışlık hissini yansıtan gri duvarlarla çevriliydi ve her şey, kendi sınırlarını zorlamakta başarısız olmuş bir yaşamın izlerini taşıyordu.
"Başarısızlık, sadece bir son değil, aynı zamanda bir başlangıçtır. Her yenilgi, kendimizi yeniden bulma fırsatıdır. Karanlık, yıldızları görmemizi sağlar; tıpkı başarısızlıkların, güçlü yönlerimizi keşfetmemize yardım ettiği gibi."
