İçeriğe geç

DUBOKO

Bölüm 4 · 6 dk okuma

DUBOKO

Bölüm 4

DUBOKO

“Hayat bir anlığına dibe çökse deneyimin yelpazesi sınırsızlaşıyor gibiydi.” Deniz Feneri s.73

Gözümü tekrar açtığımda etrafımda çember olmuş altı tane bedenleri turkuaza boyanmış; alt kısımları tıpkı balık gibi kuyruklardan oluşmuş üst bedenleri ise bizim gibi birer insan bedeniyle kaplıydı; gövdeleri pırıl pırıl parlayan, iri gözleriyle beni süzen insan yüzlü balıklarla karşı karşıyaydım. Üçü erkek üçü kadındı. Kadınların sırt yüzgeçleri ve saçları adeta bir bütün oluşturmuştu. Onları oradan ayırt edebiliyordum.

“Neredeyim ben ?”. Onların bakışları beni korkutmuyordu. Hepsi de el ele tutuşmuşlardı. Beni zapt edecek herhangi bir alet ya da silah da yoktu üstlerinde.

Erkeklerden biri bir adım öne çıkarak:

“Duboko (derin)’ya hoş geldin Emela .”dedi

“Ee hoş buldum da siz kimsiniz? Neden buradayım? Adımı nereden biliyorsunuz?” Kafamdan daha binlerce soru geçerken adının İrmela (ışıltılı,parlak) olduğunu söyleyen balık kız beni hızlıca çekip:

“Hadi gel Emela sana Duboko’yu gezdireyim.” dedi.

Benimse aklım Miada idi. Nereye gitmişti bir anda. O da buralarda olmalıydı. Onun varlığını hissedebiliyordum. Kalbini dinle demişti , “Kalbini dinle Emela ve odaklan.” Kalbim şuanda burada güvende olduğumu söylüyordu.

Karanlık yüzünden yüzeye çıkamamıştım. O tedirginlikle aşağıya dönerek yüzmeye devam etmiştim. Etraf derine doğru indikçe daha da parlıyordu. O parıltıya rağmen gözüm nasıl kararabilmişti hayret içindeydim. Bazen fazla ışıltı ve fazla aydınlık da zarardı insana. Bu canlılara olmadığı kesin.

“Tanıştığıma memnum oldum İrmela. Burası sizin yaşamınız demek. Her şey her yer mükemmel ötesi. Çok şanslısınız. Aa Mia! Okyanusta kedimle beraber kaybolduk. Onun peşindeyim. Onu gördünüz mü?”

“Ben de memnum oldum Emela. Evet, bizim için yaratılmış bir evren diyebiliriz. Elimizden geldiğince parlak ve aydınlık tutmaya özen gösteriyoruz. Kedin Mia’ya rastlamadık.”

“Ah biz de dünyamızı aydınlık tutabilsek. Demek onu görmediniz.” dedim üzgün bir sesle.

“Neden öyle dedin? Siz dünyanızı sevmiyor musunuz? Bu arada üzülme. Miayı bulmanda sana yardımcı olabilirim.”

“Sizin kadar denemez. Düşüncesiz, anlayışsız, umursamaz o kadar çok insan var ki. Üstelik ülkeler arası yapılan savaşlar yüzünden insanlarla beraber birçok canlı da yaşamını yitiriyor katledilircesine.”

“Biliyorum ve bu çok acımasızca.”

“Okyanusunuzda savaş olmuyor mu? Yani sizin yaşamınıza düşman kötü şeyler.”

“Okyanusla savaş olmaz Emela. Bizi ve diğer canlıları avlamak isteyen kötü kalpli insanlaradır bizim savaşımız sadece. Onların avları sonrası sırf zenginleri memnun etmek uğruna üstlerine attıkları postlar, kürkler geride kalan bebeklerin annelerine ya da babalarına sarılmalarına bir asır özlem barındırır da kimsenin ruhu duymaz ya da aldırış etmez.”

“İrmela, ne diyeceğimi bilemiyorum bu gerçekten acımasızca ve büyük bir bencillik.”

“Bir şey söylemen gerekmez. Seni biliyorum. Yani ruhunu, yüreğini demek istedim.” Elini kalbime doğru yaklaştırdı. Parmak aralarında açılıp kapanan yüzgeçleri sanki kalbimle konuşuyordu. İçim -banyo sonrası sobanın etrafında toplaşmış çocuklar- gibi şendi; sıcacıktı.

Etrafım birden bire balıklarla çevrildi. Bu, tıpkı gökyüzünde ki kuşların topluca yaptığı dans senfonisini andırıyordu. İçim huzurla dolmuştu. Bir nebze olsun Mia’nın yokluğunun hüznünü çıkardı içimden İrmela.

“Peki, benim dilimi nereden biliyorsunuz?”

“Bizler hatta sizler bile her dili konuşabilirsiniz Emala, bu üstün bir güç değil bu bize verilmiş bir armağan. Kullanmasını bilene.” İri gözleri ışıl ışıldı. Ağzım açık öylece kalakaldım.

Güzelliğin ötesi bir şeydi. Ona birden bire sarılmak isteğiyle doldu içim. Beş yaşındaki bir çocuk gibi meraklı gözlerle ona, saçların ,üstünden aşağıya süzülen zarif kuyruğuna diktim gözümü ve kayıp oyuncağına kavuşan bir çocuk gibi sımsıkı sarıldım ona.

“Kusura bakma İrmela. Heyecandan ve sevinçten ne yapacağımı bilemedim. Umarım sana zarar vermedim.”

“Hayır Emela. Uzun zamandır böyle bir kucaklaşmaya ben de hasrettim.”

***

Yüzmeye ve bir yandan da dubokoyu keşfetmeye devam ettik.

Etraf o kadar büyüleyiciydi ki. Hiçbir andan gözümü ayırmak istemiyordum. Taşları çevreleyen renkli mercanlar, çeşitli balıklar ve adını koyamadığım garip canlılar ile doluydu burası.

“Bu üzerleri yapraklarla kaplı sadece iki pencere ve bir kapıdan oluşan yapılar sizin eviniz olmalı ?”diye varsayımda bulundum.

“Evet. Orası bizim kucalarımız(ev).”

“Çok merak ettim içlerini.”

“Gezmek için uzunca vaktimiz olacak.” gülümsedi.

O sırada su buğulanmaya, balıklar etrafa kaçışmaya başladı. Etrafımızın parlaklığı sönmüyordu ama görülmeyen bir karanlığın üzerimize doğru çöktüğünü hissedebiliyordum.

“Hey merhaba küçük misafir !”

“Küçük misafir mi?”. Gerçekten de onlarla kıyaslandığımda küçücük kalıyordum yanlarında. Yüzdüğümüz için İrmela’nın ayak yüzgeçleri benim boyumdan 100 cm aşağıda kalıyordu. Benimle konuşabilmek için başımla aynı hizada yüzmeye özen gösteriyordu.

“Merhaba. Sen de kimsin ?”

“Armin! Bizi baş başa bırakacağına söz vermiştin! Emela’yı rahatsız etmeden hemen eve dönsen iyi olur!”

“Bu büyüklük taslamalar sadece bana mahsus sanıyordum İrmela. Ne oldu birden bire Armin mi olmaya karar verdin?”

“Büyüklük sana mahsus tabi Armin! Buna ne şüphe ama misafirimizi rahatsız ediyorsun. Lütfen, bizi yalnız bırak!”

“Özel bir şeyler konuşuyorsunuz sanırım. Yoksa ona denizin derinliklerindeki gizemimizden mi bahsediyorsun ah İrmela ! Ona güvenme, o bir insan! Aşağılık , zavallı ve nankör bir insan !”

“Ehh bu kadarı da fazla!”

Okyanusun kulağıma gelen hafif tınısı kesildi. İrmela gözlerini kapadı ve ellerini göğsünün üstüne çaprazlama kenetleyerek sanki dua eder gibi bir pozisyon aldı. Hareket eden tek şey yüzgeciydi. Bir sağ bir sola suyu daha da parlatıyordu.

“Ah evet gösteri başlasın.” dedi Armin.

İrmela yavaşça gözlerini açtığında Armine doğru elinde oluşan parlak su topunu fırlattığı gibi Armin kaybolup gitti. İrmela parlamıyordu. Işıltısı yavaş yavaş sönmeye başlamıştı.

“İrmela ! İyi misin?”

“İyiyim sadece fazla öfkelendim.”

“Ona ne oldu? Nereye gitti? Bunu nasıl yaptın? Ah hepsi benim yüzümden.” İrmela’nın ellerini tuttum. Fazla sıkmamaya da özen gösteriyordum çünkü o yarı balıktı. Naif elleri yumuşacıktı.

“Onu eve yolladım. Kendini suçlama. Hiçbir zaman kendini bir şeyler için suçlama olur mu? Parlamam için yüzmeye devam etmem gerekiyor. E hadi neyi bekliyorsun? Atla.”

Yüzgeci bedeni kadar hassas değildi. Ona tutunduğumda Pars ile yaptığımız yolculuğu anımsadım. Tıpkı onun cildi gibiydi. Sert ama bir o kadar da yumuşak.

Yaklaşık bir saat boyunca yüzdük sanırım. Kolumda ki saat denize girdiğimden beri 20:35 idi ama saat algımı yitirmemiştim henüz. Mühendis olmanın ayrıcalığı bu olmalıydı – hafızandan saat ve sayıları ayarlayabilme- gücü. Onların güçlerinin yanında benim ki denizin suyu ile bir bardak su gibiydi.

“Şu açık turuncu, uzun kuyruklu kafasında çiçek açmış olan ah şimdi yüzünü gördüm. Göz kapağı bile yok” dedim ismini adlandıramadığım şeyin.

“Aksolotl semenderinden bahsediyorsun. Aksolotlar, uzuvları, solungaçları, gözleri ve beyinlerinin bölümlerini yeniden oluşturabilme yeteneğine sahip oldukları gibi en büyük genom (insandan 10 kat büyük) dizilimine de sahiptirler ve bu sebeple de bilimsel araştırmalarda yaygın olarak kullanılırlar , ‘sizin evreninizde’ .Göz kapakları olmayan nadir canlılardandır. Suyun içinde de dışında da nefes alabilirler, birçok ülkede ev hayvanı olarak da yetiştirilmektedir.”

“Onu bir an için Mia sanmıştım. Ah bir an umutlanmıştım!”

“Hüzünlenme Emela. Mia’yı bulacağız ve onunla sonsuza kadar bir arada olacaksınız.”

“Sonsuzluk mu?”

“Evet sonsuzluk. Sonsuzluğa inanmaz mısın?”

“İnanırım tabi, burada sonsuzlukta gibiyim.” dedim etrafımı süzerek.

“Peki ya yaşadığın evrende ?”

“Orada ölüm var. Bir zamana kadar yaşabiliyoruz.”gözlerimi kapadım ve babamı düşündüm. Ölüm denince aklıma gelen ilk kişiydi o. Hatta ölüm yanlış kelime olur ÖLDÜRÜLMEK! Hatırlamak istemediğim için tekrar gözlerimi açtım.

“Ya siz? Siz ölümsüz müsünüz?”

“Biz de ölümlüyüz Emela. Her canlı gibi…”

İrmela’nın ışıltısı tekrar eski haline geri dönmüştü. Ona bakarken bir yandan da etrafımı süzüyordum. Masallar diyarına düşmüştüm. Demek ışığı takip et dedikleri buydu. Bu yolculuk nereye kadar sürecekti böyle. Aslında bitsin de istemiyordum tek isteğim Mia’yı bulup ona sımsıkı sarılmaktı.

***

Uzun bir gezintinin ardından acıkmamak elde değildi. İrmela’ya o kadar çok soru soruyordum ki acıkmak aklıma dahi gelmemişti ta ki bir balığın diğer balığı iştahla midesine indirişini izleyene kadar.

“İrmela ben çok acıktım.”

“Senin sorularını bölüp heyecanından alıkoymamak için sormadım bir şeyler yer misin diye. Peki, seni Andela(haberci) teyzeye götürüyorum. Hazır mısın?

İrmela’nın yüzgecine tutundum. O kadar hızlıydı ki sanki Japonya’dan bambaşka bir ülkeye geçiş yapmıştık. Ona sımsıkı yapışmıştım. O geçerken etraf daha da ışıl ışıldı. Denizin içini simle kaplamışlar gibiydi. Bir yandan da tüm gücümle Mia’yı arıyordu gözlerim. Bir umut turuncu bir kuyruk da olsa ona tutunmaya can atıyordum.

Seni çok özledim Mia hem de çok…

Bölüm sonu

7 yorum