Çocukluğumda akranlarımla yaşadığım tek bir güzel anım vardı.
Okuldan geç döndüğüm için azarlanmıştım, kapıyı suratıma kapatmıştı. Uzaklaşsam bunun için bana yine kızacağını biliyordum. Bu yüzden merdivenin soğuk basamaklarına oturdum ve öylece zamanın geçmesini bekledim.
Sonra okuldan birileri beni görüp neden burada oturduğumu sordu. Hikayeyi ilk dinlediklerinde, onların çocuk yürekleri bile öfkeyle doluydu. Bu yüzden kapıyı açması için ona bağırdılar ama dikkatlerini çekememişlerdi ben de bunun başka bir cezayla sonuçlanmasını istemediğim için durdurmuştum onları. O gün ilk kez birileri benim için bir şey yaptı. O kapı tekrardan açılıp o canavarın inine bacaklarım titreyerek girmeden önce bana sımsıkı sarılmam için tatlı anılar inşa ettiler. Birlikte oynadık. Sonra gitmek zorunda kaldılar. Çünkü onların aileleri onları merak ederlerdi, sıcacık yemekleri bir aile sofraları olurdu. Evlerindeki tek gürültü ya kahkaha sesleri ya da oturup birlikte izledikleri filmlerden gelirdi.
Benim küçük dünyamda ise hiçbir şey yoktu. İnanır mısınız çocukluğuma dair pek anılarım yoktur belki de bu hayatın bana ufak bir mucizesidir. Geride bıraktıklarım belki de gelecekte peşime takılanların en masumudur ama olsun.
Bir keresinde bir davranışı için anneme şikayet etmiştim abimi. Sanırım canını sıkacak kelimeler yuvarlamış ağzından. Onun gibi istediği saatte, istediği kişilerle gezip dolaşan erkek adamın gururuna dokunmuş. Annemlerin evde olmadığı bir gün. Benim çok severek atladığım kalın, sert ipimi ikiye katladı. Tek ayak üzerinde durmamı söyledi. Yüzünde keyfinin yansıması vardı. Saatlerce bacaklarıma, kollarıma, vurmaktan yorulup tekrar dinlenene kadar, ayağımı yere değdirdiğim her seferde tekrar tekrar vurdu. En sonunda annemlerin eve gelmesine yaklaştığımız saatlerde yüzünde bir telaş vardı. Her tarafım mosmordu ve bunu nasıl saklayacağını bilemiyordu. Daha sonra bana onlara banyoda düştüğüm yalanını söylememi istedi. Onları kendisi kadar aptal sanıyordu sanırım. Benim akıttığım gözyaşlarına, yanan canıma içi hiç sızlamamıştı ama iş kendisine gelince korkudan yerinde duramıyordu. Uyudu. Çünkü uyursa ona bir yılanın bile dokunmayacağına inanıyordu. Yanılmıştı, ilk defa. Annem ilk defa benim için oğlunu o iple dövmüştü. Ben bir aptal olduğum için ve de o acıyı bildiğim için onun adına üzülüyordum. O günlerde ve gelecekte bana yapacaklarını durdurmak için bu ufak sürtüşme yeterli değildi. Beterin beteri her zaman olurdu, olmuştu da.
Buradan kurtulmak için her şeyi yapmayı göze alırdık. Bu yüzden bizi bir avdan ibaret gören bir avcının o an yüzündeki gülümsemeye ve yılların kaçmamız için bize sunmadığı o fırsatlardan birine sahip olduğumuzda düşünmeden kabul etmek istemiştik. Bizi bu şiddetten, okuyamamaktan, kendi ayaklarımız üzerinde duramıyor olmaktan kurtarmak ve bir ev vermek istiyordu. İnandık. Kısa süreli bir ziyaret yaptık. Bir anne şefkatiyle yaklaşıyor sarılmaktan öpmekten içinde bizim olduğumuz hayallerden bahsetmekten çekinmiyordu. Böbrek hastasıydı ve iflas etmek üzere olduğu için bir böbreğe ihtiyacı vardı. Sanırım biz çocuklara bunları sunup saman altından bizden almayı planladıkları başka şeyler vardı. Sonra bir anda konuşmayı kestiler. Bizi yeni bir geleceğin çok yakında olduğuna inandırıp, hevesimizi kursağımıza dizdiler. Bir nevi neredeyse gerçekleşecek olan yeni nesil çocuk kaçırmacılığı diyebiliriz. Sonumuz bir organ mafyasında bitmediği için şanslıyız.
Bir başka gün 'hayır' diyemeyen biri olduğum için beni yakınlara bırakmayı teklif eden birinin arabasına bindim. Oysaki her gün herkesten dinlerdim yabancıların arabasına binme deyişlerini. İlk başta şşt güzel kız diyerek seslenmişti üstelik. Bindikten sonra kapıları kilitleyecek olsaydı oracıkta son duamı edecektim. Neyse ki yapmadı. O esnada birilerini arasaydın diyenler için bir telefonum yoktu. Sonuç olarak hala hayattayım. Yine de siz kim olursa olsun kimsenin arabasına binmeyin. Bu devirde bakmaya yüreğimizin el vermediği birçok haber gerçekleşiyor.
Babam yediğim her lokmadan rahatsız olur sürekli onun sayesinde yaşadığımızı anlatırdı. Ya eve para getirmemiz gerektiğini ya da bu evden gitmemizi söyledi. İlk maaşımı aldığımda sadece 100 TL istediğim için dövülmüştüm ve evden kovmalarını dinlemiştim. Herkesin elinde telefon vardı, benim yoktu. Bir dolmuşta başıma bir şey gelse ruhları bile duymazdı. Gece yarısı evin karanlık sokaklarından korkarak geçerdim. Asıl tehlike evde olduğu halde.
Çoğu zaman vazgeçmeyi düşündüm.
İlk kez 9 yaşlarında dua etmiştim.
Çocuklar dualarında ne isterdi? Bir sürü oyuncak ve aburcuburlar?
Peki ben ne istedim?
Ölmeyi.
Şimdilerde de diliyorum varlığımın acısızca silinmesini. Çünkü 7'sinde ne olduysa 70'inde de o olacak. Benim günlerim, acılarım hep aynı. Silinmiyor, geçmiyor. Gittikçe artıyor yüküm. Kalbim sanki son derece isteksiz devam ediyor çalışmaya. O bile sanki durmasını diliyor başına gelen onca şeyden sonra.
Peki sizi ayakta, hayatta tutan şeyler nedir? Ben günah olmasaydı burada sizlerle tanışamayacak kadar küçük bir yaşta burada edinemediğim arkadaşlıkları belki cennetteki meleklerle kurardım.
Daha fazla bu evin onun sesiyle üzerimize yıkılacakmış gibi hissettirmesini kaldıramıyordum. Devirdiği sofralar, kırdığı tabak ve bardaklar, incittiği ruhlar. Adım seslerinden korkardım. Çünkü onun felaketinin yaklaştığını adım sesleri ele verirdi. Kulaklarımızı kapamaktan korkardık çünkü öyle yaparsak bilemezdik canımızı cayır cayır yakacak olan o acının ne kadar yakınımızda olduğunu.
Sizin babanız ne derdi evlilik hakkında? Sen ne zaman istersen olur mu yoksa sana koca buldum git artık bu evden diyerek mi? Daha çocuk yaşta kahvedekilerin lafıyla bana görücü getirecek kadar ruhunun şeytanla pazarlık yaptığı o günlerin acısını şimdilerde küçücük bir cihazdan nefes çekerek yaşıyorsun. Bu da beni daha küçücük bir çocukken cesede çevirmiş oluşunun ahı.








